Yazı

Sevgili okuyucularım;
Sevgili okuyucularım; 

Etem Kutsigil

Sevgili okuyucularım;

İNGİLTERE KIRALİÇESİ TÜRKİYE’YE GELDİ
İkinci Dünya Savaşı öncesinin “topraklarında Güneş Batmayan” muhteşem Büyük Britanya İmparatorkuğu, bugün ABD’nin koruyucu kanatlarının altına sığınmış hale gelmiştir. Ahı gitmiş vahı kalmış bu İmparatorluğun Kraliçesi II. Elizabeth ve yunan kraliyet ailesinin prensi olan eşi, otuz yedi yıllık aradan sonra bugün Türkiye’yi ziyaret ediyorlar.
Hoş gelecekler, sâfalar getirecekler. Kendileri misafirimizdirler ve geleneklerimize göre ağırlanacakları şüphesizdir. Yeter ki önceki gelişlerindeki hatalar ve benzerleri tekrarlanmaya... (Karşılamada top atışları yapılırken, kurusıkı topa fazla konmuş olan barut yüzünden, çıkan korkunç sesten, Esenboğa Hava Alanındaki camların kırıldığı ve Kraliçenin bu atışları gerçek top atışı zannedip çok korktuğu söylendi... Yine aynı törende o günün Cumhurbaşkanı Kraliçenin elini sıkarken dalgınlıkla eldivenini çıkarmadığı ve protokol görevlilerinin bu dalgınlığı, “Cumhurbaşkanımızın ellerinde alerjik yaralar var. Bu yüzden eldivenini çıkarmayarak onları gizledi.” mazeretiyle üstünün örtülüşü... Bu yüzden yemekte, Cumhurbaşkanının zorunlu olarak eldivenle yemek yediği söylemişti.)
Bu sefer onu Esenboğa’da karşılayacak olan Türk Bakanın (!) aynı zamanda İngiliz vatandaşı olması(!) şühesiz ki, kraliçeyi rahatlatacaktır. (!)
KARŞILAMADA İNGİLİZ PROTOKOLÜ UYGULANACAK
İtiraf edeyim ki, haber bültenlerinin bu haberi beni çok şaşırttı ve üzdü. Nerede görülmüştür bir misafirin “Beni böyle karşılayın, şöyle karşılayın; şuna dikkat ederim buna dikkat ederim, hata istemem” diye emredercesine bir yeri ziyaret ettiği... İngiltere Kraliçesi acaba TÜRKİYE’Yİ ESKİ SÖMÜRGELERİNDEN BİRİ Mİ ZANNEDİYOR?
UNUTMAMAK GEREKİR Kİ, YAKIN TARİHLE İNGİLTERE TÜRKLERİN HER DURUMDA DÜŞMANI OLMUŞTUR.  
İnanmayan Osmanlı Tarihinin1800 yılından sonrasını, Mora isyanlarını, Yunanistan’ın, Girit’in bizden gidişini, Balkan Savaşlarını, Birinci Dünya Savaşını, ( Hicaz, Yemen, Irak, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirliklerinin yer aldığı coğrafî alanın, İsrail, Lübnan, Ürdün’ün gidişleri, Kıbrıs Adasının Osmanlılardan kiralandıktan sonra neredeyse Yunanistan’a verilmesi, Rodos’un Uşi Anlaşmasıyla Osmanılara verilmesine dair anlaşma meydandayken II. Dünya Savaşından sonra Yunanistan’a hediye edilmesi, Londra ve Zürih’te dört devletle yapılan anlaşmalarına rağmen, Kıbris’ta statünün değiştirilerek, AB’ye alınmasına göz yumması, hep İngiltere’nin doğrudan veya dolayılı olarak verdiği zararlardır.
Şimdi acaba başımıza ne çorap örecek? Kıbrıs için mi, Patrik için mi geldi, yoksa “Kötü Polis” Almanya ve Fransa’ya karşı “İyi Polisi” mi oynuyor ? Ya da başka bir dalavere mi tezgâhlıyor.? Göreceğiz.
Yalnız şu iki şeyi unutmayalım.
Paşa derdi ki, “Avrupa ülkeleriyle el sıkıştıktan sonra parmaklarınızı sayın !”
“İngiltere beraberce savaşa karşı birleştiği ülkenin son damla kanına kadar savaşır.” (Kendi kanının son damla kanına kadar değil Haaa!)
          
            ÖMEMLİ EK NOT
            Başbakanı çeşitli zamanlarda hata olarak gördüğüm konularda eleştirdiğimi biliyor-sunuz. Fakat İngiltere’den gelen (adeta) emirle hareket etmeyerek, bizim geleneksel kabûl resmi kıyafetiyle resepsiyona gitmesi, Dışişleri camiasında belki hoş karşılanmama-mıştır. Fakat bunu eğer “Her ülkenin sınırlarının içinde kendi protokol kuralları geçerlidir” diye ve bir nevi protesto amacıyla yaptıysa, benin gözümde takdire şâyandır.
            Eleştirmeyi bildiğim gibi, yeri geldikçe beğendiğimi ifade etmek de benimsediğim özelliklerimdendir.O koşulla sınırlı olarak kendisini kutluyorum.(15.05.2008)
 
SOHBET
 
“Efes’ten Haberler”e yazdığım yazıları saymadım ama epeyce oldu. Bu yazılarım, yaşadığım 69 yılın öğrettikleri, tahsil hayatımın, okuduklarım, duygularımın karışmasından meydana gelmiş birer ürünüdür.
              Dünyada birçok cismin terazisi, ölçü birimi ve ölçen âletler var, fakat sevginin kantarı, terazisi yok. Fakat eminim ki, vatanseverliğim en az sizinki kadardır.
              Bu yurtseverlik duygusu, Türkiye’mizi ATATÜRK’ün istediği gibi, “çağdaş uygarlık düzeyinin üstünde” görme emelimin doğmasında etken oldu. Fakat ne yazık ki, Atamızın sonsuzluğa göçüşünden sonra, Attilla İlhan’ın dediği gibi:
         “...Elsiz ayaksız bir yeşil yılan, Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal...” diyen sesi kulaklarımda çınlar oldu. Bu yıkım derece derece bu günlere kadar geldi. Şunu esefle belirtmek zorundayım ki, hiç bir iktidar ATATÜRK İLKELERİNE bu kadar zarar vermedi. Hiç bir iktidar Türkiye’yi, Avrupa Birliğinin sömürgesi gibi görmedi. AB’nin patavazsız, hatta terbiyesiz görevlilerine bu kadar hoşgörü göstermedi. Hiç bir iktidar Türkiye’mizin şerefini AB ve ABD karşısında bu kadar düşürmedi.
         Şimdiki iktidar hakkında yazdığım yazılar, birçok yazar gibi eğitici yazılardı. Fakat muhataplarım at gözlüğü takmışlardı. Amaçları, kimseyi dinlemeden, yasaların boşluklarını çok iyi etüd ederek, adım adım en büyük değerlerimizi yıkmaktı. Yıkmaya da devam edecekler. Yararlı olmak isteyip olamamanın sıkıntısı içindeyim son yıllardan bu yana.
  Yalnız sizden ricam şu; Eğer Türkiye için en yararlı ve en gerçek sözleri Atatürk’ün söylediğine inanıyorsanız, onları ve fakat özellikle Gençliğe Hitabesini, Onuncu Yıl Nutkunu dikkatle okuyun ! Ve her satırında kendinize sorun.
 “Bu günkü iktidar ve Hükümet Atamızın vasiyet yerine koyabileceğimiz sözlerine uygun olarak ülkemizi yönetebiliyor mu?”
“Yönetiyor” diyorsanız ne olur yorumlarda beni de ikna ediniz ki, rahat uyuyayım.
 Biraz da başka konulardan bahsetmek için siyaset konulu yazılarıma biraz ara vermeyi düşünüyorum. Bakarsınız yemek tarifleri veririm. :))
 
SELÇUK’UN BİR “ARPA”SI VARDI
 
Selçuk’a atandığımdan beri yollarda görürdüm garibi. Bir kez arabada oturduğum sırada yanıma geldi. Yunus Emre’yi rüyasında gördüğünü, Yunus’un onunla konuşurken, Yunus’un benden bahsettiğini anlatmıştı. O anda gülüp geçmiştim. Yıllarca önceki bu kısacık konuşma, ilk ve son konuşmamız oldu.
Onu önceleri, doğuştan bir akıl hastası zannederdim. Bu konuşma üzerine merak edip, bu adamcağızı soruşturmaya başladım. Doğuştan Selçuk’lu olan bazı tanıdıklarım, onun İlkokul çağında sağlıklı ve çok zeki bir çocuk olduğunu söylediler. Sonradan hastalanmış. Bir söylentiye göre askerde iken böyle oldu...
Rüyasında Yunus Emre’yle konuşan bu adamcağıza başka bir gözle bakar oldum o günden sonra. Hayalim beni Hüseyin’in doğduğu zamana götürürdü. O günlerde kim bilir ne kadar sevinmiştir ailesi. El bebek, gül bebek büyütmüş, ders notlarıyla, zekâsıyla ne kadar gururlanmıştır kim bilir... Ve sonra bu berbat hastalık. Yani güvendikleri dağlara kar yağması. Tanımadım ama bir ailesi varmış. Rastladıkça neler hissederlerdi kim bilir... 
O mu seçmişti bu hayatı, yoksa dışlandığından mı böyle serazat, nerede sabah orada akşam yaşamayı seçmişti, bilmem. Bana kalırsa, içeceği bir şişe şarap, ve keyifle tüttüreceği bir paket sigarası oldukça, mutlu sayıyordu kendisini. Onun için bu yaşamı seçmişti.
Ne dersiniz mutluluk biraz da insanın, kimsenin bakışlarına, alaylarına, ona müdahale edilmesine, hatta engellenmesine aldırmadan istediği gibi yaşaması değil midir? Hiç eşyası olmayan Diyojen gibi...              
Zaman zaman Arpa’yı yani Hüseyin’i, Kuşadası Kavşağından geçerken görürdüm. Bir yandan çam ağaçlarının altında, çimenlere boylu boyunca uzanmış dirsek keyfi yaparken, diğer taraftan ya şişeden şarabını yudumlar, ya da sigarasını keyifle tüttürürdü. Bu arada dünya’yı ve gelip geçenleri ilgisizce izlerdi. Bektaşilerin deyişiyle “Dünyaya yuf borusunu çekmiş” bir hal olurdu uzanışında.
Şimdi “Arpa” artık yok. Bir yıldan fazla zaman geçti onu öldüren trafik kazasından bu yana. Kazada yalnız Arpa değil, Selçuk’umuzun rengârenk insan mozayiğinden bir taş daha yok olmuştu.
Allah ondan Rahmetini esirgemesin.
 
Not Bu yazımı geçenlerde gezerken dikkatimi çeken Devlet Hastanesinin köşesindei boş çimleri görünce hissettiklerim üzerine kaleme aldım. Allah Rahmet eylesin.


11 Mayıs 2008  15:23:11 - Okuma: (843)  Yazdır




İstatistik