Yazı

Uyan Ey Türk İnsanı Uyan
Uyan Ey Türk İnsanı Uyan 

Özcan Nevres

Kız on dört yaşına gelmiş ama sofrasında hiçbir zaman doğru dürüst bir yemek görmemiş. Günlüğüne yanlışlıkla geldim bu dünyaya ama yaşamaya mecburum diye de yazmış.

Bir gün babasına sormuş. Biz ne zaman sofraya oturduğumuzda ekmeği, yemeği ve salatayı bir arada göreceğiz diye. Babası boynunu bükmüş ve yanıt verememiş. Zira o işsizdi. Hani şu sayıları yüzde on dördü bulan talihsizlerin takımından. Baba Hikmet S. Kızına bu sorunun yanıtını veremediği için oldukça üzgün ama üzüntüsünü kızına göstermemek için gözyaşlarını içine atıyor.
Sercan S. Nin bu yoksulluk yaşamı feci bir trafik kazasında son buluyor. Onun varlığından ve çektiği sefaletten haberi bile olmayan, yaşama tutunabilmek için organ nakli bekleyen, altı hasta genç kızın taze bedeninden alınan organlarla yaşam savaşını kazanıyorlar. Vay gidene deriz bu gibi durumlarda. Giden Allahın sevgili kuluymuş ki organları altı ayrı bedende varlığını sürdürecektir. Bu genç kızın organlarıyla hayat bulanlar inşallah vefa borcunu ödemek için yardımlarıyla o çaresiz babanın acısını bir nebze de olsa dindirebilsinler.
Bu yetmiş beş milyon insanın yaşadığı koca Türkiye’de bu kızın ailesi gibi kaç milyon aile vardır. Ne yazık ki neredeyse tamamı yoksulluklarını kader olarak algılamaktadırlar. Oysa yoksulluk yazgı değildir. Yoksulluk ülkeyi iyi yönetmeyi beceremeyen yöneticilerin eseridir. Özellikle bu son dönemde yöneticiler hızla artan yoksulluğa karşı köklü tedbirler alacaklarına erzak dağıtarak göz boyayarak günü kurtarmaya çalışmaktadırlar. O erzakları alan yoksullar çok sevinmektedirler. Zira aldıkları her yardımın çocuklarının geleceğinden çalındığını bilememektedirler. Bir düşünseler o erzak yardımlarına ve iftar çadırlarına harcanılan paralarla kaç fabrika inşa edilir. Kaç tarım alanına hayat verilir. Sefaletin kökü yardım poşetleriyle, üç beş torba kömürle ve iftar çadırlarıyla kazınılamaz. Ancak doğru yere yapılan yatırımlarla kazınılır.
                                          ***
On yedi nisan günü Köy enstitülerinin kuruluş yıl dönümüdür. Yukarıda sözünü ettiğim sefaletin nedeni Köy enstitülerinin kapatılmasına neden olan zihniyettir. Bin dokuz yüz kırkta kurulmaya başlayan köy enstitülerinde yirmi bin öğretmen ve sağlık memuru yetiştirilmişti. Bin dokuz yüz kırk altı yılına kadar geçen altı yıl Köy enstitülerinin en başarılı olduğu yıllardır. Bin dokuz yüz kırk beşte kurulan Demokrat Partinin ülke yönetimi için hiçbir programı olmadığından politikasını yalanlar ve çamur atmalar üzerine kurmuştu. Bu nedenle aydınlanmanın meşalesi olan Köy enstitülerine karşı en çirkin iftiraları reva görmüşlerdi. Bir parti ki ucuzluk vaat ederken kaynak göstermeden mangalda kül bırakmıyordu. Milletvekili adayları ceplerinden çıkardıkları sigara paketlerini dinleyenlere göstererek bir paket sigarayı yirmi kuruşa size içiriyorlar. Oysa biz iktidara geldiğimizde bu sigarayı size beş kuruşa içireceğiz. İpe sapa gelmez vaatler kısa zamanda unutulmuş, bir paket sigarayı beş kuruşa içirmeyi vaat edenler paketteki sigaraların bir tekini beş kuruşa içirmeyi başarmışlardı. Dini siyasete alet etmek yasaktı ve suçtu ama ezanı tekrar Arapçaya çevirmekle arzuladıkları karanlık Türkiye’ye ilk adımları atmışlardı. Ülke insanlarını Aydınlığa çıkaracak olan okullardır. Oysa onlar halkı kuran kurslarına ve imam hatip okullarına yönlendirdiler. Bu yönlendirmeler sonucunda bin dokuz yüz elli dört yılında Köy enstitülerinin kapatılmasını başardılar. Yalnızca Köy enstitülerini mi kapattırdılar? Aydınlanmanın ikinci ayağı Halk evleriydi. Açmış olduğu kurslarla nice sanatkârın yetiştirilmesinde etken olmuştu. Nice musikişinas Halk evlerinde yetişmişlerdi. Onu da kapattılar.
Eğer Köy enstitüleri ile Halk evleri kapatılmamış olsaydı bu gün gerçek anlamda çağdaş ve gelir düzeyi yüksek bir ülkede yaşıyor olurduk. Bu günkü işsizlik ve neden olduğu sefalet yaşanmazdı.
Özcan Nevres www.ozcannevres.com


20 Mayıs 2008  23:13:33 - Okuma: (753)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik