Yazı

Balıkçının kaderi
Balıkçının kaderi 

Özcan Nevres

Balıkçı Mustafa, bir hayli hareketli geçen günün akşamında, teknesini limanın uygun bir yerine bağladıktan sonra, evine doğru yöneldi.

Nedense canı eve gitmeyi istemiyordu. Oysa çok yorulmuştu. Evine gidip banyo yapmak dinlendirici olacaktı. Kararsızlık içinde yürürken, ayakları onu eve değil de kumsala doğru sürüklemişti. Ayakları kumlara saplandıkça yürümekte zorlanıyor, tüm yorgunluğuna rağmen o yine de yürümeyi sürdürüyordu. Az ilerde kayalıkların denizle buluştuğu yerde kumsal sona eriyordu. Kayalıkların gölgesine ulaştığında, boylu boyunca kumların üzerine uzanı verdi.
         Dolunay pırıl pırıl, bir gemici fenerinden binlerce, belki de milyonlarca kez parlak ışığını sanki boca etmişti yer yüzüne. Gözleri kayaların koyu gölgelerine saplandı. Geçmişini düşündü uzun uzun. Babasını hatırlamıyordu bile. Annesinin sevecen ve güler yüzü usunda şekillendi. Uzatsa ellerini, belki de avuçlarının içine alacaktı annesinin o güzel yüzünü. Oysa annesini kaybedeli bir yıldan fazla olmuştu. Annesinin sesi uğuldadı kulaklarında, Mustafa’m benim biricik oğlum, ne işin var senin buralarda. Neden hala bekarsın. Ben sana az mı söyledim evlen diye. Az mı istedim senin evlenmeni. Annesine yanıt vermek istedi. Ne yazık ki annesinin o güleç yüzü kaybolu vermişti.
         Ah benim biricik annecim, sen hayatta olsaydın kırar ben seni mıydım. Ne yapar yapar, ama kör, ama topal, sana saygıda sevgide kusur etmeyecek birini bulurdum elbette. Senin yokluğunda evlenip te ne yapacağım. Ben gece gündüz demeden denizdeyken, elin kızı bekler mi beni tek başına. İleride teknemin borcunu ödedikten sonra, belki karada daha fazla kala bilirim. O zaman dileğini kırmam, evlenirim be anne diye konuştu kendi kendine.   Yorgun bedeni daha fazla dayanamadı uykusuzluğa. Kumların üstünde derin bir uykuya daldı
         Uyandığında ne kadar uyuduğunu, ayın ve yıldızların durumuna göre saptamaya çalıştı. Vakit gece yarısını geçmişti. Kalkıp eve gitmeye niyetlendi. Sanki bir el onu sım sıkı tutmuş kalkmasına izin vermiyordu. Yattığı yerden gök yüzünü seyre daldı. Gök yüzü bu gece ne kadar da güzeldi. Her yer ışıl ışıldı. Kayalara çevirdi gözlerini. Gölgeler sanki daha da koyulaşmıştı. Şu kayalara bak bir kere, onların kaderi, benimkine benzemiyor mu. Ben yalnız, kayalar benden de daha yalnız diye düşündü. İçini bir hüzün kapladı. İlk defa yalnızlığından korkar gibi bir duyguya kapıldı. Evine gitmek için kalkmaya davrandığında, koyu gölgeli kayalıklarda gözlerine bir hayalet ilişti. Hayalet koşarcasına denize doğru hızla gidiyordu. Tiz bir çığlıkla irkildi.. Hayaletin denize doğru uçtuğunu gördü. Şaşkınlığı uzun sürmedi. Hayaletin denize düştüğü yere hızla koşarken, bir taraftan üzerindeki giysileri çıkarıp atıyordu. Denizin serin sularına atladı. Hızla yüzerek sularda çırpınan hayalete ulaştı. Bu bir hayalet değil bir genç kadındı. Sol koluyla sıkıca kavradı kadını. Sağ koluyla sahile doğru yüzerken, kadının başını suyun dışında tuta bilmek için büyük bir çaba harcıyordu. O sahile doğru yüzdükçe, sahil sanki uzaklaşıyordu. Sahile ulaşamama korkusuyla tüm gücünü sağ koluna vermiş ha bire kulaç atıyordu. Tarifi mümkün olmayan bir sevinç kapladı içini. Artık ayakları yere basıyordu. Kadına, iki koluyla sım sıkı sarılarak, kadının başını suların üstünde daha rahat tutmayı başardı. Az sonra kumsala ulaştılar. Kadını kumsala yüze koyun yatırıp kusturmaya çalıştı. Kadın çok su yutmuştu ama, kusarak hayati tehlikeyi atlatmıştı.
         Kadın yavaş, yavaş kendine gelmeye başladı. Tanyeri ağarıyordu. Gün ışımadan kadını eve getirmenin daha doğru olacağını düşündü. Kadını dikkatlice ayağa kaldırıp sırtına aldı. Koşar adımlarla evine doğru yöneldi. Gün ağarmadan eve gelmeyi başardı. Konuğunu annesinin odasına bıraktı.
         Hadi artık kendini toparla, ıslak giysilerinle üşüyüp hasta olacaksın. Bak orada dolabın içerisinde annemden kalma giysiler var. Uygun bir şeyler bul kendine. Ben yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Sonra da beraberce kahvaltımızı yaparız. Kadın
         Kimsin sen, beni neden kurtardın, ölmeme neden engel oldun. Ben yaşamak istemiyorum. Benim ölmeye hakkım yok mu.
         Hadi bakalım sen giyinip buraya gel, bunları daha sonra konuşuruz. Önce içimizi ısıtacak bir şeyler yiyip içelim.
         Sen ye benim canım bir şey istemiyor, ne olur beni rahat bırak.
         Bak ben her şeyi hazırladım. Ya gelip beraber yiyeceğiz, ya da ben de yemeyeceğim. Kadın gelmemekte direniyordu. Mustafa ise sabırla bekliyordu kadının gelmesini. Uzunca bir zaman geçmişti aradan, Mustafa’nın karnı acıkmıştı. Önündeki yiyeceklere takıldı gözleri, yemekle yememek arasında kaldı. Benden sıkılıyordur, ben yiyip çıkayım bari, belki yalnız kalınca kalkıp bir şeyler yer diye düşündü. Tam yemek masasına oturmuştu ki, konuğu odasının kapısında göründü. Sevinçle kalkıp kadına doğru seğirtti. Hadi ne duruyorsun, gel şöyle bakalım diyerek elini uzattı. Kadın isteksizce elini uzattı. El ele tutuştular. Mustafa iliklerine kadar titrediğini, içinden sıcak sıcak bir şeylerin aktığını hissetti. Kadın isteksiz bir tavırla masaya yöneldi. Kadının oturmasına yardım etti. Sonra da kendisi kadının karşısındaki sandalyeye oturdu. Önce kadının çay bardağını doldurdu. Sonrada kendi bardağını. Şekeri uzattı, ne kadar istersen o kadar koy dedi. Kadının elleri, bardağına şekeri koyarken titriyordu. Şekerin eridiğine aldırmadan bardağını ha bire karıştırıyordu. Gözlerini Mustafa’nın gözlerine dikti. Bir ölünün gözlerini andırıyordu kadının gözleri, öylesine dingin.
         Sen kimsin, niye kurtardın beni? Ben ölmeyi hak etmiş günahkarın biriyim. Ölmeliyim ki günahlarımdan arınayım. Mustafa
         Önce kahvaltımızı yapalım, sonra konuşuruz diye yanıtladı. Ve ilk lokmayı ağzına götürdü. Hiç konuşmadan ağır, ağır kahvaltılarını yaptılar. Kadın sofranın toplanmasına yardım etti.
         Karşılıklı oturdular. İkisi de konuşmaya cesaret edemiyorlardı. Sonunda Mustafa sessizliği bozdu. Kahvaltımızın üzerine birer kahve içsek iyi olur her halde dedi ve ocağın başına doğru yöneldi. Kadın ürkek bir tavırla yerinden kalktı. Mustafa’nın yanına gitti.
 Bırak ta kahveyi ben yapayım. Sen sadece bana kullanacaklarımın yerini göster dedi. Mustafa sevinçle,
 Aman ne güzel olur, annemin ölümünden beri, bir kadın elinden hiç kahve içmemiştim. İşte gerekli olan her şey burada diyerek, kahvenin, şekerin ve cezvelerin olduğu yerleri gösterdi.
         Kadın ürkekliğinden kurtulmaya çalışıyordu. İçinden bir ses Mustafa’nın iyi bir insan olduğunu, ondan kendisine hiçbir tehlikenin gelmeyeceğini söylüyordu. Kahveyi, şekeri ve suyu koyduktan sonra cezveyi ateşe koydu. Mustafa’nın içten davranışları karşısında, iyiden iyiye rahatlamıştı. Köpüren kahveyi fincanlara koyduktan sonra, birini Mustafa’ya uzattı. Diğer fincanı eline alıp karşı koltuğa oturdu. Ağır, ağır kahvelerini.yudumladılar
         E.... anlat bakalım neydi bu seni intihara zorlayan nedenler. Hayat acısıyla, tatlısıyla, hüzün, elem ve kederleriyle her şeyiyle yaşamaya değer. Hiçbir şey gizleme benden ki sana yardımcı olabileyim. Anlatacakların seni üzecekse, anlatmana gerek te yok. Kim olduğunu, yarınların için neler düşündüğünü anlat bana yeter. Kadın derin bir iç geçirdi. Yaşadıklarını tekrar yaşarmış gibiydi. Gözleri nemlenmişti iyiden iyiye. Derinlerden gelen bir sesle ağır, ağır anlatmaya başladı.
 Belki anlattıklarıma kızacak ve beni kötü kaderimle baş başa bırakarak, evini terk
etmem için bana kapıyı göstereceksin. Böyle davrandığın için kızmayacağım sana. Ben ailesi tarafından bile itilmiş dışlanmış bir insanım. Sen benim neyimsin ki, itip dışlamana kızayım. Git dediğinde hiç itiraz etmeden çeker giderim. Derin bir nefes aldı. Sesini biraz yükselterek,
 Bir genci sevmiştim. Keşke sevmez olsaydım. Nereden bilirdim bakireliğimi elimden aldıktan sonra, defolup gideceğini. Nereden bilirdim bir delikanlının böylesine alçak ve kahpe olacağını. Evleneceğiz diyordu, bu gün yarın diye oyalayıp duruyordu. Nikahsız yaşayamayacağımızı, mutlaka nikahlanmamız gerektiğini kesin bir dille söylediğimde, sen bilirsin diyerek çekip gitti. Günlerce kendisinden haber bekledim. Ne haber, ne de kendisi geldi. Ailem sevdiğim erkekten hamile kaldığımı öğrenince hepsi birden üstüme çullandılar. Kıyasıya dövdüler beni. Ya nikahlanırsın, namusumuzu temizlersin, ya da seni öldürürüz dediler. Sevdiğim erkekse ortalıkta yoktu. Ne kadar aradıysam da ona ulaşmam mümkün olmuyordu. Her gün itilip kakılıyor ve her gün feci şekilde dövülüyordum. Sonunda evden kaçmaya karar verdim. Kaçtım da. İş aradım günlerce. Bedenimden yararlanmak isteyen çoktu ama iş veren yoktu. Yalnız bir kadının namusuyla Yaşaya bileceğine inancım kalmadı. Bu şerefsizliği ancak ölümün temizleye bileceğine inandırdım kendimi. Kendimi şehirin dışına attım. Yürüdüm, yürüdüm, hem de nereye gittiğimi bilmeden yürüdüm. Önüme o bildiğin kayalıklar çıktı. Hızla tırmandım kayaların üstüne. Ölümün soğuk nefesiyle ürperiyordum. Kim korkmaz ki ölümden. İntihardan vazgeçip geriye dönmeyi düşünmedim değil. Yaşadığım iğrençlikleri kümeledim beynime ve koşarak boşluğa bıraktım kendimi. Sonrasını ise bilmiyorum. İşte ben buyum. Bana kapıyı göstermeyecek misin? Hadi evimi terk et, kirli ayaklarınla evimi kirletme demeyecek misin? Soğuk ve kuşkulu bir gözle baktı Mustafa’nın yüzüne. Kovulacağına öylesine inandırmıştı ki kendini.
         Mustafa kadının anlattıklarından çok etkilenmişti. Gözleri nemlenmişti. Belli ki ağlamamak için kendini zorluyordu. Kalkıp kadının yanına gitti. Elini kadının omuzuna koydu. Titrek bir sesle sordu.
 Neden, neden kovayım seni? Beni de sana bunca kötülüğü yapan alçaklardan biri mi zannettin yoksa? Bende onlara benzeyen bir taraf var mı ki? Elini avuçlarının arasına aldı. Kadının titreyen eli sıcacıktı. İkisinin de elleri ter içindeydi.
 Bak güzelim, adın ne senin? Saatlerdir beraberiz, adını bile söylemedin bana. Gerçi ben de adımı söylemedim sana. Sen şimdi beni iyi dinle. Adım Mustafa. Balıkçı Mustafa derler bana. Denizde harç borç aldığım bir teknem var. O benim ekmek teknem aynı zamanda. Zor iştir balıkçılık. Bir topan ekmek parası için günlerce denizde kalırız. Eli boş döndüğümüz de olur çoğunlukla. Her gün yeni bir umutla açılırız denize. Bu nedenle ne evlene bilecek param oldu bu güne dek, ne de zamanım. Ölen annemin vasiyetini bile yerine getiremedim. Yokluk, fakirlik nedeniyle. Eğer fakirliğimi, yoksulluğumu paylaşmayı göze ala bilirsen evlenirim seninle. Nikahımız kıyılana dek elimi bile sürmem sana. Yok ben senin yoksulluğuna ortak olamam, katlanamam fakirliğe dersen kırılmam sana. Bir iş bulup hayatını düzene koyana dek konuğum olursun. İyi düşün, kararını öyle ver. Karnındaki bebeğe de sahiplenirim. Öz babasını aratmam ona. Çevreme aylar oldu onu kaçıralı derim. Kimse anlamaz çocuğun benden olmadığını. Kimseye ağızlara sakız olma fırsatını vermeyiz. Sustu ve kadının nasıl bir yanıt vereceğini merakla beklemeye başladı. Yüreğinin gümbürtüsünü yanı başındaki kadının duymaması olası değildi. Kadın Mustafa’ya doğru eğilerek yüzünü göğsüne dayadı. Göz yaşları sele dönmüştü. Boğulurcasına, hiçkıra, hıçkıra doyasıya ağladı, ağladı.
 Sen...Sen ne kadar iyi bir insansın diye inledi. Beni bu halimle kabullenecekmisin dedi titrek bir sesle. Gerçekten beni karılığına kabulenirsen, ölünceye kadar kulun, kölen olurum senin. Öl dediğin yerde ölürüm. Beraber açılırız denize. Hiç ayrılmayız biri birimizden.
Denizi düşünme sen, hele kadınım ol benim, gerisi kendiliğinden gelir. Aç ölen olmuş mu ki dünyada. Allah yuva kurandan rızkını esirgemez derler. Bırak artık ağlamayı. Bak adını bile söylemedin daha. Başını kaldırıp uzun, uzun yüzünü inceledi Mustafa’nın.
Aysel diye fısıldadı. Gözlerindeki sel dinmişti artık. Doya, doya ağlamak istiyordu ama ağlıyamıyordu. belki de göz pınarları kurumuştu.
Hadi bakayım, bırak artık ağlamayı. Hele sen evi toparlayıp düzene sok. Ben de gidip Hasan kaptanı bulayım. O bizim pirimiz, babamızdır. O her şeyi bilir, hemen başlatır nikah işlemlerimizi. Dönerken de yemeklik bir şeyler getiririm. Sevinçle evinden çıktı. Ben aradığım kadını buldum sonunda . O bana tanrımın bir lutfu oldu diye avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu. Koşar adımlarla Hasan Kaptanın yanına gitti.
 Ustam ver elini öpeyim dedi. Hasan Kaptan, tamirini yaptığı ağlardan gözünü ayırıp Mustafa’ya dikkatle baktı.
Hayrola Mustafa, düğün değil bayram değil, nereden çıktı bu el öpme isteği.
Ustam sana karşı çok büyük bir kusur işledim. Ben bir kız kaçırdım, üç ay kadar oluyor. Yokluk nedeniyle şimdiye kadar kimseye söyleyemedim. Daha fazla gizleyemezdim bunu, zira karım hamile. Senin çevren geniş, her işin üstesinden gelirsin. Ne olur yardım et te nikahımızı kıydıralım. Nikahsız dünyaya gelecek çocuğumun elini öpmesini istemem de.
Ulan oğlum nasıl oldu bu iş böyle. İnsan yokluk nedeniyle saklar mı bu işi bizden Yokluk ne ola ki. Elbette el birliğiyle geliriz bu işin üstesinden. Desene erken dede edeceksin beni. Hadi bakayım git senin ve karının kimliklerini al gel, resim getirmeyi de unutma, hemen bitirelim bu işi. Hasan kaptanın yanından hızla ayrıldı. Kapıdan girer girmez sevinçle bağırdı.
 Aysel... Aysel... hadi hazırlan, hemen resim çektirmeye gitmemiz gerek..
Gel...gel...diye seslendi içeriden, bende resim var, işe girmek için evvelden bolca çektirmiştim. Islanmışsa da kuruturuz onları. Islak elbiselerini kurutmak için asmak aklına bile gelmemişti. Odasına girip ıslak elbisesini kaldırıp ceplerini aradı. Hele şükür, kimliğini ve resimlerini içine sardığı naylon torba cebinde duruyordu. Torbayı çıkarıp ıslanmışlar mı acaba diye merakla torbayı açtı. İlk defa şans yüzüne gülüyordu. Torbanın içine koydukları kup kuruydu. Sevinçle bağırdı,
 Mustafa, Mustafa gel bak kimliğimde resimlerimde ıslanmamışlar. Sevinçle naylon torbanın içinden çıkanların başına çöktüler. Kaç resim isterler acaba diye sordular biri birlerine. Bilemem ki dediler ikisi de . Mustafa kimlikle birlikte resimlerin tümünü aldı, cebine dikkatle yerleştirirken
Ne olur ne olmaz hepsi yanımda bulunsun, artanını geri getiririm dedi. Kendi kimliğini her zaman yanında bulundururdu. Kendisi için vesikalık resim çektirmesi gerekiyordu. Fotoğrafçı Rıfkı Efendiyle tanışıklığı vardı. Hemen onun dükkanına doğru yollandı. Dükkana vardığında derin derin soluyordu. Çok hızlı yürüdüğündendi soluması. Rıfkı ağabey diye ünledi Rıfkı Efendiye. Rıfkı Efendi karşı kaldırımdaki gölge yerde serinlemeye çalışıyordu. Gölgeye rağmen yakıcı ve bunaltıcı bir sıcak vardı.
Hayrola Mustafa diye seslendi, bir şey mi istiyorsun.
 Gel gel diye bağırdı Rıfkı Efendiye, çok önemli ve çok acele bir işim var seninle. Rıfkı Efendi isteksizce yerinden kalktı. Ağır, ağır yürüyerek dükkanına geldi. Bu sıcakta ne işin varda geldin buralara be Mustafa. Akşamın serinliği çuvala mı girdi. Bekleyemedin mi akşamı.
Yok bekleyemezdim be Rıfkı abi, işim hem acele hem de çok önemli, bana vesikalık resim gerekli de.
Tamam tamam, hemen geç otur bakayım şu sandalyeye. Kaç tane yapalım vesikalıkları.
Nikah için ne kadar gerekiyorsa o kadar olsun
Altı tane yapalım, kalanı elinde bulunsun. Hayrola kim nikahlanıyor
Ben.
Allah, Allah ne zaman söz kestin, ne zaman nişanlandın da hemen nikah kıyıyorsun.
Kaçırdım Rıfkı ağabey kaçırdım diye haykırdı sevinçle.
Ha... o zaman iş başka. Hadi bakalım hayırlı olsun diyerek işe koyuldu. On dakikada hazırladı vesikalıkları. Al bakalım, hayırlı olsun, inşallah bir yastıkta kocarsınız.
Borcum ne kadar
Ne borcu oğlum, benim de bu çorbada bir tutam tuzum olsun. Mustafa’nın itiraz etmek istediğini fark e dince, hadi hadi sallanma, ne duruyorsun biran önce ulaştır vesikalıkları yerine. Teşekkür etmekten başka çaresi kalmamıştı Mustafa’nın. Koşar adımlarla Hasan Kaptanın yanına gitti. Kimlikleri ve vesikalıkları Hasan Kaptana verdi:
Hasan Kaptan doğruca belediyeye giderek nikah memurunun odasına girdi. Nikah Memuru selim bey ayakta, saygıyla karşıladı Hasan kaptanı. O... bu ne sürpriz böyle Kaptan, hangi rüzgar attı sizi buraya.
Bir hayırlı iş için geldim be evlat. Bizim Balıkçı Mustafa’yı evlendiriyoruz da. Selim bey,
Hadi hayırlısı diyerek hemen evrakları hazırlamaya koyuldu. Gelinin evraklarının gelmesi mektupla uzun sürer, biraz masraflı olur ama, telgrafla istersek daha çabuk olur. Baş vuru tarihini biraz öne alırız, böylece nikah tarihini daha öne almış oluruz.
Tamam dedi Hasan Kaptan, sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Böyle hayırlı bir işte masraf düşünmeye gelmez. Nikah memuru hazırladığı telgraf örneğini Hasan Kaptana verdi. Siz bu telgrafı çektirin: Yanıt gelir gelmez işlemleri tamamlarız. En geç on günde nikahı kıyarız. Hasan kaptan teşekkür ederek nikah memuruyla vedalaştı.
Ağlarının başına döndüğünde, Mustafa’nın merakla kendisini beklediğini gördü.
Ne o yahu sen burada mısın daha. Yoksa nikahın hemen kıyılacağını mı zannettin. Hadi bakalım sen doğru evine. Nikahınız on gün sonra kıyılacak. Ona göre hazırlanın. Müjdeyi müstakbel eşine hemen vere bilmek için hızla evine yöneldi. Evinin kapısını açıp içeri girdiğinde Aysel’in merakla beklediğini gördü. Hemen kucakladı Aysel’i,
 Müjde sevgilim, her şey hazırlandı. On gün sonra nikahımız kıyılacak dedi. Aysel duyduklarına inanamıyordu. Gözlerinden sevinç göz yaşları akıyordu. Sım siki sarıldı Mustafa’ya.
 İnan bana Mustafa’m yaşadıklarımın bir rüya olmasından korkuyorum.
Korkma sevgilim, Yaşadıkların rüya değil gerçek. On gün sonra resmen karım olacaksın. Bizim hemen gerekli hazırlıklarımızı yapmamız gerekiyor. Önce evimizi güzelce temizleyip eksiklerimizi tamamlamamız gerekiyor. Koltukların üzerine yığılırca attılar kendilerini. Günün yorgunluğu ağır bir yük gibi çökmüştü üzerlerine. Günün heyecanıyla bu denli yorulduklarını farkedememişlerdi.
Uzun süre konuşmadan biri birlerini seyrettiler. Bir gün içerisinde olup bitenlerin şaşkınlığını yaşıyorlardı. Mustafa birden yerinden fırladı. Bak şu işe yahu, akşam yemeği için aldıklarımı Hasan Kaptanın orada unutmuşum. Gözlerinin içi gülüyordu Aysel’in,
Ne bu telaş böyle,evde bulunanlarla idare ederiz bu akşam, çok yoruldun, yarın alıp gelirsin.
Yok yok hemen alıp geleyim diyerek çıktı gitti. Az sonra geri döndüğünde elleri paketlerle doluydu. Aysel yine kapıda karşıladı Mustafa’yı. Elindekileri almak istedi. Senin ağır kaldırman uygun olmaz diyerek vermedi, doğruca mutfağa götürdü. Hadi bakalım Aysel hanım, göster bakalım ev hanımlığını. Gel de beraber hazırlayalım akşam yemeğimizi. Aysel sevinçle girdi mutfağa
Ne demek yemeği beraber hazırlayalım, yemek hazırlamak benim görevim, çık bakalım dışarıya, zaten çok yoruldun bu gün, sen dinlenirken ben yemeği hazırlarım.
Olmaz dedi Mustafa, akşam yemeğimiz için balık getirdim. Balık pişirmekte benden usta olduğunu söylemeyeceksin her halde.
Benim her türlü yemeğe elim yatkındır, belki balık pişirmekte benden çok daha iyisindir ama, yine de yemeği ben yapacağım. Senin dinlenmeye ihtiyacın var. Evde yalnız kaldığında evin her yanını iyice incelemişti. Mutfakta da yemek yapmak için gereken temizlik ve düzenlemeyi yapmıştı. Hemen tavayı alıp ocağa yerleştirdi. Bolca yağ döktü tavanın içine. Birazda tuz serpti yağın içine. Ateşi yaktı. Yağ cızırdamaya başlayınca, daha önce temizlenmiş olan balıkları tavaya koydu. Nefis bir balık kokusu sarmıştı her yanı. Ateşi kısarak yemek masasını hazırlamaya koyuldu. Önce hazırladığı salatayı koydu masaya, sonrada ince, ince dilimlediği ekmekleri. İyice pişen balıkları tavadan alarak tabaklara yerleştirdi. Tabakların birini Mustafa’nın önüne, diğerini de kendi önüne koydu. Konuşmadan biri birlerini seyrederek doyurdular karınlarını. Hızla toplayıp temizledi yemek masasını. Önce bulaşıkları yıkadı. Ardından bol köpüklü iki kahve yaptı. Ağır ağır içtiler kahvelerini. Hiç konuşmadan uzun, uzun seyrettiler biri birlerini. Neden sonra Mustafa
Hadi bakalım Aysel hanım yatalım artık. Sen odana, ben de odama. İyi geceler dileyerek odalarına çekildiler.
Gece uzun süre uyuyamadı. Yan odadan Aysel’in derin, derin nefes alırken çıkardığı sesi dinledi. Çok yorulmuş zavallı, ne kadar da derin bir uykuda. Dün geceden bu yana yaşadıkları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başladı. Aysel’in karnında taşıdığı bebeğe takıldı kafası. Gerçekten ona öz babası gibi babalık yapa bilecek miyim acaba diye düşündü uzun, uzun. Bir film seyretmişti yıllar öncesi. Karnındaki bebeği aldırtmak isteyen bir kadının dramıydı bu filmde izledikleri. Filmin adını anımsadı, Doğmak Hakkımdır. O bebeğin de doğmak ve yaşamak hakkı değil miydi. Kesin kararını verdi. O çocuk doğacak ve benim soy adımı taşıyacak. Ben onun öz babasıyım çünkü. Bu kararından sonra iyice rahatladı. Uyku ağır bir yük gibi göz kapaklarının üzerine çöktü ve derin bir uykuya daldı.
Uyandığında günün bir hayli ilerlediğini fark etti. Hiç te alışık değildi böyle geç kalkmaya. Hemen yataktan fırlayıp hızla giyindi. Salona geçtiğinde gördükleri karşısında şaşırıp kaldı. Henüz kalkmamıştır diye düşündüğü Aysel, dünkü aldığı giysilerden birini giymiş sırtına, saçlarını itinayla taramış, kahvaltı masasını hazırlıyordu.
Günaydın, dedi Mustafa’ya, bunca yorgunluktan sonra, neden bu kadar erken kalktın. Bilseydim böyle erken kalkacağını daha önce hazırlardım kahvaltıyı. Geç hazırladığım için kızmadın değil mi.
Ne kızması güzelim, esas ben şaşırdım senin böylesine erken kalkmış olmana. Kahvaltı masasını bile hazırlamışsın diyerek masa yanındaki sandalyeye oturdu. Aysel’in kıvrak hareketlerle mutfak ile masa arasındaki gidip gelmelerini zevkle izlemeye başladı. Yeni giysilerinin içinde, özenle taranmış saçlarıyla, makyajsız olmasına rağmen, harikulade bir güzelliği vardı. Bir sanatçının eseri karşısında duyduğu kıvanç gibi bir duygu seli kapladı tüm benliğini. Çayı bardaklara boşaltan Aysel’in yüzüne hayran, hayran baktı. Sen ne kadar da güzelmişsin be Aysel dedi. Aysel’in yüzü kızardı, yutkundu,yutkundu, bir şeyler söylemek istedi ama, boğazına sanki bir düğüm vardı. Konuşamadı.
Kahvaltıdan sonra, Mustafa,
Ben sandalın yanına kadar gideyim dedi ve ayağa kalktı. Aysel hemen ayağa kalktı,
Dur bakalım, kahveni içmeden nereye gidiyorsun, hemen kaynatıp gelirim diye mutfağa gitti. Az sonra dumanı tüten ,bol köpüklü kahvelerle geriye döndü. Karşılıklı höpürdete, höpürdete kahvelerini içtiler. Mustafa kapıdan çıkarken seslendi.
Sakın kendini yoracak işlere kalkışma. Ben az sonra geri döneceğim. Evi temizlemek için gerekli olan kireç ve temizlik maddeleri alıp döneceğim. Sandala da geçici bir adam bulacağım. Ne de olsa ekmek teknemiz, boş yatırmaya gelmez. Hadi şimdilik hoşça kal.
Güle, güle,hadi bakalım hayırlı işler.
Nikah gününe kadar hiç boş durmadılar. Mustafa elinde fırça, evin içini dışını kireçle badana ederek bem beyaz etti. Kapı ve pencereleri de yağlı boya ile güzelce boyadı. Ne de olsa sandal boyaya boyaya iyi bir boyacı olmuştu. Hasan Kaptan emanet bir gelinlik bularak, gelinlik işini de hal etmişti.
Mutlu gün gelmişti. Saat üçte nikahları kıyılacaktı. Tüm hazırlıklar bitirildi. Gelinle damat bir arabaya bindirilerek resim çektirmeye gönderildiler. Davetliler nikah salonunda toplandılar. Resim çektirdikten sonra salona gelen gelin ve damat coşkulu bir alkış salvosuyla karşılandılar. Hasan Kaptan yanlarına gelip ikisinin kollarına girip masaya kadar götürdü ve nikah memuruna; bak işte evlatlarımı getirdim sana. Hadi bakalım kıy bunların nikahını diye bağırdı neşeyle. Gelinin yanına oturdu, ben kızımın şahidiyim. Davetliler arasındaki Nusret kaptana bağırdı,
Ne duruyorsun orada, hadi sende otur oğlumun yanına. Sende oğlumun şahidi ol. Hasan Kaptanın çağrısı üzerine kıvrak bir hareketle gelip damadın yanına oturdu.
Nikah memurunun formalite soruları bir yıl gibi uzun geldi ikisine de. Bu tören sanki hiç bitmeyecekti. İmzalar atılınca derin bir oh çekti ikisi de. Damat gelini duvağını kaldırıp iki yanağından öptü gelenek gereği. İkisinin de yüreği çingen davulu gibi güm, güm vuruyordu. Takı ve kutlamalar bitince topluca dışarıya çıkıldı. Gelinle damat özel hazırlanmış gelin arabasına bindirildiler. Bir çok araba takıldı peşlerine. Uzun bir şehir turu yapıldıktan sonra damadın evinin önünde durdular. Arabalarından inen gençler Gelinle damadı evlerine bıraktılar. Tören sona ermişti. Gençlerden biri bağırdı
Haydin arkadaşlar her kes kendi evine. Bu uyarı üzerine kalabalık hızla dağıldı.
Eve girer girmez hasretle sarıldı karısına. Duvağı çıkarıp divanın üzerine attı. Öptü, öptü, sanki bin yıllık hasretin acısını çıkarırcasına. Dudaklarını ayırmadan yürüdüler yatak odasına. Kapıyı kapattılar. Ertesi gün akşamüzeri çıktılar yatak odasından. Acıkmasalardı hiç çıkmayacaklardı.
Bir hafta sonra iş başı yaptı Mustafa. Evliliği ona şans getirmişti. Nereye ağlarını atsa, balıkla doluyordu ağları. Kısa sürdü sandalının ve düğün borçlarının ödenmesi. Borçlarının son taksitini ödediğinde derin bir oh çekmişti. Bundan böyle doğacak bebek için atacaktı ağlarını. En güzel, giysileri, en güzel en pahalı oyuncakları alacaktı bebeğe.
Ola bildiğince mutlulukla dolu üç yıl geçmişti aradan. Kızları iki buçuk yaşında, şirin mi şirin, güzeller güzeli bir kız olmuştu. Yemek sırasında kızına takıldı
Söyle bakalım Mutlu, beni mi daha çok seviyorsun yoksa anneni mi.
Kulağına söylerim.
Kulağını dayadı kızın ağzına,
Hadi söyle bakalım.
Seni.
Aysel gülerek bakıyordu kızına
Beni sevmiyor musun
Seni sevmez olur muyum anneciğim, ama babamı daha çok seviyorum.
Aysel sevgiyle baktı kocasının yüzüne. Gözlerinden akan mutluluk göz yaşlarını kızı görmesin diye sırtını döndü ve kalkıp mutfağa yöneldi.
 
ÖZCAN NEVRES


26 Nisan 2008  21:18:53 - Okuma: (777)  Yazdır




İstatistik