Yazı

Çanakkale’nin Bilinmeyenleri–2
Çanakkale’nin Bilinmeyenleri–2 

Asil S. Tunçer

İngiliz-Fransız donanmasının Gelibolu öncesi 200 yıldır hiç yenilmediğini, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi donanması olduğunu ve özellikle İngiliz Armadası’nın yenilmezlikle nam yaptığını biliyor muyduk?

İşte bu donanmayla Boğaz’a dalan İngiliz ve Fransızların, direklerine çekilmiş bayraklarını gören Türklerin, topuklarını yağlayıp kaçacaklarını düşündüklerini, daha da ilginç olanı bu düşünceye saplantı derecesinde inandıklarını ve bu nedenle de İngiliz-Fransız donanmasının seksen parça gemiyle boğaza saldırdığını ve Türk topçusunun akılamaz direnişi sayesinde ve de Nusrat’ın 26 mayının gazabına uğrayıp gerisin geriye döndüklerini biliyoruz. Bozguna uğrayan gemilerden birinin adının “Agamemnon” olduğunu, ilk Agamemnon’un ise tam 18 Mart 1915’ten yaklaşık 2.200 yıl önce Troya’ya saldıran (Akha) Yunan ordusunun kalleşçe yöntemler kullanan komutanının adı olduğunu biliyor muyduk? 
 
Bu yüzdendir ki Mustafa Kemal’in de Çanakkale zaferi sonrası öldürülen Truva kahramanını kastederek “Hektor’un intikamını aldık” demesi çok anlamlıdır. Bu yönüyle Çanakkale ve Gelibolu’nun II. Troya olarak değerlendirildiğinde, at hilesiyle rahatlıkla Troya’yı işgal eden zihniyetin tekrar Çanakkale ve Gelibolu’yu da aynı değerlendirmeye tabi tuttuğunu, akşam beş çayını Marmara Denizi’nin ortasında içmeyi planladıklarını, ‘İstanbul’a ilk kim girer’ iddiaları üzerine bahisler kurduklarını ve memleketten dostlarıyla ertesi günü için İstanbul’da randevulaştıklarını görürüz. Bir hususu gözden kaçırmışlardır: “Kahraman Mehmetçik”.
 
Osmanlı vatandaşı olduğu halde gayr-i Müslimlerin, İngiliz-Fransız donanmasının gelmekte olduğunu haber alınca İstanbul’da sevinç gösterileri yaptığını, bu tehlikeli gelişmeler karşısında devleti yönetenlerin başkenti Eskişehir’e taşımayı bile düşündüklerini hatta gerekli binaların dahi ayarlandığını, kendisinin de gitmesi için teklif götürülen devrik Sultan Abdülhamit’in bu teklife şiddetle karşı çıktığını, “biz İstanbul’u alırken Bizans İmparatoru Konstantin kanının son damlasına kadar savaştı ve öldü. Ben ondan daha mı az şerefliyim? Gelirlerse gelirler; burada savaşır ve ölürüz…” dedikten sonra payitahtın utandığını ve İstanbul’da kalmaya karar verdiği, bu düşüncesizlik gerçekleşseydi şayet askerimiz üzerinde yaratması muhtemel moral çöküntüsünü düşünebiliyor musunuz? 
 
Nusrat’ın Kaptanı (Tophaneli Hakkı Binbaşı) mayınları Ertuğrul koyunda son mayın kontrolünden sonra sabaha karşı kıyıya paralel olarak döktürmüş, Müttefik Donanması Boğazı geçmeye başladığında düşük top menzilli Fransız gemilerinin taktik gereği tabyalarımızı şaşırtmak için öncü atışlar yaptıklarını daha sonra arkalarından gelen uzun menzilli İngiliz gemilerine yol açmak için kenara kaydıkları ve bu esnada Nusrat’ın bıraktığı mayınlara çarpmaları neticesinde gemileriyle birlikte tüm planlarının da suya gömüldüğü bir gerçektir.
 
Savaştan sonra Nusrat Mayın Gemisi’nin disko dâhil çeşitli amaçlarla kullanımından sonra jilet yapılmak için sökümüne karar verildiğini ve bu yanlıştan son anda dönüldüğünü biliyor muydunuz? Siz okurlarımdan özür dileyerek bir tahlil yapmadan geçemeyeceğim: Bizim gibi tarihini kanıyla yazan ve aynı şanlı tarihini üç kuruşa satan ve sahip çıkmayan başka bir millet var mıdır acaba yeryüzünde? Savaş sonrası çoğu buluntuyu, özellikle metal aksamları hurdacılara kilo ile sattık; lütfen bunu da not edelim!
 
Havranlı Seyit Onbaşı’nın, topun ağzına mermi süren vinç tesisatı bombardımanda kullanılamaz hale gelince, 125 okka (175 kg)lık mermiyi yaralı arkadaşı Niğdeli Ali'nin (o da çok önemli ama ismi pek geçmez) yardımıyla sırtlayıp ateşlediğini ve üçüncü atışta İngilizlerin Ocean (Ovşın) zırhlısına isabet kaydettiğini hatırlayalım. Bu olayın ertesinde bölük komutanının Seyit Onbaşı’yı çağırttığını ve aynı mermiyi kaldırmasını istediğini ancak Seyit Onbaşı’nın bunu başaramadığını, bunun üzerine Komutanın; “aynı merminin içi boş olan kovanını getirsinler ve bu yiğidin bir fotoğrafını çeksinler” diye emir verdiğini, hepimizin çok yakından tanıdığı bu fotoğrafın ancak o şekilde çekilebildiğine dikkat ettik mi? Üstünde de beyaz bir mintan giyen orijinal resmindeki Seyit Onbaşı’nın nedense tam ve birebir kopya heykelleri henüz hala yapılamamıştır… Neden mi? Tarihimize bu kadar sahip çıkıyor ve önem veriyoruz da ondan.
 
Aynı Seyit’in askerlikten sonra memleketine gittiğinde bu hadiseyi kimseye bahsetmediğini ve kendisini Mustafa Kemal’in bizzat ziyaret edip, hakkındaki kahramanlıklardan kimsenin haberi olmadığını duyunca çok şaşırdığını; bu ziyaretten sonra hamallık yaparak geçimini kazanan Seyit’e maaş bağlandığını nasıl unuturuz. Asıl, Seyit’in bu davranışının bugün en ufak bir işinde dahi büyük başarıymış gibi böbürlenerek atıp tutan ve prim yapmaya çalışan insanlarla kıyasladığımızda nereden nereye geldiğimizi bir düşünmemiz lazım diyorum. 
 
Sürecek…


28 Kasım 2008  09:03:31 - Okuma: (1094)  Yazdır




İstatistik