Yazı

Türkçe Öğretmenim Baha Öztürk
Türkçe Öğretmenim Baha Öztürk 

Etem Kutsigil

Sevgili okuyucularım, gazetelerden okuduğumuz, televizyonlardan izlediğimiz son olaylar, zihnimde beni yıllarca eskilere, mezunu olmakla her zaman övündüğüm İzmir Namık Kemal Lisesinde okuduğum yıllara götürdü.

Namık Kemal Lisesi deyince, binanın önce Kız Lisesi, sonra İzmir İkinci Erkek Lisesi olduğunu, 1940’lı yıllarda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Liseyi ziyaret edince, okulun baş müdür muavini İnönü’ye “Adını Liseye bağışlamasını” rica etmiş. İnönü de “İzmir Birinci Lisesi Atatürk Lisesi olursa, bence sakıncası yok.” demiş. Ve lisenin adı, İnönü Lisesi olmuş. Ne güzel bir marşı varmış lisemizin.
“Dağ deniz renk verdi gençliğimize/
Tunçlaşan kalbimiz îmanla dolu /
Bilgiye koşarız nur ocağından /
İnönü Lisesi ülkünün yolu.”
Kadere bakın ki, İsmet İnönü’den liseye adını bağışlamasını rica eden o müdür yardımcısı, 1950’den sonra Demokrat Parti’den milletvekili olmuş. Ve TBMM’de “İsmet İnönü yurt dışına sürülsün” diye önerge vermiş... Ne yazık ki Cennet vatanımızda kimileri buna siyaset diyorlar! Aklımız fikrimiz hep, kin ve intikam.! Galiba 1952’de lisemizin adı, bu dafa Demokrat Parti tarafından değişmiş ve Namık Kemal Lisesi olmuş. Namık Kemal ile İzmir arasında ne gibi bir bağıntı kurulmuşsa... İsmet İnönü en azından İzmir’de  doğmuştu.
1950’li yıllarda Namık Kemal Lisesinde okumuş olanlar kimya dersi öğretmenimiz KAPLAN KADIN’ı yani Belkıs Irmak Hanımefendiyi mutlaka tanımışlardır. O, yazılı sınavlarda soruları sorar, öğretmen kürsüsüne oturur ve başka şeylerle meşgul olurdu. Kopya çekme ihtimalimize karşı da, Atatürk’ün resmini gösterir, “Ondan utanmayan kopya çekebilir.” derdi. Demokrat Parti’nin, okulun adını değiştirmesinden sonraki en azılı dönemlerinde bile, yakasından “İnönü Lisesi” rozetini çıkarmadı.
Yıl 1953. Namık Kemal Lisesi’nin ortaokul kısmına yeni kaydolduğum ve Müdür Yardımcısı olarak Baha Öztürk’ü tanıdığım yıl.
Baha beyin Türkçe derslermize girmesi daha sonraki yıllara rastlar. Bizim derslerimize girdiği günlerde onun her dersi, bir arkadaşımızın okuduğu Atatürk’ün bir vecizesiyle (özdeyişiyle) başlardı. Öğrenci bu vecizeyi açıklar ve yorumlardı. Sonra yorumlama sırası bize gelirdi. Baha Bey, açıklamalar yapar, yanlışlarımızı düzeltir, eksiklerimizi tamamlardı. Bu süre 15 dakikayla sınırlandırılırdı. Ders konusu bundan sonra başlardı. Bu onbeşer dakikalar, bize fikrimizi açıklama, hitabet kabiliyetimizi arttırma ve en önemlisi Atatürk’ü anlama ve yorumlama alışkanlığı kazandırırdı..
Öğretmen olduktan sonra İzmir’e geldiğimde, onu ailemle evinde ziyarete gider, anılarını dinler, tecrübelerinden yararlanırdım. O sırada emekli öğretmen olan sayın eşi, bizleri ağırlardı.
Son günlerin siyasal olayları, bana bu ziyaretlerimin birinde, onun anlattığı bir anısını hatırlattı. Yıl 1951 veya 1952. Demokrat Parti’nin, Atatürk ilke ve inkılâplarının (Biz onlara kısaca ve mertçe “Atatürk Devrimleri” derdik) törpülenmeye başladığı yıllar... Baha Bey bir gün sınıfta, Atatürk’ten bahsederken, “Atatürk, Türk Milletini kurtarıp yüceltmek için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir Türk Evliyasıdır” demiş. Öğrecilerden birisi de bu cümleyi bir vesileyle evinde tekrarlamış. Çocuğun babası yememiş, içmemiş, Baha Beyi “kutsal dinî değerlerimize hakaret ediyor” diye Milli Eğitim Bakanlığına şikâyet etmiş. Bakanlık da, zaman geçirmeden, hemen gerekli incelemeyi yapması için, bir müfettiş göndermiş. Yer lisemizin müdür odası. Müfettiş, müdürün sandalyesinde oturuyor. Karşısında da, ifade vermesi için oturtulan Baha Bey... Bundan sonrasını onun ağzından dinleyelim:
“Oturduktan sonra gözüm, duvardaki Atatürk’ün resmine takıldı. Kendi kendime ‘Seni sevmemin ve yaptıklarını anlatmamın, bir soruşturma konusu olacağı, aklına gelir miydi Atam?’ dedim ve gözlerimden iki damla yaş yanaklarımdan kaydı... kaydı... Müfettiş bunu farkettiğinde dostça gülümseyerek bana döndü ve ‘Hocam hiç endişe etmeyin. Ben de bütün kalbimle sizin fikrinize katılıyorum. Ve emin olunuz ki, burada sadece verilen bir görevi yapmak, bir formaliteyi yerine getirmek için bulunuyorum.’ dediğinde en az yalnız olmadığımı anlayarak rahatladım.”
Sayın öğretmenim, sevgili meslekdaş ağabeyim; şimdi de ben size soru sorabilir miyim?:
“Dünün çoluk çocuğu, dünün isyancısının torunu, bağrımıza vatandaş diye bastığımız ermeni asıllı yurtdaşımız, kapı kadar üniversite diplomaları olup üniversitede yalnız vatan hainliği tahsili yapanlar ve daha niceleri... niceleri... Bunlara mı kalmış Atatürk’ü eleştirmek. Bu Allah’ın yalnızca bakan, fakat gördüğünü algılayamayan körlerine. Bunları da mı görecektik... Yazıklar olsun!     


11 Temmuz 2008  17:38:35 - Okuma: (999)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik