Yazı

Çanakkale Ruhunu Hissetmek -IV-
Çanakkale Ruhunu Hissetmek -IV- 

Ümran Songun

Askerlerin yaşadıklarına şaştıkları bir savaştı Çanakkale Savaşı.

Ölüm hayatın bir parçası değil, neredeyse kendisi olmuştu. Askerler acı duydukları yerlerini zamanla yok ettiler. Savaş sırasındaki kaçınılmaz kader, hayatta kalanlar için de bir tür ölümdü. Savaşan askerlerin günlükleri, ölümün nasıl kanıksandığını gözler önüne serdi. Savaştan sağ kalanlar ise yaşadıkları dehşeti ancak o sona erince anlayabildi. Savaş tarihi, bu kadar dar bir alanda, bu kadar kısa bir zamanda, bu kadar ölüyü bir daha yazmadı.
 
        Yarımadadaki müzelerde sergilenen her şey bu savaşı tüm gerçekliğiyle anlatıyor. Ancak savaştan geriye kalanlar arasında en etkileyici olan, her iki tarafında kazdığı 1915 yılından kalma siperler. Türk ve Anzak askerlerinin, birbirlerine, uzansan dokunacakmışçasına yakın siperleridir. Bu siperlerde, mayıs ayında, ani bir baskın planlayan Türkler, bu harekatı fark edip önlem alan Anzak askerlerine karşı koyamayınca, on bin asker birden şehit verdiler. Mayıs sıcağında, ölüler gömülmeden etrafta beklerken, bir taraftan da savaş devam ediyordu. Etrafa yayılan koku dayanılmaz olunca, ateşkes kararı alındı.
        Herkes kendi ölüsünü gömecekti. İlk kez, bu ateşkes sırasında, Anzak askerleri, Türk askerlerinin hiç de kendilerine anlatıldığı gibi iri yarı, sakallı, koca bıyıklı hayvani görünüşlü ve de barbar olmadıklarını, anlatılanların aksine son derece merhametli ve de insancıl olduklarını farketti . İki düşman saflar arasında garip bir arkadaşlık başladı. Birbirlerine küçük notlarla haber ve saat ya da düğme gibi hatıra eşyaları göndermeye başladılar. Aralarında yiyecek ve tütün alışverişi de oluyordu. Türkler’de kaliteli tütün vardı ama sarmak için kağıt yoktu. Onlarda da kağıt vardı ama tütün yoktu.
        Seddülbahir’de bir İngiliz siperi... Sürekli ateş, siperlerdeki ölülerin dışarıya çıkarılıp gömülmesini engelliyor. Her iki taraf da zaman zaman hem kendi arkadaşlarının hem düşmanlarının cesetleriyle beraber yaşamak zorunda kalıyorlardı. Her birisi, yeri geldiğinde yaralı düşman askerleriyle matarasındaki suyunu paylaşıyor, onun yarasını sarıyordu. Yaralı bir Türk askerini kendi vurduğu Anzak askere yardım ederken görenler. “ Az önce vurduğun düşman askerine niye yardım ediyorsun?” diye sormuşlar. Mehmetçik şöyle der: “ Onu vurduğum anda elinde bir fotoğraf gördüm. Elindeki fotoğrafta annesi ve yavuklusu vardı. Beni bekleyen hiç kimsem yok. Ama onu bekleyen bir anası ve yavuklusu var. Benden önce onun iyileşip sevdiklerine kavuşması gerek.”
          General Liman Von Sanders’ın Türk askeri için söyledikleri: “ Tarih kitaplarında Türkler hakkında yazılı olanlar, hatta onlarla savaşanların anlattıkları gerçekleri ifadeden acizdir. Mutluluk, Türkler’le beraber savaşmaktadır. Bu şerefi ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. Taş üzerinde yatıyor, güneşe, fırtınalara, soğuğa, yağmura karşı korumasız siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiriyor, fakat dünyanın bütün vasıta ve imkanlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz, gösterişsiz bir yurt sevgisiydi. Düşmanları da onlara hayrandı. Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla.”
      
Çanakkale Savaşı ile ilgili yazılacak o kadar çok şey var ki, tüm bunları yazıp anlatmaya ömrümün yetmeyeceğini düşünüyorum. Çanakkale savaşının kaderini değiştiren 57. Alay Şehitliği’ne değinmezsem o şehitlerimizin üzüleceğinden korkarım...
      Mustafa Kemal’in komutasındaki 57. Alay, Kocaçimen Tepesi’nde dinlenirken, Mustafa Kemal daha iyi bir görüş sağlamak için atını sürer. Bu sırada, 27. Alay’ın sekizinci bölüğüne bağlı erlerin kalabalık bir düşmanın önünden çekilmekte olduğunu fark eder. Mustafa Kemal, olay anını anılarında şöyle ifade eder.
       “ Şahsen bu eratın önüne çıkarak:
-          Niçin kaçıyorsunuz? Dedim.
-          Efendim düşman! Dediler.
-          Nerede ?
-          İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler 
   Hakikatte düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti bir düşünün:
         Ben kuvvetlerimi bırakmışım, erat on dakika istirahat etsin diye... Düşman da bu tepeye gelmiş... Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyette yakalanmış olacaktı. O zaman artık bunu bilmiyordum, bir mantık düşüncesiyle midir, yoksa içimden gelen tabii bir duygu ile midir bilmiyorum. Kaçan erata:
-          “Düşmandan kaçılmaz” dedim. Cephanemiz kalmadı dediler.
-          “Cephaneniz yoksa süngünüz var” dedim. “ Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.       
   Siz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelecektir.” Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım, yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen eratını “ Marş marş” la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye gönderdim. Bu erat süngü takıp yere yatınca düşman erleri de yere yattı.
          Kazandığımız an bu andır...”
          Conkbayırı kurtarılmış, düşman Kanlı Sırt’a kadar geri atılmıştı. 25 Nisan’da 57. Alay, Anzak askerlerinin ilerleyişini durdurdu ve savaş sonuna kadar da geride tek bir asker kalmaksızın, bütün alay kendisini feda etti.
           57. Piyade Alay Sancağı Avustralya’nın Melbourn müzesinde bir alay sancağının yanındaki levhada şunlar yazılıdır:
          “ Bu alay sancağı Gelibolu savaş alanından getirilmiştir. Ama esir edilememiştir. Çünkü Türk ordusunun milli geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, son muhafızının da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalında asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşımızda duran bu Türk alay sancağını selamlamadan geçmeyiniz.”
      Onlar mı?
      Onlar aramakta vaz geçmediler...
      Bayraklarını teslim edecekleri yeni Alayı hala arar gibiler...
 
      Sadece Anafartalar-Arıburnu hattında 06-22 Ağustos 1915 de 18.000 şehit verdik. En az kırk bin yaralımız oldu. Sahra hastanelerinde doktorlar günlerce uykusuz yaralılara hizmet veriyorlardı. Böyle bir hücum gününde tezkereciler hiç durmadan yaralı taşıyor, doktorlar sadece yaralıları sarabiliyorlardı. Hayatlarından ümit kesilenlerle fazla ilgilenmiyorlardı. Tam işin yoğun olduğu sırada, bir doktorun önüne gencecik bir vatan evladını yatırırlar. Bir ayağı kopmak üzere parça parça ve bağırsaklar dışarıdadır.. yapabilecek hiçbir şey yoktur! Doktor sıhhiyecilere “ kaldırın bunu” derken genç çocuk “ Baba!” diye seslenir. Bakar, kendi oğludur. Sarılır öper oğlunu, “ Bu benim oğlum! Gölge bir yere kaldırın” der. Masanın üzerine çoktan bir vatan evladı yatırılmıştır. Doktor onunla meşgul olmaya başlamıştır. Sırada daha pek çok Mehmet beklemektedir. Doktor ertesi gün oğluna bakma fırsatı bulabilir, ancak oğlu çoktan toprağın altına gömülmüştür.
        Alın şimdi steteskopu tam yüreğinizin üzerine koyun... Dinleyin! İyi dinleyin... Bu cennet vatanı evladımızdan daha çok sevebiliyor muyuz? Bu milletin tüm evlatlarına kendi evladımıza verdiğimiz değeri verebiliyor muyuz?
       Metrekareye 6.000 MERMİ...düşmüştü
       İnanılacak gibi değil!.. Değil mi?
       Bir metrekareye 6.000 mermi...
       Her bedende yaklaşık 3.000 mermilik yer bulmuştu.

28 Kasım 2008  00:24:42 - Okuma: (1226)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik