Yazı

İnatlaşma ve Dargınlıkların Siyasetimizdeki Sonuçları
İnatlaşma ve Dargınlıkların Siyasetimizdeki Sonuçları 

Etem Kutsigil

İnatlaşma ve Dargınlıkların Siyasetimizdeki Sonuçları

Osmanlı İmparatorluğunu ve Türkiye Cumhuriyeti tarihini de içeren son yüz yılın siyasî tarihine baktığımızda, siyasî parti liderlerinin arasındaki rekabetin ve bunun doğurduğu inatlaşmanın, dargınlıkların, hatta ağız kavgaları ile çatışmaların, ne kadar kötü örnekler sergileyip, ne kötü sonuçlar doğurduğunu sık sık görüyoruz.
Atatürk döneminde başlayan ve çok partili hayata geçtikten sonra alevlenen İsmet İnönü - Celal Bayar, İsmet İnönü - Adnan Menderes, İsmet İnönü - Süleyman Demirel, Bülent Ecevit - Süleyman Demirel, arasındaki inatlaşma ve çatışmalarla, 12 Eylül’den sonra, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmayan “Özal, Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş dönemleri... Bunlar ilk etepta akla gelenler.
Şimdi de R.T.Erdoğan-D. Baykal tartışma dönemini görüyoruz.
Diyeceksiniz ki, “İktidardaki partiyle muhalefetteki partilerin çatışmaları Normal değil mi?
...Bir yerde okumuştum. İngiltere’de bir partinin lideri halka, propaganda konuşmasında şöyle sesleniyordu.
“Biz diğer partilerin kötü şeyler yapacağını iddia etmiyoruz. Bizim iddiamız, bizi iktidara getirdiğinizde, daha iyi şeyler yapacağımızdır.”
Partilerimiz ve parti liderlerimiz arasında görmeyi arzu ettiğimiz siyasî nezaketin, mahalle kahvesi ve Kasımpaşa ağzı konuşmalarını andıran tartışmalardan kurtulup, bu düzeye gelmesidir.
 
GELMEZSE NE OLUR?
“İmam o....a cemaat s.....r ” diye özetleyebileceğim, atasözümüzü bilirsiniz. Liderlerin birbirlerine karşı davranışları, hitap düzeyleri ve saygısı, derece derece aşağılara iner ve bu davranışlar, partililer arasında tartışma, kavga, hatta adam öldürme olarak sergilenir.(Bu filmi 12 Eylül öncesini hatırlayanlar çok defa seyretmişlerdir.)
Bu yüzden, en iyi yol, her iki tarafın da kışkırtıcı beyanlardan kaçınması ve diğerinin eleştirilerine tahammül edebilmesidir. Dikensiz gül bahçesi olmayacağı gibi, muhalefetsiz iktidar da olmaz, olmamalıdır da!
 
GÜNÜMÜZDEKİ DURUM NE?
Cumhuriyet tarihimizde ilk defa, berbat bir seçim kanunu yürürlükte iken ve ABD Başkanının milletvekili bile değilken R.T. Erdoğan’ı kabul etmesinden başlayıp, baştan aşağı görülmemiş tuhaflıklarla dolu acayip bir seçimden sonra, AKP tek parti iktidarı olarak iktidara geldi.             
Daha ilk günden, gerek seçime katılan seçmen sayısıyla, kazanılan milletvekilliği sayısının oranı, gerekse oy vermeye gitmeyen, veya bilerek geçersiz oy kullanan seçmenlerin oranı, (bir zamanlar galiba Çetin Altan’ın deyimiyle “Parlamento dışı muhalefet”) tartışma konusu oldu. Ve bu oranlar o günden beri AKP’nin adeta başına bela oldu. Oysa ki onun bu iki konuda hatası yoktur.
Büyük bir çoğunlukla iktidar olan AKP!nin, ikinci şansızlığı, AKP nin, dört yıl sonra Cumhurbaşkanlığı seçimini yapmak zorunda kalışıdır. Eğri oturup doğru konuşalım. Her partinin ağzını sulandırmaz mı bu milletvekili sayısıyla iktidara gelip, devletin temel dayanakları olan, Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinden iki tanesine sahip olmak?
 
SİZ AKP LİDERLERİ; Diğer partilerin sizden uzak durması, kabul ediniz ki, seçim öncesinde olsun, seçim sonrasında olsun söylediğiniz sözler ve davranışlarınızla, diğer partilerle temel bazda farklı, başka bir parti olduğunuzu ortaya koydunuz.. İktidara gelince “Değiştik” dediniz, fakat değişmediniz. Antipati kazanmanızın sebebi sizin Atatürk ilke ve devrimlerine karşı oluşunuzdan kaynaklanıyor. Pek çoğunuz bu ilkelere karşı olduğunuz halde, Mecliste yemin ederken “İlkelerden ayrılmamaya ve onları korumaya and içmeniz” bir tezat değil miydi? Bu durum, “takıyye” yaptığınızı ortaya koydu. Halkın size olan güveni azaldı.
Ve zaman döndü dolaştı, Cumhurbaşkanlığı seçimini yapma zamanı, sizin iktidarda olduğunuz döneme düştü. Nasıl bir zamanda? TBMM’nde ezici çoğunluğunuzun bulunduğu, Meclisin, sizin hesabınıza  dikensiz gül bahçesi olduğu bir zamanda. Önce zevkten ellerinizi ovuşturmaya başladınız. Zira en büyük makam da elinize geçecekti.
Büyük Roma İmparatorluğu’nun “Triumvirlik” diye adlandırılan bir dönemi vardır. Devletin üç yöneticiyle yönetildiği bir dönemdir bu.
Şans bu defa iktidarınıza gülecek, ve tarih sizde tekerrür edecekti. (tekrarlanacak) Böylece en üsteki üç idarî makamda da partinizin üç egemen kişisi yönetimi ele alacaktı. Bu durum her iktidara nasip olmazdı.
 
PARTİ BAŞKANLIĞI İLE DEVLET ADAMLIĞININ FARKI
İşte “Devlet Adamlığı” ile “Taşra Politikacılığı” nın farkı burada kendisini belli etmeliydi.
 
Genel seçime katılan seçmenlerin oranı belli, seçimde geçerli oy veren kaç seçmenin oyuyla geldiğiniz belli.
 
 Kaldı ki, iktidarınıza verilen kredi, yaptığınız yanlış işlerle bu kadar azalmışken, ve genel seçime birkaç ay varken, ulusal bir mütabakatı gözardı ederek, adeta milletin inadına, kendi partinizin adayını seçmeye kalkmanız şık olmadı.
Menderes – İsmet Paşa rekabeti ve çatışması, 27 Mayıs 1960 darbesini, Demirel-Ecevit çatışmaları, önce 12. Mart.1971 Muhtırasını, daha sonra da 12. Eylül.1980 Askerî darbesini getirdi.
Sizin de son günlerde uyguladığınız “Makyavel Siyaseti” ve “Hile-i şerriye” taktikleri, memleketi yine Muhtıra benzeri hadiselerle baş başa bıraktı.
 
NE YAPILMALIYDI?
Yazdığım bu özellikleri göz önüne alınarak, mecliste temsil edilen parti temsilcilerini bir araya getirilerek, Cumhurbaşkanı olma özelliklerini taşıyan, meclis dışından üç aday tesbit etseydiniz. Ve bu seferlik de Cumhurbaşkanını Milletvekillerimize bu yöntemle seçtirseydiniz neyiniz eksilirdi ?
Hiç bir şeyiniz eksilmezdi. Aksine, sizin prestijiniz artardı. Meclis de olaysız, polemiksiz bir milli mütabakatla Cumhurbaşkanımızı seçerdi.
Devlet adamlığınızın değeri, işte o zaman misliyle arardı.
 
NE YAPILDI.
Genel Kurmay Başkanımız Ordumuzun “Atatürk ilke ve devrimlerinin” bekçisi olduğunu ilk turdan önce açık açık beyan etti. Bu aynı zamanda kabul edecekleri kişinin özelliklerini de tanımlıyordu. “SÖZDE DEĞİL, ÖZDE BAĞLI OLAN VE BUNU SÖYLEM VE DAVRANIŞLARIYLA DA GÖSTEREN” bir kişi olmalıydı.
Bu sözlere karşılık adaylığa kim atandı? Çeşitli suçlardan sanık olarak yargılanacağı günü bekleyen, başka partideyken söylediklerinin tersini birkaç yıl sonra savunabilen, Sayın Kâmuran İnan’ın “Dış itibarımızı yerlere düşüren, en kötü Dış İşleri Bakanı” olarak nitelendirdiği bir kişi.
Şaibeli bir ilk turdan sonra seçim Anayasa Mahkemesine intikal etti. Bu aşamada Ordu bir oldu bittiye meydan vermemek ve iyice anlaşılsın diye, bu kez daha belirgin bir şekilde görüşünü açıkladı.
Erken mi açıkladı? Tartışılabilir.
 
İktidar cephesine bakınca ne görüyoruz?
“Demokrasi tramvaya benzer, hengi durakta inmek istersem, orada inerim.” Diyen birileri, şimdi demokrasi savunucusu oldular.
Kişilere, olaylara göre yasa çıkaranlar, şimdi yasalara sığınıyorlar. 
 
OYSA Kİ NE GÖRÜYORUZ?
“Abdullah Gül adaylıktan çekilmeyeceğini söyledi.” Manşetli haberler boy boy... Anlaşılıyorki, inatlaşacaklar.... Zaten her seferinde böyle olmadı mı? Siviller arabayı devirir, düzeltip yola koyma görevi askerlere düşer.
Demek ki halâ inatlaştırma, halâ halkı kamplara bölmekten vazgeçmemeye devam öyle mi? 
Bu tavır, “Hodri meydan !” veya “İnceldiği yerden kosun.”, hatta “Benden sonra tufan.” Tavrıdır. Allah vere de “Atlarla katırların tepişmesinden, eşekler...” zararlı çıkmasın.
 
Yalnız şu akıldan çıkmasın ki;
 
CUMHURİYETİMİZİN TEMEL DEĞERLERİ OLAN ATATÜRK İLKELERİNDEN VAZGEÇMİYORUZ, VAZGEÇMEYECEĞİZ.


30 Nisan 2007  23:39:26 - Okuma: (733)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik