Yazı

ICH LIEBE NEUSTADT II
ICH LIEBE NEUSTADT II 

Ümran Songun

Prf. Dr Seyhan Bey ile olan bir konuşmamızda bana:

Bilimsel bir toplantida “‘Gelişmişlik’ konusu tartışılırken ve o ortamda bulunan yabancı bir bilim adamına, bir ülkenin gelişimini nasıl anlar ve nasıl açıklarsınız? Diye soruldugunda; Soruyu yanıtlayan kişinin cevabı şöyle olmuştu: ‘ Ülkelerin Gelişmişliği, belki çok komik olacak ama yollarındaki kaldırımların yoldan yüksekliği ile yakından ilgilidir diye cevap vermiş” Demişti. Demek ki kaldırım yoldan ne kadar yüksek ise o ülkenin gelişmekten söz etmeye hakkı yok. Yollar araçlar için, kaldırımlar yayalar için ulaşım aracıdır. Her biri ulaşımı ne kadar kolaylaştırır, rahat ve geniş olursa her ikisi de amacına uygun kullanılmış olur. Belki pek çok insanın hayatını bu yollar sayesinde kurtarmak mümkündür. Bir insan hayatı için saniyelerin değeri tartışılmaz.
      
               Tabi bunlar düşünülmesi ve bir o kadar da üzerinde durulması gereken ince ayrıntılar. Bu gibi durumlarda gezip gördüğünüz yer ile yaşadığınız yer arasındaki farklı yönleri bulup mukayese yapıyorsunuz. Düşünce farkı, yaşam farkını yaratıyor. Tabi bir de o düşünceleri hayata geçirip uygulamak gerekiyor. Her şeyden önce adamsendecilikle olmuyor bu yaptırımlar. Yazımın birinci bölümü yayında iken yorumlar dikkatimi çekti. Yazımda belli kilit noktalar vardı. Mesela bir kulübün 161 yıl yaşatılması. Futbol kulübü değil bir cimnastik kulübü bahsettiğim yer. Ve insanların programlı, düzenli, iş bölümü yaparak ve birbirlerine saygı duyarak yaşamaları ve dayanışmaları her birinin hayatlarını bir o kadar kolaylaştırıyor. Yorumlarda bu konulara değinen olmamış. Yine bir sohbet esnasında duyduğum bir söz aklıma geldi: “ Türk Milleti domuz kılı gibidir. Birleşip bir araya gelip bir süpürge olamazlar.” ben bu sözü şöyle devam ettiriyorum. “Taki bıçak kemiğe dayanıncaya kadar...” sanırım bizler bir araya gelmesini bilemiyoruz. AB ye girmek için yıllardır uğraş veriyor ve bizi aralarına almadıkları içinde kızıyoruz. Oysa ki daha gelişimin (toplum olarak gelişmek, ilerlemek) ne demek olduğunu bilmiyoruz. Bilsek de işimize geldiği gibi bireysel hareket ediyoruz. Sonuçların tekrar dönüp dolaşıp fert olarak bizleri etkileyeceği aklımızın ucundan bile geçmiyor.         
      
       İlk gün yaptığımız kısa şehir turu oradaki insanlarla kaynaşmamızı da sağlıyor. Orada her ülke insanını görmek mümkün. İranlıların pek çoğu Türkçe biliyor. Gördüğümüz bir manavda değişik sebze ve meyveleri incelerken, İranlı olan manav bizlere Türkçe konuşarak yaklaşıyor. Gördüğümüz o uzun bembeyaz ne olduğunu bilemediğimiz şeyin kuşkonmaz olduğunu ve nasıl pişirildiğini anlatıyor. Almanlar için çok değerli ve pahalı bir sebze olduğunu söylüyor. Tıpkı bizim şevketi bostanımız gibi.
    
       Tertemiz meydanlar, görkemli yapılar ve her meydanın ortasında farklı heykeller dikkatimizi çekiyor. Soruyor ve her bir heykelin hikayesini dinliyoruz. Hükümet binasının orta yerindeki heykel dikkatimizi çekiyor. Kaslı çıplak bir erkek heykeli sanki çekiç sallıyor pozisyonunda ayakta durmuş, çirkin bir heykel. Ne anlama geldiğini çözemiyoruz. Ama sanıyorum ki adaleti temsil ediyor. Kaslı ve kuvvetli oluşu adaletin güçlü olduğunu simgeliyor. Her ne kadar çirkin bir heykelde olsa adaletin her türlü çirkinliğe rağmen gücünü simgeliyor. Her birimiz fotoğraf çekiliyoruz çirkin adamımızla. Bir meydanda ise kollarını açmış kadın heykeli. Ağaca benzetilmiş, kökleri var. Kolları ağacın dallarını andırıyor. Yapraklar var. Sol kolundan üzüm salkımı sarkmış, sağ kolunda inciri andıran bir meyve ve kafasının üzerinde cennet elmasına benzeyen meyveler var. Yapraklar semizotuna benziyor. Sanırım Neustadt’ı simgeliyor. Bir rivayete göre; bir general Neustadt’a kadar her yeri fethetmiş. Fakat orada yaşayan bir kıza aşık olunca o kız için o şehre dokunmamış. Sevdiği kızın anısına da bu heykeli yaptırmış. Neustadt, geleneksel olarak üzüm ve şarabıyla meşhur olduğu kadar Almanya’nın da sebze bölgesi burada her türlü sebze yetişiyor. Bir de çirkince bir kuş dikkatimizi çekiyor. Sanırım kelaynak kuşu onun yanında daha güzeldir. Kafasındaki ibik şeklinde çıkıntılar daha çok tavuğu andırıyor. Ve bu kuşunda efsanevi bir hikâyesi var. Reindland Pfalz eyaletinin ormanlarında yaşadığı ve durmadan şakıdığı söyleniyor.   Yoksa gece karanlıkta duyduğum şakımalar onlara mı ait diye düşünmedim değil hani. Tamamen fantezi, bu güne kadar bu kuşları gören olmamış. İsmi, Elvetritsch ve bu kuşların son derece ürkek oldukları ve bu konuda dikkatli olunması gerektiği söyleniyor. Son derece yaramaz ve sinsi
oldukları için de sağlıklı insani düşünme yetimizi bir Pfalz şarabıyla devre dışı bırakmamız salık veriliyor ve asla ona sırtınızı dönmeyin deniliyor. İlginç değil mi?
       
              Tüm bu güzelliklerden sonra akşam yemeği için cimnastik salonumuza dönüyoruz. Herkes evlerinde hazırladığı yiyecekleri getirmiş ve her biri servis için bir masaya dizilmiş. Her yemekte çeşitli peynir ve salamların yer alması dikkatimizi çekiyor. Ve bizlerin yabancılık çekmemesi için ramazanda yediğimiz pideler her yemekte bizlere sunuluyor. Ve daha sonra öğrendim ki bir hafta boyunca bizlerin yediği pide ve ekmekler bir Türk ekmek fabrikasına ait. Öyle bir dayanışma var ki oradaki Türkler arasında ve tabi Almanlar da dahil olmak üzere elbirliği ile bir hafta yiyecek içecek yükümüzü gönüllü karşılamışlar. Her birine teşekkür ediyorum. Yemekten sonra kızım Elvan hepimize dans öğretmeye çalışıyor. Prof. Dr. Seyhan Bey, Trombolin Hocamız Suzi, Aerobik Hocamız Agnes, Alman Cimnastikçi kızlarımız ve bizim cimnastikçilerimiz dans figürlerini yapmak için şekilden şekile giriyoruz. Tabi gülüp kahkaha atmamak elde değil. 
           
           Dinlenip uyumamız için kaldığımız yere dönüyoruz. Gece geç gelebileceğimiz düşüncesi ile kilisede görevli rahibe bizlere kilisenin anahtarını verdiği için kalacağımız yere girişimiz zor olmuyor.
           
            Sabah günün ilk ışıklarıyla uyanıyoruz. Bizim için hazırlanan bir program var ve ona uymak zorundayız. Çünkü insanlar işlerini bırakıp bizleri almak için yarım saat kadar yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar.
        
          Saat sekizde kahvaltı başlıyor. Yazımın ilk bölümünde yayınlanan resim kaldığımız kiliseye ait ve orada gördüğünüz güler yüzlü, sevecen rahibemiz ( biz ona rahibe Teresa ismini taktık) bizler kahvaltı yaparken tek tek yanımıza gelip: “ Dilerim gününüz, geçirdiğiniz her günden çok daha güzel ve aydınlık olur. Güneşin sıcaklığı ve ışığı üzerinizden eksik olmasın. Nasıl, gece rahat uyuyabildiniz mi? bizlerden bir şikayetiniz var mı?..” gibi sözcüklerle ruhumuzu okşuyor. Bunları söylerken ve her zaman yüzü gülümsüyor. Her sabah kahvaltı masamızın üzerinde değişik kartlar buluyoruz. Bir gün küçük bir kart, üzerinde gül resmi. Ertesi gün kokulu blok notlar. Diğer gün Neustadt’nın ve kaldığımız kilisenin resimlerinin bulunduğu kartpostallar. Kahvaltıdan sonra herkes kirlettiği çatalı, tabağı... servis arabasına kaldırıyor ve rahibeler bulaşık yığılı servis arabalarını mutfağa götürüyor. Böylece onların işi de hafifletilmiş oluyor. Sanırım her evde herkes aynı şeyi yapsa ev hanımlarının da yükü azalmış olur. Yemek yediğimiz masaların tam karşısında özenle yazılmış Almanca bir yazı var. Biz o yazıyı dua olarak algıladık. Türkçe karşılığı “ Tanrım bizi ekmeğimizden ayırma” anlamına geliyor. Her sabah o yazıya gözün ilişiyor ve okumak zorunda kalıyorsun. Kilisede çalışan üç kişi gördük. Bir tanesi genç yirmi beş yaşlarında, diğeri yetmiş yaşlarında bir rahibe ve bizim rahibemiz; güler yüzlü sevecen Teresamız. Kilisenin temizliğini yapıyor ve orada kalanları doyurup mutfak işleri ile uğraş veriyorlar. Her biri bu işi yüksünmeden, maddi bir beklenti içinde olmadan, gönüllü olarak yapıyorlar. Mutsuz ve somurtkan olduklarını görmek mümkün değil. Sabah erken gidip gece geç vakitlerde döndüğümüz için kaldığımız yeri tanıma şansımız olmuyor. Oysa ki orası tam bir kamp alanı. Bu nedenle bir günlük programımızı bozup öğleye kadar kilisenin bahçesinde çalışma yapıyoruz. Futbol oynuyoruz. Çimlerde yuvarlanıyoruz. Kilisenin bahçeye açılan bir başka çıkışını keşfediyoruz. Ve o koridorda boydan boya uzatılmış masaların üzerinde pek çoğu el emeği ile üretilmiş hediyelik eşyaları görüyorum. Her bir eşyanın üzerine, ederi ne kadarsa etiket yapıştırılarak yazılmış. Beni çok etkileyen bir olayla karşılaşıyorum. Kiliseye yardım olsun düşüncesi ile o eşyalardan kendimce beğendiklerimi ayırıyorum. Bu sergi ile ilgili olan kişiyi arıyorum. Aldıklarımın parasını kime vereceğim? diye soruyorum. Bana diyorlar ki: “Masanın üzerinde bir kumbara var. Aldıklarınızın parasını o kumbaraya atın.” ve yanımdan uzaklaşıyorlar. Şaşırıyorum. Yani, seni tamamen kendi vicdanınla baş başa bırakıyorlar. Herkesi kandırabilirsin, ama kendini asla kandıramazsın. Kendini kandırmaya çalışmaksa bir ömür kendinle hesaplaşman ve vicdan azabı çekmen anlamına geliyor sanıyorum. Aldıklarımın hesabını yapıyorum, yanlış hesap yapmamak içinde, hesabımı tekrar tekrar kontrol ediyorum ve biraz da fazlasıyla aldıklarımın parasını kendi kendimin şahidi olarak kumbaraya atıyorum.
       
           O gün öğleden sonramızı şehir turu ve alışveriş için ayırıyoruz. Akşam içinse planda disco var. Ertesi gün sabah, cimnastik çalışmasından sonra Mannheim’a gitmek için salondan ayrılıyoruz. Mannheim Türk nüfusun yoğun olduğu şehirlerden birtanesi. Yürüyerek tren garına geliyoruz. Tren biletini satan bir insan değil, o bir makine. Gideceğin yeri tuşluyorsun ve paranı makinaya atıp biletini alıyorsun.
         
          Mannhaim çok güzel bir şehir. Düzenli bir yapılaşma var. Çok katlı binaları burada görüyoruz. Mükemmel iş merkezleri ve büyük mağazalar ve her yer rengarenk lalelerle bezenmiş. Ne renk lale ararsanız orada. Alışveriş yaptığınız mağazalarda kasada ödeme yapmak için kuyruğa girmiş insanların yarısından fazlası Türk. Bu nedenle burada hiç yabancılık hissetmedik. Akşam hava kararmak üzere kaldığımız şehre dönerken. Öbek öbek sarı çiçekli tarlalar dikkatimizi çekti. Hani Şirince’ye çıkarken yol kenarlarında gördüğümüz o sarı çiçeklere benziyor. Bu çiçeklerin ismine raps diyorlar ve o çiçeklerden mazot ürettiklerini söylüyorlar. Sanırım bizim burada o çiçeğin ismi kanola.
         
           Her evde birden fazla araba var ve hepsi son model BMW, Wolsvagen, Mercedes ve cipler. Araba fiyatları oldukça ucuz. Oralarda hiç mobilet görmedik. Tabi hiç korna sesi de duymadık. Herkes trafik kurallarına harfiyen uyuyor. Trafik polisi de görmedik çünkü her yerde kameralar var. Arabaya bindiğimiz an kemerlerimizi takıyoruz. Minibüste oturan herkes, arabanın arka koltuğunda oturan herkes kemer takmak zorunda. İsterseniz takmayın cezası 50 euro. Belli kavşaklar haricinde trafik ışıkları yok. Hatta yok denecek kadar az trafik ışıkları var. Elektrikten tasarruf yapmak için trafik ışıklarını kullanmıyorlarmış. Işıkların yerine kavşağın ortasındaki daireyi büyütüyorlar ve ister istemez gideceğin yöne dönmek için yavaşlıyor ve büyük bir manevra yapmak zorunda kalıyorsunuz. Tabi bunu yapmadan önce dikkatli olmak zorunda olduğunuzu hissedip yol önceliği olan araca yol veriyorsunuz.
          
            Cumartesi gecesi bizim için gala gecesi düzenlediklerini öğreniyoruz. Gece için pek çok insan davet ediliyor. Akşam saat on sekizde bizleri almaya geliyorlar. Tabi bizlerin hazırlanması on dokuz otuzu buluyor. İşlerini bizim için bırakıp gelen insanları bir buçuk saat bekletiyoruz ki onlar için saniyelerin önemi çok büyük. Yine de hoşnutsuzluklarını belli etmeyip bekliyorlar. Cimnastik salonuna geldiğimizde şaşırıyoruz. Salonda hiçbir spor malzemesi yok. Masa ve sandalyeler itinayla sıralanmış ve masaların üzerine gül yapakları serpilmiş. Her şey açık büfe, çeşit çeşit yemekler, börekler, garnitürler ve içecekler hazırlanmış. Gece boyunca da Türkçe şarkılar çalmaya özen gösterdiler. Alman cimnastik gurubunun ve hocaların hazırladıkları gösteriler, Türk folklor ekibinin harika gösterileri bize hoş saatler yaşattı. Gecenin sonunda bizleri sahneye çıkartıp her birimize hediyeler sundular. Bizlerde buradan götürdüğümüz hediyeleri onlara verdik. Prof. Dr Seyhan Beyin tercümanlığı ile orada o gece çok güzel dostluklar oluştu.
 
 
 Almanya’da kuaförün Türkiye’ye oranla daha pahalı olduğunu duyardım hep. Ama inanmazdım. Çünkü Alman kadınlar her zaman bakımlılar. Fakat bir şey dikkatimi çekerdi pek çoğunun saçlarının kısacık oluşu. Bir kuaföre girdim ve saçıma fön çektirmek istediğimi bunun için ne kadar ödeyeceğimi sordum. Aldığım cevap yirmi Euro idi. Yani bir fön kırk YTL civarında. Türkiye’de 5 YTL. Yani tamamen lüx.
         
           Antrenörümüz Bahadır’ ın oğlu Derin’in rahatsız olması Susi ve Silviya’yı da üzdü. Ve Derin’ i hemen doktora götürmemiz gerektiğini söylediler. Açıkça söylemek gerekirse çocuğu doktora götürmekten korktuk. Yanımızdaki nakit paranın yetmeyeceğini düşündük. Onlar ısrarla doktora götürelim diyor biz gerek yok diyorduk. Doktora gitmeden orada ilaç almanın da imkânı yok. Aynı olay Bursa’da cimnastik yarışmalarında başımıza gelmişti. Bir kızımızın midesinin bulanıp istifra etmesi ve hiçbir şey yiyememesi üzerine onu bir hastaneye götürdük. Çocuğu saatlerce hastaneden çıkaramadığımız gibi o tetkik bu muayene derken varımızı yoğumuzu hastaneye bırakıp çıkıyorduk neredeyse. Ve Suzi’nin yardımı ile Derin’i doktora götürdük. Doktor Alman ve genç, karşısındaki çocuk beş yaşında ve çocuk Almanca bilmediği gibi, genç doktorumuz da Türkçe bilmiyor. Fakat çocuğun ruh diliyle öyle bir konuştu, onun seviyesine inerek onu o kadar güzel muayene etti ki anlatamam. Ya da anlatsam anlar mısınız? İşte bu dur mesleğini sevmek, budur insanlık. Ve sonuç bir reçete ve muayene ücreti on üç Euro. Yani doktor muayene ücreti kuaförden çok daha ucuz. Bu durum, insan sağlığına verilen önem ve gelişmişliğin ispatı belki de... Şaşırmadık desem yalan olur. İnsanın her gün doktora gidesi geliyor.
      
           Neustadt’ ı anlatmakla bitiremeyeceğim galiba. Daha pek çok şey var yazılacak. Bir hafta boyunca onlar bize o kadar iyi baktılar ki son gece yemek ve bulaşıklar bizden dedik. Son gün bizleri treking yapmaya götürdüler. Önce bizlere kask ve kendimizi korumak amacıyla kullanacağımız kemer ve kelepçeleri dağıttılar. Abartmıyor tam bir saat nasıl tırmanacağımızı, kelepçeleri nasıl kullanacağımızı ve kendimizi nasıl koruyacağımızı anlattılar. Daha zor bölümlere girmek istiyorsak bir saat daha kurs almamız gerektiğini söylediler. Ve resmen saatlerce canımızın korkusuyla kıyasıya uğraştık diyebilirim ama süper keyif aldık ve muhteşemdi.
     
              Son akşam kulübün bahçesinde toplandık. Büyük bir barbekü vardı bahçede ve bir de kulübe. Kulübeden bahçede oturabilmek için portatif piknik masaları ve oturacak sıralar çıktı. El birliğiyle bir çırpıda bahçe kalabalık bir gurubun oturacağı konuma getirildi. Aynı olay gala gecesi kulübün salonunda da dikkatimi çekmişti. Masaların ayakları içe katlanıyor masa boyunda tekerlekli arabaların içine on iki tane masa üst üste dizilerek yerleştiriliyor ve hiç yer işgal etmiyordu. Sandalyelerde on iki adet üst üste sıralanıp bir tekerlekli kaldıraçla taşınıyordu.
       
          O gece harika bir mangal partisi oldu yine bizlere küçük hediyeler, çikolatalar verildi. Tatlı sohbetler edildi ve bir daha sefer Türkiye’de buluşmak üzere vedalaştık. Uyumadan önce kaldığımız yere getirildik ve hüzün hala devam ediyordu birbirimizden ayrılmanın hüznüydü bu ve hiç bir şey anlamadan o gece ayrıldık!
       
              Ertesi gün hava limanına doğru yola çıktığımızda her birimizin içi hüzünle doluydu. Sanıyorum insanın yurdu yüreklerde gizli. Sevgiyi götürdüğün, sevgiyi yaşadığın ve sevgiyi bulduğun her yer senin yurdun oluyor. Hani bir ağacı bir yerden taşırsın. Köküyle sökersin ve o kökte ayrılmayan o kökü besleyen toprağı da vardır. Ve o ağacı taşıdığın yere ve toprağa gömdüğün zaman yaşaması için kökü ile beraber gelen toprak da taşındığı toprakla kaynaşır ve o ağacı yaşatmak için kendinden bir şeyler verir. Ben de onu yapmak istedim oralardan getirdiğim toprağı, toprağıma kaynaştırmak istedim ve Neustadt’ ı çok sevdim. 


29 Mayıs 2007  01:00:30 - Okuma: (2121)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik