Yazı

Özür Dilemiyorum; Özür Bekliyorum
Özür Dilemiyorum; Özür Bekliyorum 

Asil S. Tunçer

Bu topraklar çok kahraman yetiştirir ama hain de…

Biz Türklerin en az bildiği konulardan birisi ne yazık ki kendi tarihimizdir. Bilmediğimiz gibi öğrenmek de istemeyiz; ders de almayız. Bu yüzden de ne yazgıysa “tarih hep tekerrür eder”. Oysa tarihimizde yaşanan onca zorluklar, biz Türklere uygulanan sömürü ve soykırımlar, yeryüzünün en büyük katliamları ve en acımasız vahşetleri olarak tarih sayfalarını doldurur ama bir tek boş beyinlerimizi doldurmaz. Geçmişte olanlar sanki hiç olmamış, yaşanan acılar hiç tadılmamış gibi tekrar önümüze gelir. Bu yüzden de ülkenin en zor durumlarında millete ve devlete yol gösterecek olan aydınlarımız da maalesef aynı aymazlık ve bilinçsizlikle hareket edip kendi ulusuna yabancı ve kendi topraklarına aykırı birileri olup çıkar ve aldıkları alafranga eğitim ve yabancı müfredatın etkisiyle dış güçlerin oyununa çok kolay gelip birer işbirlikçi olup çıkarlar.
 
Yakın tarihimizden yola çıkarak günümüzde de yaşadıklarımız ve tanık olduklarımız göz ününe alındığında bu ülkenin ya aydını yoktur; onun yerine işbirlikçi vardır sonucuna kolaylıkla ulaşabiliriz. Yani cehalet ve karanlık dolu bir ‘aydın’ vardır ve de onun karşısında (sözde) aydınlar tarafından kınanan ve ayıplanan bir “yurtsever” vardır. Baktığınızda yan yana olması gerekli bu iki insanın yerine ülkesini yabancıya satan yani ihanet eden bir hainle yurdu için canını veren bir yurtsever yani ulusal kahraman tipi ortaya çıkmıştır hep.
 
Geçmişin hainleri ile bugünün hainleri de nedense hep aynıdır çünkü hepsi aynı kaptan su içmiştir. Dış beslemeli bu aydınlar yabancı okul ve kültür ortamlarında büyümüş, kendi ülkesine yabancılaşmış ve zamanla kendi gerçeklerinden utançla kendi ulusuna ihanet edebilecek seviyeye gelmiştir. Hep düşünmüşümdür ve uzun uzadıya incelemişimdir bir hain nasıl yetişir ve ihanet eder diye… Son günlerde sahneye tekrar çıkan ‘özür diliyorum’cu hainlere geçmeden önce bu rolü yakın tarihimizde oynayan eski aktörlere önce bir göz atalım derim. Göreceksiniz senaryo aynı, sahne aynı; sadece aktörler değişik…  
 
Kurtuluş Savaşı sırasında “Ali Kemal” adında ya da nam-ı değer lakabıyla “Artin Kemal” adıyla tanınan milli mücadele aleyhine ve işgal güçleri lehine yazılar yazan, ihanetin sembolü haline gelmiş bir gazeteciyle başlıyoruz konumuza. Malum ‘özür diliyorum’u başlatanların önayak takımı içinde medyanın satılmış hain gazetecileri ve yazarçizer takımı çokça yer tutuyor. Kalemiyle yüz binleri etkileyen ve olaylara yön verebilen bu insanlar çok önemli yere sahipler, sosyal ve siyasal olayların gelişimi ve oluşumunda.
 
“Peyam-i Sabah” adıyla çıkardığı gazetesinde, 25 Nisan 1920’de Mustafa Kemal için "idam, idam, idam. Mustafa Kemal cezasını bulacak” diyen bir ‘hain’ Kemal’dir kendisi kahraman Mustafa 'Kemal'in yanında. Kurtuluş Savaşı için “birkaç çapulcunun yaptığı kargaşa” ve Türk Milleti içinse “bu mahlûklar, başları ezilmesi gereken yılanlardır”, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” diyebilen bir hain. Bugün de değişen çok fazla bir şey yok. O gün Ali Kemal bugün Ali Bayramoğlu veya başka biri…
 
Ali Kemal haini yakalandığında “ben Türk Milleti’nde bu kadar büyük şeref düşkünlüğü ve mücadele ruhu olduğunu bilmiyordum, daha doğrusu milletimi tanımıyordum çünkü hayatımın çoğu yurt dışında geçti” diyerek kendini savunmaya çalışmış ama linç edilmekten kurtulamamıştır. Ali Kemal'in İzmit’te linç edilmesinden sonra, İstanbul’da ne kadar işbirlikçi ve satılmış basın mensubu yani hain gazeteci varsa ya Amerikan elçiliklerine ya da Sultanları Vahdettin gibi, limanda bekleyen İngiliz gemilerine sığınmışlardır. Not: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti sayfalarında bir ara “basın şehidi” diye yer almaktayken şimdi Hrant Dink haini gibi “öldürülen gazeteciler” diye anılmaktadır ama Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı'nın isimleriyle yan yana…
 
İkinci hainimiz dini bir kişilik taşımakta: Mustafa Kemal’i ‘hocaları kesti’ haksız eleştirileri yöneltenlere Molla Sait olayını ibretle okumalarını tavsiye ederim: Sait Molla, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi’nin imzalanması akabinde Protestan misyoner ve ajan Papaz Frew ile birlikte ‘İngiliz Muhipleri (sevenleri, daha açıkçası yalakaları) Cemiyeti’ni kurmuştur. İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin, İstanbul’un işgalinden sonraki ilk bildirisi 21 Mart 1920 tarihinde Alemdar Gazetesi’nde “İngiliz dostlarımız biraz geç kaldılar, daha önce gelmeliydiler" olmuştur.
 
Sait Molla, 4 Aralık 1919’da misyoner ve ajan Papaz Frew'e yazdığı mektupta “Aziz üstadım Frew, Kürt Teali Cemiyeti’ndeki yakın dostlarımızla görüştüm. Kürt aşiretlerinin çoğunlukta olduğu bölgelerde büyük bir ödeneğe gereksinim vardır yoksa orada (tezgâhladığımız) ayaklanmaları çıkartamayız, destekleyemeyiz” diye bahseder. Kurtuluş Savaşı sonrası Yunanistan’a kaçan Molla Sait, işbirliği yaptığı Yunanlılar tarafından tutuklanmış ihanetin bedelini sefalet içinde ölerek ödemiştir. Bugünkü ‘özür diliyorum’cu hainlerin de sonu bunlardan farklı olmayacaktır. Hainleri ne kendi toprakları ne de yalandıkları topraklar kabul eder. 
 
Bugünkü yazımızda inceleyeceğimiz son hain, Kurtuluş Savaşı döneminde Manisa Mutasarrıf’ı Hüsnü Bey ya da nam-ı değer adıyla Hüsnüyadis. Hüsnü Bey ve ailesi, Türk oldukları için Girit'ten kovulmuş ve anayurda gelerek Manisa'ya yerleşmişlerdir. Çok ilginçtir ki Türk olduğu için Yunanlılarca kovulan ve aşağılanan Hüsnü Bey, Türk anayurdunda ve milletince valilikle ödüllendirildiği Manisa'da işgalin sürdüğü üç yıl boyunca yine Yunan işgal kuvvetleriyle işbirliği yapmış vatanını ve milletini düşmanına satmıştır. Bir Makedonyalı Hamdi Bey vatanı savunurken bir başkası Hüsnüyadis olup aynı vatana ihanet etmiştir. Çok ilginçtir ki, bu topraklar nice yurtsever kahraman yetiştirirken aynı oranda vatan haini de yetiştirmektedir. 
 
Fahrettin Altay Paşa’nın süvarileri Manisa’ya yaklaşırken, Yunan askerleri bir gün içinde Manisa'da 3.500 kişiyi diri diri yakmış, 1.500 kişiyi kurşunlayarak toplam 5.000 kişiyi öldürmüştür. Bu sırada Hüsnüyadis, Yunan işgal güçleri komutanına Manisa’yı terk etmemeleri yani kalıp işgale devam etmeleri için yalvarmış ama ikna edememiştir. (İyi ki de edememiş). Daha sonra kaçtığı Yunanistan'da terk edilmiş bir kiliseye gömülen Hüsnüyadis’in başına kırık haçtan bir mezar taşı dikilmiş ve üzerine ‘Palio Turko’ yani “Serseri Türk” yazılmıştır. Bugün Türkiye’nin başını ağrıtan en büyük sorunlardan birisi olan ‘Ermeni Sorunu’nda kendi milletinin yanında yer alacakken ‘Ermenilere yalakalık ve yataklık’ yapan ‘özür diliyorum’cu bu vatan hainlerine madalya takacaklarını mı sanıyorsunuz? Hayır. Bunların hepsi yarın bu memlekette yaşayamayacak hale gelip çok sevdikleri Ermenistan, Fransa veya ABD ya da bilmem ne ücrada yaşama gözlerini yumduklarında mezar haçlarına ne yazılacağı şimdiden bellidir. “Hain Türk”. İhaneti hiçbir taraf kabul etmez; hele kendi vatanını satan birini, asla. 
 
Hainlerin ruhları, ihanetle beslenir. Kanları da cehalettir. Yoksa ekmeğini yedikleri, memleketim dedikleri bir ülkeye ihanet ederler miydi? Ettikleri bir yana hiçbiri işbirliği yaptıkları devlete ve millete de yaranamamış, kaçınılmaz ve ortak sondan kurtulamamışlardır. Bunların ‘şimdiki numuneleri’ ya da ‘günümüz aktörleri’ de öncekilerin uğradıkları aynı akıbetten kurtulamayacaklarını bilmelidirler. 
 

Ey, ‘Özür diliyorum’cular! Artin Kemaller, Sait Mollalar ve Hüsnüyadislere ne olmuş iyi öğrenin ve ayağınızı denk alın... Milletin sabrının sonu yakın.



22 Aralık 2008  10:05:30 - Okuma: (656)  Yazdır




İstatistik