Yazı

İnadına Cumhuriyet Bayramı!
İnadına Cumhuriyet Bayramı! 

Etem Kutsigil

Bu gün Cumhuriyetimizin kuruluşunun 85. yıldönümü. Öncelikle bu büyük bayramın hepimize kutlu olamasını diliyorum....

Benim yaşımda olanlara, tv’lerde sık sık dînî bayramlar kastedilerek sorarlar, “Eski bayramlar nasıl olurdu?” diye. Ben de istedim ki, en büyük ulusal bayramımız olan Cumhuriyet Bayramı’ndan bahsedeyim.
1950-53 yılları arası Ankara’daydım. 70’lik yaşlılardan, 7 yaşındaki çocuklara kadar herkes büyük ve içten duygularla kutlardık Cumhuriyet bayramlarını. Daha sonra yaşadığım İzmir’de de aynı duygular egemendi. Bayram günü Kordonboyu sabahın erken saatlerinden itibaren dolmaya başlar, tören saatine kadar meydan tıklım tıklım olurdu. İnsanlar, gerçek bir neş’e içinde seyrederler, gururla alkışlarlardı törene katılanları. Bu kutlamalar aynı şevk ve heyecan içinde bütün gün ve gece sürerdi. O heyecan, son zamanlarda azala azala gittikçe söndü ve kutlamalar insanlara angarya gibi gelmeye başladı. İnsanların bir kısmı bu günü istirahat için bahane saydı, törene gitmedi. Gidenlerin bir bölümü de boş gözlerle etrafa bakınır oldular. Ne ruh kaldı, ne heyecan... Tezâhürâtı olmayan, takdir ifade edecek alkışı olmayan bir kuru kalabalık...
Bu ruhsuzluğun yarattığı boşluk, zamanla, meydanı boş zanneden zihniyetler tarafından doldurulmaya çalışıldı. Sınırlarımızın ötesinde, yurdumuzu parçalamayı düşünenler, küstahça sergiledikleri haritalarla doğrudan doğruya Cumhuriyetimizi dıştan zorlamaya kalktılar. 
İçerde de, Cumhuriyetimiz’in temel taşlarından olan ATATÜRK İLKELERİ, batıcı “mütareke aydınları (!)” ile, utanmasalar hilâfeti geri getirme hayâli içinde koşanların el ele vermesiyle, ilkeler sorgulanır hâle geldi. En yüce yargı divânı, şark kurnazlığı ve medrese zihniyetiyle eleştirilir oldu. CHP’nin değil, gerçekte Cumhuriyetimiz’in simgesi olan “ALTI OK”, iktidar partisinin yanı sıra muhalefet partilerince de, AB ve ABD’nin dayatmasıyla törpülenir oldu.
İktidara gelen parti, Türkiyemizin tek sorunu hâline getirilen 80x80 cm’lik bir bez parçası yüzünden, neredeyse memleket işlerini ikinci plâna attı. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları dahi bu partiyi inadından vazgeçiremedi, vazgeçiremeyecek de…
Yurdumuzun büyük zenginlik kaynakları âdetâ “icrâ yoluyla” satıldı. Türkiye çok büyük bir borç batağına saplandı. Halk kredi kartlarıyla tüketim ekonomisine yönlendirilirken, “AŞ EVLERİ”ne muhtaç hâle geldi.
Fuzûlî’nin, sanki bugünler için söylediği bir beyit vardır:
“DOST BÎ-PERVÂ FELEK BÎ-RAHM DEVRÂN BÎ-SÜKÛN
 DERD ÇOK HEM-DERD YOK, DÜŞMEN KAVÎ, TÂLİ' ZEBÛN!”
(Dost korkusuz, felek acımasız zaman karışık
Dert çok, dert ortağı yok düşman güçlü talih acınacak halde.)
Düşüncelerim beni bu noktaya getirince, çocukluk yıllarımdan kalma bir anı canlandı zihnimde. Yıl 1950. Annem ve ben büyük bir karamsarlıkla Ankara’nın Bahçelievler sokaklarını dolaşıyorduk. Annem birdenbire bana dönerek, “Atatürk’ün geçici kabrine gidiyoruz” dedi. Gittik, içeri girdik, geleneksel şekilde Fâtiha Sûresi’ni okuduktan sonra annem uzunca bir zaman ellerini Allah’a açtı. Gözyaşları bir pınar gibi akarken duasına devam etti. Çıktıktan sonra, duasının neden bu kadar uzun sürdüğünü sordum.
- “Allah’a şöyle dua ettim” dedi... “Allahım, yurdumuzun düşman çizmeleri altında ezildiği ve çaresizlik içinde kıvrandığı bir zamanda Atatürk’e öyle bir mücadele gücü verdin ki, yurdumuzu kurtarmakla kalmadı, bizi dünyanın en saygın devletleri arasına soktu. Allahım, ben de şimdi Atatürk’e verdiğin o İlâhî güce muhtacım. Ne olur yardımını benden esirgeme…”
Ne yazık ki, yurdumuz yine o günlere doğru gidiyor. O günlerde düşman topla tüfekle geliyordu. Köyleri yakıp yıkıyor, insanlarımızı öldürüyordu. Bu yüzden İstiklâl Savaşı’nın başlaması daha kolay olmuştur. Şimdiki düşman ise IMF’dir, dış borçtur, borsadır, ekonomimizin ve bankacılık sistemimizin yabancılaşmasıdır. 1924’ten 1954 yılına kadar ödediğimiz Osmanlı’nın borç yükü, bugün birkaç misliyle geri gelmiştir. Bu da, Türkiye Cumhuriyeti’nin, düşmanı görmeden, “sanal” bir düşmanla savaşması gerektiğini göstermektir. Bu savaş olmadığı takdirde, Türkiye Devleti git gide Osmanlılaşacaktır. Bu acı durumda bile parti yöneticiliğine soyunanlar (bildiğiniz pek çok nedenden dolayı sıfat yazamıyorum) el birliğiyle bir araya gelip çare aramaktansa, münâzaradaymış gibi lâf ebeliği yaparak halkı uyutuyorlar.
Vatan şâiri Nâmık Kemâl:
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara mâderini*” demiş;
Atatürk ise,
“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini*”  diyerek adaşına cevap vermiştir.
İşte şimdi tam bu noktadayız. Eminim ki öncelikle içimizdeki düşmanları birlik ve beraberlik içinde yenersek, Cumhuriyetimiz, eski günlerdeki gibi şanla şerefle nice bayramlar görecek ve benim kuşağım, Nâmık Kemâl’in şu beytini kendi mezar taşına yazdırmayacaktır:
“Ölürsem görmeden millette ümid ettiğim feyzi 
Yazılsın seng-i kabrime Vatan mahzûn, ben mahzûn.”
(Ölürsem görmeden millette ümit ettiğim ilerlemeyi.
Yazılsın mezar taşıma Vatan mahzun, ben mahzun.)
At iziyle it izinin karıştığı günümüzde, sevinç verici olayları da anmak gerekir. Geçen yıl koca koca meydanları hınca hınç dolduran Atatürk ve Cumhuriyet toplantıları (mitingleri) Sivil Toplum Kuruluşlarının gücünü ilgililere göstermiş olmalı ki, son aylarda benzer olaylara karşı, adeta önlem alınmaya çalışılmaktadır. Bana Cumhuriyetimizin geleceği için bana sevinç veriyor. Bu güven ve ümitle yineliyorum:
İşbirlikçilere, mütareke aydını, numaralı cumhuriyetçilere, Allah’ın ismini kullanarak memleketi soyanlara, gardrop Atatürkçüleri’ne, AB ve ABD kompradorlarına inat,
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!..
 
Etem Kutsigil “efestenhaberler.com”

(*) Mader =Anne



28 Ekim 2008  17:48:16 - Okuma: (617)  Yazdır




İstatistik