Yazı

Kılıçdaroğlu Gökçek tartışma programı
Kılıçdaroğlu Gökçek tartışma programı 

Etem Kutsigil

SİYASETİMİZDE TARTIŞMA TERBİYESİNİN DİBE VURDUĞU PROGRAM: KILIÇDAROĞLU GÖKÇEK TARTIŞMA PROGRAMI

Geçtiğimiz günlerde ünlü gazeteci ve TV program yapımcısı Uğur Dündar yönetiminde, CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek arasındaki tartışmayı üzüntü çekerek, utanarak izledim. Eminim ki pek çok okuyucum da benzer duygularla izlemiştir.
Şunu öncelikle belirtmek zorundayım ki, benim üzüldüğüm nokta, Gökçek’in dayattığı fahiş doğal gaz (sayaç fiyatları, bakım paraları, pil paraları ve iyi ayarlanmamış sayaçlar... vs.) faturalarıyla Ankara halkını soyduğu iddiası değil. Fakat en az bunun kadar, Gökçek’in tartışma sırasında münakaşa âdabını, olgun bir insana yakışan terbiyeyi yerle yeksan (yerle bir) eden çıkışları oldu. Buna benzer yöntemler bundan yüz elli yıl öncesinde medreselerde görülebilecek, (*) karşı tarafın sözünü dinlemeden arka arkaya ve sürekli olarak müdahale edip dikkatini dağıtarak, karşısındakinin ne demek istediğini şaşırtmaya çalışmak... Ayrıca o sırada orada olmayan, Ankara eski Belediye Başkanı hakkında ileri geri konuşup ithamlarda bulunmak... Türk edebiyatında buna benzer mahalle kadınlarının tartışmaları, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinde bol miktarda görülebilir. (**) İnanın, beni tiksindirdi bu tavırlar. Beyimiz, aklınca böyle davranarak diğerlerinin sinirlerini bozacak, tartışmayı bambaşka yerlere çekecekti. Ne var ki, bu laf ebesi tavırları, saygısızlıkları bende, suçüstü yakalanan ve kurtulmaya çalışırken “debelendikçe batan” bir insanın davranışları gibi göründü. Yani kaba tabiriyle “çamura yatarak” tartışmadan galip çıkacağını zannetmek...
Sonuçta bu tartışmadan iki sonuca vardım. Birincisi Sayın Uğur Dündar’ın beyefendiliği ve adeta çıldırıp çamı - çardağı ters çevirmesi için yapılan bütün tahriklere rağmen, tükenmeyen sabrı takdire şâyandı. Ne var ki, sabrının taşmak üzere olduğu ses tonundan, zaman zaman belli oluyordu. İkincisi; Ankara halkının bu efendiyi yıllarca sırtına taşımanın ayıbı. Yazık... Türkiye Cumhuriyeti Başkentinin Belediye Başkanı bu özellikte bir adam olmamalıydı.
Eminim ki Sayın Kılıçdaroğlu, her zaman olduğu gibi tezlerini savunmaktaki tutarlılığı, soğukkanlılığı ve en önemlisi tartışma terbiyesiyle, aklı başında her izleyicinin takdirini kazanmıştır.
Son söz; Çok sevdiğim bir hanım arkadaşımın sık sık söylediği bir sözle “Allah Gökçek’i islâh etsin.” demek geliyor içimden. Ve birilerinin ona, haklı olması halinde bile, bu tavırlarıyla her tartışmayı kaybetmeye mahkûm olacağını söylemesi lâzım. Bu yüzden, yalnızca Gökçek’in saldırgan davranışlar sergilemesinden, Kılıçdaroğlu’nun iddialarında haklı olduğu kanısına vardım.
 
 (*) Kemal Tahir’in “KÖYÜN KAMBURU  
(**) Hüseyin Rahmi Gürpınar “KUYRUKLU YILDIZ ALTINDA BİR İZDİVAÇ”
Bu kitapları okuyunuz lütfen. Bana hak vereceksiniz.
 
KUTLANMASI GÜLÜNÇ HÂLE GELEN BİR HAFTA : YERLİ MALI HAFTASI
Olay, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit zamanında, yazar ve bestekâr Ahmet Rasim Beyin başından geçmiş.... Yazar, gazetesine yazdığı bir makalesinde “Dün Yortu günüydü. (*)
Beyoğlu’na dolaşmaya çıktım. Dükkânlar kapalı, kapalı, kapalı... Bir açık, muhallebici. Kapalı kapalı kapalı kapalı... Bir açık dükkân daha. Leblebici. Kapalı kapalı kapalı... Açık, kahveci.” diye yazar. Vurgulamak istediği şey, lüks ve pahalı malların satıldığı dükkânlar hristiyan azınlıkların, el emeği ve ufak tefek kârla çalışan diğerleri ise Türklerin dükkânlarıydı.
 Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllarda ekonomik durumumuz perişandı. Osmanlı döneminde halka ticaret yapmanın ayıp olduğu aşılanıyordu. Türkler ya çiftçidir, ya askerdir, ya memurdur, ya da örnekteki gibi ufak tefek zenaat erbabıdır. Fabrikalarımız yok denecek kadar azdı ve ürettikleri, Avrupa malları kadar kaliteli değildi.. Dışarıdan gelen mallar, yerli sanatkârların ve fabrikalarımızın ürettiklerini satamamasına sebep oluyordu. Bu yüzden yerli malların tüketilmesi ve yerli üreticilerin desteklenmesi gerekiyordu. Böylece onlar da kendilerini geliştirecekler, Avrupa ölçüsünde mallar üreteceklerdi.
İşte bu mecburiyetten dolayı “YERLİ MALI YURDUN MALI HER TÜRK ONU KULLAMALI” ve “VATANDAŞ YERLİ MALI KULLAN” sloganlarıyla bir kampanya başlatıldı.
O yıllarda tutumlu olmak, bir vatanseverlik göstergesiydi. Bizler ayakkabımızın altı delindiğinde defalarca pençe yaptırırdık. Elbisemiz solarsa ters yüz eder giymeye devam ederdik. Gömleklerimizin en çok yıpranan tarafı, yakaları ve manşetleri olduğundan, hazır dikilen bu gömleklere ek olarak, yedek yaka ve manşetler verilirdi. Fabrikaların ürettikleri belki kabaydı, fakat en çok önem verilen şey sağlamlığıydı. Yıllarca dayanmalıydı. SÜMERBANK halka en çok kundura, bez-basma ve çeşitli kumaşlar üretir tüccarlardan daha ucuza satardı. BUGÜN YABANCILARA BİR MİRASYEDİ TAVRIYLA, HARAÇ-MEZAT SATILAN ZENGİNLİKLERİMİZİN BİR ÇOĞU, O ZAMANKİ FEDAKÂRLIKLARIMIZIN GURUR DUYUĞUMUZ ESERLERİYDİ. Unutmamamız gereken şey, Türkiyemizin halâ kırılamayan yıllık kalkınma oranı, o yoksul yıllarımızda oldu.
Bu düşünceyi geliştirmek ve yeni yetişen kuşağa da aşılamak için, okullarımızda YERLİ MALI HAFTALARI uygulaması başlatıldı. Bu haftalar yıllarca gerçek bir sevinçle ve bir bayram havası içinde kutlandı.Turgut Özal’ın “Benim vatandaşım Avrupalıların tükettiği her şeyi tüketmeye lâyıktır” anlamına gelen sözleri, Avrupalıların Türkiye’yi 70 milyon kişilik “PAZAR”  gözüyle görmesini tetikledi. İşler tersine döndü. Toplum, bir “tüketim çılgınlığına” özendirilip, ÜRETMEDEN TÜKETMEYE, birbiriyle (affınıza sığınarak yazıyorum) “sidik yarıştırmaya” şartlandırıldı.
Sonuç; Türkiye’nin bugüne kadar hiç görmediği ölçüde bir kredi kartı borçlusu toplum, ülkemiz yine hiç görmediği oranda bir “DIŞ TİCARET AÇIĞI” ülkesi oldu...
Şimdi gelelim bugüne; Geçenlerde bir ilköğretim öğrencisinin velisi, çocuğunun “Yerli Malı Haftası” için, okula dört mandalina, on kadar ceviz, bir portakal, bir avuç leblebi götürmek istediğini söylemiş. Kepazeliğe bakın. Marketler, supermarketler yabancı ülkelerin ürettiği gıdalarla tıklım tıklım... Yabancı ülkelerden gelen ayakkabılar, oyuncaklar, spor malzemeleri, giyim kuşam ürünleriyle dopdolu... Ve yok denmeyecek kadar da yerli ürünler... Ve okullarımızda kutlanan “Yerli malı Haftası” Tam Aziz Nesinlik bir uygulama. On beş yıl önce besin maddeleri yönünden kendimize yeten birkaç ülkeden birisiydik. Şimdi kendi tarımsal ürünlerimizi satamazken ve çiftçilerimiz günden güne fakirleşiyorken, büyük mağazalar dünyanın çeşitli yerlerinden gelen meyveler, baklagiller, jambonlar, çikolatalar, kedi-köpek mamaları vs. ile dolup taşıyor. Milâttan Öncesi gibi geliyor insana, on yıl kadar önceki “mercimek yeyin” kampanyası. Sıkı durun şimdi mercimek de, dışarıdan geliyor. Ve ne yazık ki, muhtemelen dışardan gelen bu ürünlerin çoğu, kimyalarıyla oynamış, yendiğinde kanser ve benzeri hastalıklara yakalanabileceğimiz ürünler olabileceği ihtimâli... Şimdiiiii !  
GÜNÜMÜZDE YERLİ MALI HAFTASI KUTLAMAK GÜLÜNÇ MÜ DEĞİL Mİ? Karar sizin.
 
(*) Yortu: Hristiyanların dini bayramlarının genel adı.

20 Aralık 2008  23:23:01 - Okuma: (678)  Yazdır




İstatistik