Yazı

Zahiri Görüntü
Zahiri Görüntü 

Ümran Songun

Zahiri Görüntü

Bir çocuk, bulutsuz mavilerde uçurtma uçuruyor.
Kahkahası ip olup bağlanıyor uçurtmasına.
Yolunu kesiyor kuşların...
Ağaçlara geç kalmış güvercinler telaşlı.
Su perisi Silfid masallardan fırlayıp ipe tutunuyor.
Kırık ümitlere yapışkan gülüşler.
İnatçı çığlıklara, sakinleştiriciler.
Antijenlere karşı, antikorlar.
Savaşa karşı, savaş.
Ateşli, sıkıntılı, sancılı, biçare yaşanan yaşamlar...
 
         Sen yaşarken daha hayatını bitmemecesine;
Bilmezsin ki hayatın sana daha neler neler yaşatacağını. Hayatının kontrolünü elinden aldıklarında, göremediklerinin; belki de görmek istemediklerinin acısını yaşatacaksın  senden sonraki kuşaklara da.  Burada kahrımdan daha ne kadar öleceğim? Yeryüzü ile gökyüzünün arasında...
 
        Hiçbir yerdeyim ve her yerdeyim. Doğu’yla Batı’nın ve Kuzey’le Güney’in ortasında... Terini terk etmiş fırtınalar eşiğindeyim.
          
         Unutmak açar diyorlar gökyüzünün kilidini. Unutmak kolaysa tabii ki...
Her şeyi unuttuğun an gözlerinin ışığının söndüğü andır. Belki de yüreğinin donduğu an. Yüreğin attığı, aklın çalıştığı yerde unutmak mümkün olmayacaktır. Oysa…
 
Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Aklın almadığı, mantığın çalışmadığı, inançların tükendiği an, değer verdiklerimizin kaybıdır aslında. Sorunun parçası olmak yerine, çözümün parçası olmak hepimizin selametidir.
 
Kitapları seviyorum. Ve okuduğum her yeni kitapta farkına vardığım gerçeklerin farkına varmakta, ne kadar geç kalmış olduğumu gördükçe kızıyorum kendime. Evet demek ki bu düşünceler sadece bana ait değil, demek ki benden çok önceleri düşünülmüş, farkına varılmış, hissedilmiş, yaşanmış ve yazılmış. Ve öğrenme sırası şimdi bende.
 
Usta çırak ilişkisi ile büyüyen bir dünyadayız. Ustamızdan ne öğrendiysek dogma olarak görüyoruz. Hemen inanmaya alışmışız. Ya da yıllarca bu şekilde inanmaya, araştırmadan hazıra konmaya alıştırılmışız. “2.2=4” demişler bize, inanmış ve böyle ezberlemişiz. Bize ‘Şudur’ denilen şeyin gerçekten ‘O’ olup olmadığını araştırmak, sorgulamak yerine ‘Şu, Şudur’ diye ezberlemişiz. ‘O’nun gerçekten ‘O’ olup olmadığı hakkında kendimiz karar vermek yerine, başkaları tarafından verilen kararları kendi kararımız olarak kabul etmeye alışmışız. Hem de yüz yıllardır. Bununla ilgili birazdan anlatacağım hikayeyi Adam Fewer’ın ‘Empati’ adlı kitabından aldım. Ve sizlerle paylaşmak istedim. Bakın tüm bu dogma inanışlarımız için ne kadar da gerçekçi bir örnek; 
 
“Radyoyu Nicola Tesla buldu... 10 Temmuz 1856 yılında, gece yarısı Hırvatistan’da doğdu Tesla. Beş yaşındayken bir fırıldağa yapıştırdığı on yedi böcek tarafından döndürülen ilk motorunu tasarladı. Garip fikirleri arasında yolculuk ve posta işlemlerini hızlandırmak için Atlantik Okyanusunu geçecek hidrolik güçlü devasa bir tüp de vardı.
        
Tesla üniversite hayatı boyunca gecede sadece  birkaç saat uyuyarak yaşıyor, günün yirmi saati çalışıyordu. Daha ilk yılın sonunda dokuz dili akıcı şekilde konuşmaya başlamıştı. Ne yazık ki babası vefat edince hayatını devam ettirebilmek için okulunu bırakmış çalışma hayatına başlamıştı. Böylece Paris’teki Continental Edison Company’ de mühendislik yapmaya başladı. Patronu ondan etkilenmişti ve onu Thomas Edison ile tanışması için Amerika’ya gönderdi.
        
Edison, Tesla’yı derhal işe aldı ve kendi icadı olan doğru akım dinamolarını yeni baştan tasarlayabilirse 50.000 dolar ödemeye söz verdi. Tesla her ne kadar alternatif akımla çok daha fazla ilgileniyor idiyse de, kendi araştırma laboratuarını kurmak için paraya ihtiyacı olduğundan projeyi kabul etti. Bir yıl içinde yeni tasarımı başarıyla tamamladı, ama parasını isteyince Edison sözünü tutmadı ve vaat ettiği parayı  Tesla’ya vermedi.
        
Edison’dan ayrılan Tesla, birkaç yıl hendek kazıp yol inşaatlarında amelelik yaptı. Ama neredeyse hiç uyumadığı için icatları üzerinde çalışmayı sürdürdü. Genellikle kağıda dökmeden önce onları kafasında tümden tasarlıyordu. George Westinghouse 1888’ de  Tesla’ya ‘alternatif akım’ konusundaki patentleri için 60.000 dolar ödedi. Ülkeye elektrik dağıtımı için kullanılacak sistemin akım türünü belirlemek için birlikte Edison’ a karşı “Akımlar Savaşı” başlattılar.
        
Doğru akım her zaman tek bir yönde akan sürekli bir elektriksel şarjdır. Alternatif akımsa; hem genliği, hem de yönü periyodik olarak değişen, dalga şeklinde bir akımdır. Edison ‘un doğru akımının bir sorunu vardı, uzun mesafelere aktarıldığında telleri eritiyordu. Edison kısa aralıklarla elektrik santralleri kurmak zorundaydı. Diğer bir sorunsa daha alçak ya da daha yüksek bir voltaja kolaylıkla dönüştürülemiyordu. Yani değişik voltajlarda çalışan aygıtlar için ayrı elektrik hatları kurmak gerekiyordu. Bu gün sadece pille çalışan cihazlar doğru akımı kullanabiliyor. Yani bütün dünya aslında Edison’un değil Tesla’nın elektriği ileten akımını kullanıyor.
        
Tesla’nın  tasarladığı alternatif akımda ise Edison’un yaşadığı sorunlar yaşanmıyordu. Teller erimiyor, elektrik çok uzun mesafelere taşınabiliyor, 5 voltluk bir ampulden, 100 voltluk bir fabrika motoruna kadar her şeyi kolaylıkla çalıştırabiliyordu. Tesla’nın sisteminin daha üstün nitelikli olduğunu bilen Edison, alternatif akımı karalamak için propagandalara başladı. Şirketindeki mühendisler, “alternatif akımla” çalışan ilk elektrikli sandalyeyi tasarladı. Böylece alternatif akımın öldürücü gücünü gösterip Tesla’yı karalayacaktı.  Bu akımın ne kadar tehlikeli olduğunu göstermek için sokakta başıboş gezen kedi ve köpekleri toplattı, medyanın önünde bu hayvanları öldürmek için kullandı. En görkemli gösteriyse, bir filin Coney Adası’nda elektrikle öldürülmesiydi.
        
Fakat tüm bu karalamalara karşın Tesla’nın alternatif akımının avantajları daha belirgindi. Hükümet Niyagara Şelaleleri’nin gücünden yaralanmak için Tesla’nın sistemini Edison’un sistemine tercih etti.
 
         Tesla 1897’ de iki patent başvurusunda bulundu: “ Elektriksel Enerjinin İletimi İçin Bir Cihaz” ve radyo böylece resmen doğmuş oldu.”
        
Şimdi Edison puştun tekiydi desem pek çok insan bana kızacak biliyorum. Çünkü yıllarca bizlere öğretilen bir dogma Edison. Böyle öğrendik buna inandırıldık. Araştırmadık, soruşturmadık ve beynimize kazıdık. Elektriği  Edison buldu ve tüm dünya insanlarını aydınlığa kavuşturdu, bunun için ona hep minnettar olup gıptayla baktık. Kişiliği nasıldır, Edison kimdir? umurumuzda olmadı. İnsanlığa hizmetinden çok ne kadar zararı dokundu bilmedik, bilmemiz istenmedi. Kapitalist güçler hep buna engel oldu. Her dönemde olduğu gibi şu an da zahiri görüntüyü yaşıyoruz. Her şey sanal. Karıştırılan beyinler gerçeği görmekten aciz. Gerçekler sahte kuralların ardına gizlenmiş. . Oysa Edison’un ampulü onun doğru akımı ile bizleri bir gün bile aydınlatmaya yetmez.
 
         Peki, Tesla’ ya ne oldu? Dünyaya bu kadar yararı dokunan ve ömrü boyunca hiç uyumadan insanlık için çalışan bu adam niye Edison kadar ünlü olmadı? 
        
Devam edecek...


9 Şubat 2009  22:08:31 - Okuma: (1470)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik