Yazı

BİR FİLM: MUSTAFA
BİR FİLM: MUSTAFA 

Ahmet Mocan

"Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dâhi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemal'in dehasına karşı elden ne gelirdi." Lloyd George / İngiltere Başbakanı 1922

 Can Dündar’ın senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı, 29 Ekim’de gösterime giren “Mustafa” filmini en sonunda ben de izledim. Filmle ilgili düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim.
 Öncelikle şunu söylemekte yarar var, filme büyük emek harcanmış. Anlatılanları beğenip beğenmemek herkesin kendi görüşüdür; ama filme harcanan emeği göz ardı etmemek gerekir. Neredeyse hiç oyuncu kullanılmadan, orijinal fotoğraflar, videolar ve animasyonlarla desteklenen filmin anlatımını ben beğendim.
 Filmin müzikleri Goran Bregoviç imzalı. Filme gitmeden önce tanıtımını izlerken müziklerden etkilenmiştim, filmde de fikrim değişmedi. Müzikler sahnelere uyumlu ve can alıcıydı. Ama öğrendim ki “Goran Bregoviç, sekiz yıldan beri yeni beste yapamıyor, zaten Mustafa’da kullanılan temalardan biri fena halde Arizona Dream kokuyor, öteki de Sezen Aksu’nun ‘Düğün ve Cenaze’ albümünde, üzerine Gül isimli şarkının okunduğu, zaten o şarkıya da yine Bregoviç’in eski bir ‘soundtrack’inden oturtulmuş bir ‘remake’.” (1)
 Filmin adının “Mustafa” olması çok eleştiri aldı. Can Dündar bu eleştirilere şu cevabı veriyor: “Niye Mustafa? Ben Küba'da bir mitingde insanları 'Fidel' diye bağırırken gördüm ve çok etkilendim. Bir halkın liderine 'Fidel' demesi, onu çok kendine yakın hissettiğinin göstergesi ve bu hakikaten hoş bir şey. Bizim de liderimize ismiyle hitap etmemiz, sanki daha yakın hissettirir diye düşündüm. Bunda 12 Eylül'ün de etkisi var. Atatürk adına öyle yanlışlar yapıldı ki yeni nesil için bir tanışma vesilesi olur diye düşündüm.” (2)
 Atatürk’e hayatında yalnızca annesi “Mustafa” diye sesleniyor; hepimizin bildiği gibi matematik öğretmeniyle arasında geçen diyalogdan sonra onun adı Mustafa Kemal. Turgut Özakman’a göre, “Mustafa Kemal Atatürk'ün adı, ortaokul birinci sınıftan itibaren resmen 'Mustafa Kemal'dir. Mustafa'lığı 13 yaşından beri yoktur. Onu Atatürk'ten koparabiliriz anlatırken ama Mustafa Kemal'i ikiye bölüp anlatmak, annesinin gözüyle görmeye çalışmak, bütün film o estetikte yapılsaydı ona da itiraz etmezdim.” (3)
 Aslında filmde “Mustafa” adı birkaç kez vurgulanıyor, en sonunda da Zübeyde Hanım’ın ölümü aktarıldıktan sonra şöyle diyor Can Dündar: “Artık ona Mustafa diyecek kimse kalmamıştı.” Şu da unutulmamalı Atatürk kendisi de Mustafa adını çok fazla kullanmıyor. Mektuplarını “Kemal” diye imzalıyor, imzasını daha sonra “K. Atatürk” diye atıyor. O, ne olursa olsun yalnızca “Mustafa” değil.
 Filmde Atatürk’ün askerî başarıları birer cümleyle geçiyor hep, Can Dündar burada zamanın darlığından yakınıyor, bu nedenle iki cümleyle geçmek zorunda kaldıklarından bahsediyor. Bu diğerlerine göre daha kabul edilebilir bir sebep.
 Mustafa Kemal, Samsun’a gitmeden önce vedalaşmak için Padişah Vahdettin’in huzuruna çıkar. Bu sahne, filmde Mustafa Kemal’in krokisini çizdiği plandan hareketle grafikleştirilerek anlatılmış. Bu sahnenin üç boyutlu anlatımını ben çok beğendim. Fakat orada şöyle bir diyalog geçiyor: Vahdettin Mustafa Kemal’e önündeki kitabı göstererek “Paşa paşa, bu tarih kitabıdır. Şimdiye kadar yaptıklarınla bu kitaba geçtin, şimdi de vatanı kurtarabilirsin.”diyor. Bu sahne hakkında yorumu yine Atatürk üzerine çalışmaları ve Şu Çılgın Türkler, Diriliş gibi kitaplarıyla tanıdığımız Turgut Özakman’a bırakmak gerekir diye düşünüyorum. “Vahdettin konusunu Atatürk anlatıyor. Bir üçüncü kişi görüp de Vahdettin Mustafa Kemal'e tarih kitabını gösterip de 'İşte siz bu tarihe geçtiniz' demiyor. Atatürk anlatıyor, o söylüyor bize ve sonra da yorumunu yapıyor. Bu cümle nasıl gereksiz, yanlış anlaşılmaya müsait, yani Vahdettin'in iç yüzünü anlatıyor. Onu söyledikten sonra Mustafa Kemal'in yorumunu söylememek hakikate çok büyük ihanet olur. Burada söyleyemeyeceğim kadar sert bir yorum. Onun vatanını sevmediğini, hanedanını ve tahtını koruduğunu ve sadece kendisi adına kullanmak istediğini vs. Atatürk'ün anılarında yazıyor. Bu böyle olur. Bir şey söylüyorsanız karşıtını da vereceksiniz.” (4)
 Mustafa Kemal toplumu o zor şartlarda bir arada tutacak gücün din olduğunu biliyor ve Meclis’in açılışını cumaya denk getirip, Meclis’i dualarla açıyor. Can Dündar’ın bu olaya yorumu “…dayandığı güçlerle sonradan hesaplaşacaktı…” şeklinde. Mustafa Kemal’in din ile sonradan herhangi bir hesaplaşması olduğunu düşünmüyorum, hesaplaştığı mollalar, yobazlardır.
 Filmde benim gözüme batanlardan bir tanesi de dış basından hareketle “Atatürk diktatördü” nitelemesinin yapılması. Atatürk, her yere heykellerini diktiren, astığı astık kestiği kestik, sadece kendi dediğini yaptıran birisi gibi gösterilmiş. Oysa başkomutanlık görevini bile üç aylığına Meclis’ten alan, bütün kararları Meclis’ten geçiren, kongrelerde alan, eline tebeşiri alıp halkına yeni harfleri öğreten bir kişi nasıl diktatör olur?
 Turgut Özakman burada toprak reformu örneğini veriyor ve şöyle diyor: “Üç kere toprak reformu için neredeyse yalvarıyor ama yapılmıyor. Meclisin fesih yetkisinin Cumhurbaşkanı'nda olmasını istiyor, 'Diktatörlük olur, hayır' diyorlar. Veto hakkını kullanmak istiyor, 'Hayır' diyorlar. Birinci Büyük Millet Meclisi'nde de, İkinci Büyük Millet Meclisi'nde de Ortaçağ galip gelmiştir. Atatürk keşke diktatör olsaydı da şu toprak reformunu getirip bizim köylümüzü çiftçi yapabilseydi.”
 Buna ek olarak şöyle bir anı da anlatılır: “1932... Tarih kongresi. Bir öğretmen gelir, elinde İtalyanca bir kitap. Paşam, ‘Bu kitapta size diktatör diyorlar, doğru mu?’ diye. O da ‘Çocuğum diktatör olsaydım, bana bu soruyu sorabilir miydin?’ der.
 Mustafa Kemal’in hilafeti kaldırma sebebinde “Çocukken Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını almıştı böylece.” diye bir cümle var. Buna katılmak mümkün değil. Sanki Atatürk’ün onca çabası, emeği, gerçekleştirdikleri bir intikam almak içinmiş gibi garip bir yorum yapılmış. Atatürk’ün din ile sorunu varmış gibi gösterilmiş.
 Oysa şunu bilenler Atatürk’ün dinine ne kadar bağlı olduğunu da anlarlar: “… Nevzat Yalçıntaş program sırasında Atatürk’le ilgili küçük bir anekdota yer vererek ‘Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi’ dedi.
 … Yalçıntaş’a ‘Hocam programda anlattığınız olayın ayrıntılarını söyleyebilir misiniz?’ diye sordum. 1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu’nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk’le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve “bilinmeyen Atatürk’ü” ortaya çıkarmakmış. Yalçıntaş, ‘Dışişlerinde Münir Bey vardı. (Soyadını hatırlayamadı) İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti’ diyerek anlatmaya başladı.
Sonra da sürdürdü: ‘Bir gün Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.’
Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: ‘Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.’”
 (5)
 Atatürk’ün içkisi, sigarası filmde fazlaca işlenmiş. Bunlar bilmediğimiz şeyler değil. Herkes biliyor ki Atatürk içki de sigara da kahve de içerdi. Ama şu da bilinir ki Atatürk, rahatsızlığı nedeniyle üçüncü kadehten sonra içki içemezdi. O, sofrasına gelenlerin, yanında rahat konuşamadıklarını, düşündüklerini anlatamadıklarını gördüğü için içki servisi yaptırır; içkiyle ve sohbetle rahatlayan insanların, düşüncelerini daha rahat açıklayacağını düşünürdü.
 Şuna da değinmek istiyorum. Atatürk, özellikle 1930’dan sonra emekliye ayrılmış, iyice yalnız kalmış, sıkılıp Çankaya Köşkü’nün bahçesinde gezinen, ağaçları seyreden, hiçbir şeyle ilgilenmeyen birisi gibi anlatılmış. Oysa 1930’dan sonra da devrimler devam etmiş ve Mustafa Kemal hiç boş durmamıştır. Örneğin, kadınlara belediye seçimlerinde (1930) ve genel seçimlerde (1934) seçme ve seçilme hakkı tanınması, Soyadı Kanunu (1934), efendi, bey, paşa gibi lakap ve unvanların kullanımının yasaklanması (1934),  Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1932), Dil Devrimi ve Güneş Dil Teorisinin benimsenmesi (1932-1938), Darülfünûn'un kapatılıp İstanbul Üniversitesi adıyla yeniden kurulması (1933) gibi çalışmalar devam etmiştir.  
 Atatürk’ün yalnızlığı olsa olsa zihnî yalnızlıktır. Çünkü o, çağının ve etrafındakilerin ilerisinde düşünen, her şeyi kafasında tasarlayan, kimsenin beklemediği devrimler gerçekleştiren bir liderin fikrî olarak yalnız olması zaten kaçınılmazdır. Çünkü yanında onun zekâsına yaklaşabilecek kimse yoktu ki…
 Son olarak keşke Atatürk’ün ölümünden sonra halkın gösterdiği tepkiler, naaşının İstanbul’dan Ankara’ya taşınması sırasında halkın gözyaşları da gösterilseydi. O zaman halkının onu yalnız bırakıp bırakmadığını daha iyi anlardık. Yazıyı Atatürk’le ilgili iki anıyla bitirmek istiyorum:
 Birinci anı Mîna Urgan’ın “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında da var:
 “Cenazeyi aile dostu bir avukatın Karaköy’de caddeye bakan bürosundan seyrettik. Büro yüksek kaldırımın tam altındaydı. Top arabası görününce ansızın şiddetli bir dolu yağıyormuşçasına (çıt çıt çıt) sesleri geldi oradan. Meğer eskiden basamaklı olan yüksek kaldırımda toplanan Yahudiler dinlerinin yas geleneğine uyarak giysilerinin düğmelerini aynı anda koparmışlar yere atmışlardı. Düşen düğmelerdi o dolu sesini çıkaran.” (6)
 “Diğer anıyı ise hangisi olduğunu hatırlayamadım, ama halkla ilişkilerin duayeni Betül Mardin bir TV’de anlatmıştı. Betül Mardin 1938’de okuluna her gün tramvayla gidip gelirmiş. Anlattığına göre tramvay Dolmabahçe önüne geldiğinde vatman aracı durdurur, hemen aşağı inip bir koşu Saray’ın kapısındaki nöbetçiye gider ve “Gazi bugün nasıl?” diye sorarmış.
Sonra da aldığı cevabı tramvay yolcularına aktarırmış. Eğer cevap “Ateşi biraz düştü, bugün daha iyi” şeklindeyse tramvaydan sevinç naraları ve alkışlar yükselirmiş. Yok eğer cevap “Ateşi çıktı, bugün pek iyi değil” olursa tramvaydakilerin çoğu hıçkırarak ağlamaya başlarmış.
İşte yalnız Atatürk buydu.” (7)
 
(1) Mine G. Kırıkkanat, Mustafa’yı İyi Bilenler, Vatan, 06.11.2008
(2) 32. Gün, Kanal D, 13.11.2008
(3) 32. Gün, Kanal D, 13.11.2008
(4) 32. Gün, Kanal D, 13.11.2008
(5) Can Ataklı, Atatürk Olmasaydı Bugün Hz. Muhammed’in Mezarı da Olmayacaktı, Vatan, 08.08.2008
(6) Can Ataklı, Al Sana Yalnız Atatürk, Vatan, 12.11.2008
(7) Can Ataklı, Al Sana Yalnız Atatürk, Vatan, 12.11.2008
 
Ahmet Mocan
 


18 Kasım 2008  00:35:19 - Okuma: (1162)  Yazdır




İstatistik