Yazı

I LIKE NEUSTADT
I LIKE NEUSTADT 

Ümran Songun

Neustadt’ı sevdim.

Çünkü orada insana verilen bir değer vardı. Neustadt’ı sevdim. Çünkü orada insanlar çok cana yakındı. Neustadt’ı sevdim. Çünkü orada bir düzen, bir itina, dürüstlük, disiplin, çalışan ve üreten insanlar, harika bir doğa ve yaşamı kolaylaştıran her şey vardı.
         Tüm bunları gerçekleştiren ve yaşadıkları ortamı cennete çeviren, sahip oldukları bütün değerlere sahip çıkan Neustadt halkına teşekkür ediyorum.
        Zuhal Fitness Cimnastik Spor Kulübü yönetimi ve cimnastikçileri olarak bizlere unutamayacağımız günler yaşattıkları için sevgili Prof. Dr. Seyhan Hasırcı ve eşi, bizleri bir an olsun yalnız bırakmayan ve her türlü kahrımızı çeken ve aynı zamanda trambolin hocamız canım Susi “Susanne” Prokasky (seni seviyorum), arabasıyla yılmadan yorulmadan bizleri istediğimiz yere taşıyan, dil arkadaşım aerobik hocamız Silvia Hendrick, yine harika yemekleri ve keklerini unutamayacağımız Aerobik hocamız Agnes Wolg, güzel kızlarımız Amira, Lucıa, Bea, Katia, Daniela, Sarah, Diana, Lisa, Angelika, Stafanie, Nadine, Julied. Sevgili Murat Akyayla ve eşi, İsmail Çelik. Halk oyunları gösterileri ile bizleri ülkemize yakın hissettiren hocamız Ayşegül Hanım ve Ali İhsan Bey hepinize ne kadar teşekkür etsek azdır.
Ayşegül Hanım, gala gecesinde söylemiş olduğunuz sözleri unutmadım.
         “–Sizler, Selçuk’a gelen TSG Alman cimnastik Gurubuna nasıl bir ev sahipliği yaptınız bilemiyorum ama Selçuk ziyaretinden sonra Neustadt’da Almanların Türklere bakış açısı değişti. Onlarla daha iyi kaynaştık ve burada herkes bunu konuşuyor. Neustadt’da bizlerinde hayatlarını kolaylaştırdığınız için sizlere çok ama çok teşekkür ederiz.”
         Bu sözleriniz karşısında çok duygulanmıştım. Çünkü arada kalmış insanların çok zor şartlarda yaşadıklarını tahmin edebiliyorum. Ne tam bir Alman ne de Türk olabiliyorsunuz. Ne var ki din, dil, ırk ayrımı yapmadan insan olduğumuzu bilmek ve insanca yaşamak hepimizin hakkı. Hepimiz eşit şartlarda dünyaya gelmiyoruz belki ama dünyaya geliş aşamamız ve nedenimiz hep aynı, bu dünyadan giderken olduğu gibi. Önemli olan tek şey var. Yaşadığımız sürece yaptıklarımız ve arkamızda bıraktıklarımızdır.
        17 Nisan sabahı Selçuk Belediyesinin bize tahsis etmiş olduğu araçla hava limanına doğru yola çıktık. Bu arada bizlere destek olan Sayın Belediye Başkanımız H. Vefa Ülgür’e en derin sevgi ve selamlarımızı gönderiyoruz. Selçuk Kaymakamı Aziz İnci’ye de teşviklerinden dolayı teşekkür ediyor Neustadt’dan bizzat kendilerine gönderilen sevgi ve selamları da buradan iletiyorum. Teşekkürler...
         İçimiz heyecanlı, kıpır kıpır ve biraz da nasıl karşılanacağımıza dair merak var yüreklerimizde. Frankfurt Hava Limanında sıcak bir hava ile karşılaşmamız gönüllerimizi okşuyor. Sevgili Murat, Susi ve Amira ile kucaklaşıyoruz. Bizleri hava limanından alıp kalacağımız yere götürüyorlar. Yol boyunca gördüklerimiz karşısında şaşırıyoruz. Her yer cennet kadar yeşil, toprağın rengi görünmüyor. Geçtiğimiz alanlarda sanayiden çok tarım yapıldığını görüyoruz. Tarlalar sürülmüş, belirli düzen ve itinayla ekilmiş. İnsanlar toprağa eğilmiş çalışıyor, tıpkı günebakan gibi.
         Kalacağımız yer bir kilise ama yurt olarak kullanılıyor. Yanılmıyorsam 1840 yıllarına ait harika bir yapı. Ortalık mis gibi çiçek kokularına bulanmış. Ağaçlar, çiçekler sanırsınız ki cennetten bir köşe. Gece karanlıkta şakıyan kuşları ilk defa orada duydum ben. Gülen yüzlü sempatik altmış yaşlarında bir rahibe ve Prof. Dr. Seyhan Bey karşılıyor bizi. Aç olduğumuz düşünülerek, çeşit çeşit kekler ve içecekler hazırlanmış bizim için. Mis kokulu kekler daha çok acıktırıyor bizleri, iştahla oturuyoruz masalara. Tatlı bir sohbet havası ve içilen çaylar kahvelerden sonra odalarımıza yerleştiriliyoruz.
        Aşağı indiğimizde alıştığımızdan farklı bir akşam yemeği ile karşılaşıyoruz. Herkes birbirinin yüzüne bakıyor. Bildiğimiz sebzeler farklı şekillerde karşımıza çıkıyor, bilmediklerimizse biraz aklımızı karıştırıyor. Alışmadığımız bir tat damaklarımızda dolaşırken o farkla da mutluyuz biz.
        Sabah tertemiz bir havayla uyanmak insanı zinde kılıyor. Camı açıyorum hemen içeriye dolan mis gibi temiz hava adeta ciğerlerimi temizliyor. Kuşlar cıvıldaşıyor, ağaçlar rengârenk çiçekte, bütün doğal renkler birbirine karışmış. Bahçeye dikilmiş rengârenk çiçeklerin altında insanlar çalışıyor, belli ki çiçeklerin toprağını havalandırıyorlar. Güzel bir kahvaltının ardından 9:15’te bizleri almaya geliyorlar. Arabalara binip TSG Neustadt 1846 Kulübünün spor salonuna gidiyoruz. Kocaman eski ama bakımlı bir yapının bahçesinde duruyor araçlar. Kocaman bir kapıdan salona giriyoruz. Büyükçe bir salon, giriş kapısının sağında yüksekçe bir sahne ve duvar boyunca yapılmış yağlı boya Neustadt’ın resmi var. Çok güzel yapılmış ve ilgimi çekiyor. Giriş kapısının solunda duvara bitişik oturmak için yapılmış ahşap uzunca tabureler ve pek çok kapı var. Kenara toplanmış yer minderleri, pilates topları, kasalar... İlk bakışta büyük ama malzemesiz, boş bir salon izlenimi veriyor. Birden aklıma malzemelerle tıka basa dolu küçük salonumuz geliyor. Bizim salonumuz daha bir zengin görünüyor gözüme. Tabi içini özümsemeden görüntüye aldanmamak gerekiyor. Birlikte yapılan pilates ve aerobik cimnastiğin ardından öğle yemeği için salonun bir kapısından çıkıp ahşap merdivenlerden aşağı iniyoruz. Sanki başka bir dünya var cimnastik salonunun alt katında. Merakla bize gösterilen yoldan ilerliyoruz. Merdivenlerden indiğimiz yeri sığınak olarak da kullanmak mümkün. Bir ofis, tuvaletler, duş yerleri, bir mutfak, büyükçe bir yemek salonu, yemek masaları, sandalyeler, köşede kocaman bir LCD tv, müzik seti, bar konumunda bir banko... Duvarda boydan boya bir pankart: sarı zemin üzerine -TSG NEUSTADT 1846- 160 JAHRE yazıyor. Gerçi bu sene 161 yıl olmuş. Yani kulüp 1846 yılında kurulmuş ve insanlar bu kulübü 161 yıldır yaşatıyorlar. Bence bunun üzerinde çok düşünülmesi gerekiyor. 160 yıl bir şeye sahip çıkmak, onu yaşatmak, devamını sağlamak kaç nesil ister sizce? 
        Yemekler salonun mutfağında hazırlanıyor, Silvia (aerobik hocası), Susi (trombolin hocası), Agnes (aerobik hocası) kolları sıvamış bizlere yemek hazırlıyorlar. Aerobikçi kızlar da yardım ediyor, masaları hazırlıyorlar. (Acaba bizim hocalarımız bu tevazuyu gösterirler miydi?) Büyükçe cam kaselerin içerisindeki büyük parçalar halinde elle koparılarak hazırlanmış marul salatası üzerindeki sos ile harika olmuş. Ve yanında bir tabak dolusu kıymalı, domates soslu sapagetti. Yemekten sonra ise meyvenin her çeşidi... Herkes kirlettiği tabakları, kullandıkları çatal kaşıkları mutfağa kendisi bırakıyor. Mutfakta hocalar ve cimnastikçi kızlar bulaşıkları yıkayıp kurulayıp yerlerine yerleştiriyorlar. Dağılmış sandalyeler masaların altına düzenli itiliyor, masalar düzeltiliyor. Ortalık derlenip toplanıp siliniyor. Ekip halinde, programlanarak yapılan iş daha çabuk bitiyor ve herkese birey olarak daha fazla zaman kalıyor.
          Tekrar salona dönüyoruz. Salonda da bir mutfak dikkatimi çekiyor. Büyük otellerdeki vitamin barı anımsatıyor bana. Mutfağın önünde bir masaya birkaç şişe mineral Wather diyorlar yani soda koymuşlar. Yine kocamanca bir meyve tabağına meyve doldurmuşlar. Sporcular ağızları kuruduğu taktirde bu içeceklerden içip meyvelerden yiyorlar. Ve su yerine meyveli, sade soda tüketiyorlar. Ortama alıştık rahatladık ya salonda gezinip orayı burayı inceliyoruz.
       Çalışmadan sonra kısa bir şehir turuna çıkıyoruz. 1200 lü yıllara ait binalarla karşılaşıyoruz. Binalar birbirine benziyor. Çatı katlarına bayıldım. Evlerin çatıları güvercinlikler vasıtası ile kaldırılıp en ücra yerlerine kadar kullanıma açılmış. Pencereler boyutları küçük, farklı şekillerde tül perdelerle süslenmiş. Pencere önleri çiçekler, değişik saksılar ve aksesuarlarla çok sempatik ve sevimli hale getirilmiş. Evlerini kendilerine rahat birer yaşam alanı haline getirmişler. Yollar tertemiz. Arabalar ve yayalar trafik akışını asla engellemiyorlar. Öncelik yayaların. Adımını yola attığın an bütün arabalar duruyor. Kaldırımlar dikkatimi çekiyor. Bizim kaldırımlar kadar yüksek değil, neredeyse yolla beraber ve kocaman taş saksılarla da yoldan ayrılmamış. Kaldırımların bir kısmı kalınca beyaz bir çizgi ile çizilip araçların park yapabileceği konuma getirilmiş. Arabalar kaldırımın çizilen bölümüne bir de yolun bir kısmına park etmişler. Böylece yayalara kaldırımda yürüyecek alan kalmış ve araçların seyri için de yol daha geniş tutulmuş. Yeri gelmişken Prf.Dr Seyhan Bey ile bir konuşmamızda bana: “ ‘Gelişim’ adlı bir sempozyuma katılmıştım. Orada sordular gelişim nedir, bunu nereden anlarsınız? Soruyu yanıtlayan kişi. “Yolun kaldırımdan yüksekliğidir.” dedi.” Demişti.

              Devam edecek...



30 Nisan 2007  00:56:48 - Okuma: (1302)  Yazdır




İstatistik