Yazı

Çanakkale Ruhunu Hissetmek –II-
Çanakkale Ruhunu Hissetmek –II- 

Ümran Songun

“Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.

Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.
Bu sonucu, 'Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
M. Kemal ATATÜRK (NUTUK)
Atatürk, Çanakkale muharebesinde: “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum” diyerek, bu sözüyle kendisinde ve savaşan ordusunda ölüm korkusunu ve manevi çöküntüyü yenmiştir. Karanlıklar içerisinde ne yapacağını bilmeyen bir millete, yaşama sırrının “ Milletin hâkimiyetine dayalı bağımsız bir Türk Devleti” kurmak olduğunu anlatan Atatürk, bu gücü Türk milletinde hissetmiş ve farkına vardığı bu olguyu hayata geçirmiştir. Vatan ve millet sevgisiyle, milletiyle el ele vererek milli birlik, iman ve irade gücüyle imkânsızlıklardan imkân ve mucizeler yaratarak tüm dünyaya milli birlik ve beraberliğin gücünü göstermiştir.
     Hala farkında olamadığımız nedir? 
      Bizler hiçbir şeyin farkına varmadan yaşıyoruz aslında. Tıpkı, yıllarca içimizde taşıdığımız kanımızın renginin kırmızı olduğunu bilip de hangi kan grubu ile yaşadığını bilmeden ölüp gittiğimiz gibi... Bir ömür birlikte yaşadığımız vücudumuzun bile farkında değiliz. Sadece onu giydirip örtmeyi, saçımızı tarayıp jölelemeyi biliyoruz. Organlarımız vücudumuzun neresindedir? Ne yapar işlevini nasıl sürdürür? Bizden neyi yapmamızı ya da yapmamamızı ister? Bilmeden yaşayıp gidiyoruz. Oysa her şey çözümüyle ve karmaşasıyla iç içe yaşıyor. Her şey gözlerimizin önünde… Bizler karmaşayı görüp çözümü fark edemiyoruz. Üzüm salkımının kalbe benzediğini fark ettiniz mi hiç. Üzüm çekirdeğinin her bir üzüm tanesine can verdiğini ve üzümün kalbe iyi gelip çekirdeklerinin hücrelerimizi beslediğini ve cevizin beynimize benzediğini hiç düşündük mü?
             Çanakkale’nin de vatanın bölünmez bir bütün olduğunun göstergesi olduğunu anlamak gerekiyor. Kürt’üyle, Türk’üyle, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Laz’ıyla, Yahudi’siyle... el ele omuz omuza bir mücadele verildi orada. Yaşları 15 ile 25 olan genç bir nüfusumuzu tükettik Çanakkale’de ki İstiklal Harbinde savaşan askerlerimizin yaşları 40 ın üzerindeydi. Deyim yerindeyse M. Akif Ersoy’ un şiirinde yazdığı gibi toprağı sıksan şehitler fışkıracak.   Öyle ki toprağa basmaya kıyamıyorsunuz, üzerlerine basmamak için de taşlardan döşenmiş patika yollar üzerinde yürüyorsunuz. Çünkü orada hep toplu mezarlar var. Pek az Mehmetçik tek parça olarak toprağa verilebilmiş. Hatta bir Anzak askeri Mehmetçiğimizin başını vücudundan ayırıp hatıra olsun diye memleketine götürmüş. 
         Atatürk’ün gençliğe hitabesini ve ne anlatmak istediğini çok daha iyi anlıyorsunuz orada.
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
Bu vatanın her karış toprağı kanla sulanmıştır. Ve her ne kadar zor ve bedbaht durumda olursak olalım, hiçbir şeye sahip olmasak da damarlarımızda akan kan bizim en büyük silahımız ve gücümüzdür. Bunu görmek ve o bilince varmak yeterlidir. Tıpkı Seyit Onbaşı gibi:
18 Mart 1918’ de müttefik gemileri Çanakkale Boğazını geçmek için saldırıya geçer. Denizden Rumeli Mecidiye Tabyası'nı bombalamaya başlar. Seyit Onbaşı kendine geldiğinde bütün arkadaşlarının parçalanmış cesetlerini görür. Tek başına kalmıştır ve üstelik yaralıdır. Bir şeyler yapmalı düşman gemilerini durdurmalıdır.
        Yattığı yerden kalkar. Top mermilerini kaldıracak olan vincin arızalı olduğunu gören Seyit Onbaşı kemikleri kütürdeyerek 215 kilo ağırlığındaki top mermisini sırtlanır ve top kundağına yerleştirir. Birinci atışı başarısızdır. İkinci kez mermiyi sırtlanır, atış yine başarısızdır. Üçüncü kez top mermisini top kundağına yerleştirir ve İngiliz gemisi Ocean’ ı dümeninden vurur. Rotası şaşan gemi akıntıda sürüklenmeye başlar ve mayınlara çarparak parçalanır. Seyit onbaşı savaş sona erdikten sonra köyüne döner. Devlet ona savaşta gösterdiği kahramanlıktan dolayı bir miktar para vermek ister fakat Seyit Onbaşı: “ Ben bunları para için yapmadım, her şey vatanım içindi.” der ve verilen parayı kabul etmez. Köyünde ormancılık ve kömürcülük işine devam eder.
Devam edecek...


15 Kasım 2008  00:35:25 - Okuma: (1743)  Yazdır




İstatistik