Yazı

Her gece beni ağlatan birileri
Her gece beni ağlatan birileri 

Etem Kutsigil

Lise yıllarımda, Türk Edebiyatı’nın roman alanındaki zirvelerinden birisi olan, Reşat Nuri Güntekin’in “İSTİKLÂL” piyesinde oynamıştım. O zamandan beri bu eser, konusuyla hayranlığımı uyandırır. Bu günlerde sırası geldiğinden, sizlere anlatmazsam çatlarım.

Oyundaki roller;
Adalı
Kaymakam
Savcı
Jandarma komutanı
İhtiyar köylü
Hapishane Müdürü
Kapitülasyon ülkelerinin temsilcisi bir yabancı subay
Tercüman ve İki Jandarma dır.
 
Sahne; Bir makam masası dört sadalyesiyle ile tipik bir Hapishane Müdür odası.
Kısaca konusu şöyledir:
 
Adalı bir kavgada ihtiyar köylünün oğlunu öldürmüşür. Bu yüzden mahkeme onu idama mahkûm eder. Saat sabaha karşıdır ve odadakiler hükmü infaz etmekle görevli memurlardır.
Ölenin babası, hükmün infazını seyredip, oğlunun kanının yerde kalmadığına kanaat getirmek ve rahatlamak için beklemektedir.
Tam bu sırada Kapitülasyon ülkelerinden birinin subayı içeri girer ve tercümanı aracılığıyla Kapitülasyon yasalarınca; Adalı’nın şimdi Türkiye’ye ait olmayan bir adada doğduğu için Osmanlılaca asılamayacağını söyler ve kendilerine teslim edilmesin ister. Türk heyeti sapsarı kesilmiş, ne yapacağını şaşırmıştır. Gelen belgeler incelenir. Emir kesindir. Adalı, teslim edilecektir.
Koğuşundan getirilen Adalı’ya asılmayacağı söylenir. Sevinir Adalı. Çekine çekine sebebini sorar. Durum hem Türk Memurları, hem de tercüman tarafından kendisine anlatılır.
Adalı getirilen belgeleri ister. Verirler. O bakar bakar ve der ki.
“Ben neredeyse doğuştan serseriyim. Berduşum, ayyaşım. Bir işe yaramayan serserinin biriyim. Yaptığım pek çok kötü işten sonra, bir de cinayet işledim. Pişmanım ama ne yapayım ki oldu. Benim ülkemin kanunları beni idama makûm etti. Şimdi de yabancı bir devletin korumasıyla sebest kalacağım öyle mi?. Beni bu kadar şerefsiz, bu kadar namussuz mu zannediyor buradaki ağabeylerim. Yazıklar olsun! Beni teslim edecektiniz öyle mi? BENİM ÜLKEMİN KANUNU İLE ASILMAYI, YABANCININ, TÜRK DEVLETİNİ  KÜÇÜK DÜŞÜRME PAHASINA BENİ KURTARMASINA TERCİH EDERİM.” der ve elindeki kurtuluş kâğıtlarını jandarmaya yaktırdığı kibritin alevine tutarak yakar. Sonra görevlilere dönerek, “Hadi beyler. İşimize bakalım.” der ve kapıya doğru yönelir.
 
İşte tam bu sırada kapının yanında, yerde kıvrılmış yatan ve idam saatini bekleyen ihtiyar, devleşen bir heybetle yavaş yavaş ayağa kalkar. “Durun!” der. Ve ceketinin içinden, kocaman bir kama çıkarır. Adalı’ya döner;
“ Adalı, bu gece ipin altında senin çırpına çırpına geberdiğini seyretmeye geldim. Eğer bunlarla gitsedin, bu kamayla seni ben öldürecektim. Fakat öyle sözler söyledin ki, beni can evimden vurdun. Ben Çanakkale’de, Galiçya’da Kafkasta savaştım. Gâziyim  Ben de VATAN, MİLLET HÜRRİYET VE İSTİKLÂL NEDİR BİLİRİM. Bu yüzden seni affediyorum. Hakkım sana helâl olsun. Şimdi sizlere rica ediyorum, bütün bu olanları âmirlerinize yazın !. Cezanı affetmelerini istediğimi söyleyin. Affederlerse seni rahmetli oğlumun yerine koyarım. Yok af etmezlerse Allah bana iki evlât verdi, ikisini de geri aldı der ağlarım.”  der ve Adalıyı bağrına basar. Görevliler gözyaşlarını tutamazlar. Perde iner. (*)
Şimdi diyeceksiniz ki, nereden geldi aklına bu eseri anlatmak ?
 
-Bir parti başkanı düşünün ki, Milletvekili olabilmesi için Anayasa maddesi değiştiriliyor. (Milli iradeyle)
 
-Bir parti başkanı düşünün ki, kendi partisindeki milletvekilini istifa ettirip yerine kendisini seçtiriyor. (Milli iradeyle)
 
-Bir İktidar partisi başkanı düşünün ki, hem kendisinin hem de partidaşlarının yargıda olan davalarını düşürmek için, yasa veya yasa maddesi değiştiriyor. Davalar düşüyor.(Milli iradeyle)
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, gözbebeğimiz ve tek güvencemiz fedâkâr Türk Ordusu ile sıksık mücadelede olduğu görünümü veriyor.
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki,  tazminat davalarını kazanınca yargıyla dost, işine gelmediği hallerde (Örnek:TBMM’nin Cumhurbaşkanı seçimi ilk tur toplantısının üye sayısı üzerine ihtilâfı) ülke menfaatleri gibi önemli meselelerde ağzına geleni söyleyecek kadar, devlet geleneklerinden siyasî terbiyeden yoksun. Kürsüleri mahalle kahvesi gibi görüp, dilinin freni tutmaz oluyor.
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, bir bez parçasını, Hazret-i Muhammet’in Hırka-i şerifi gibi kutsal kılma uğruna, memleketi   kardeş kavgasına sürükledi. (Akdeniz Üniversitesi olayları)
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, iktidar olduğu günden bu yana yarattığı gündemlerle, insanları kendisi gibi sinir küpü etti. Bunalımlara itti.
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, Cumhuriyetin temel ayaklarından birisi olan “Lâikliği” kaldırmak için can atarken, yeni yorumlar üretip ve onu sulandırarak kuşa benzetmek için fırsat kaçırmıyor.
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, (Milli irade) sayesinde zaman zaman, Fransa Kıralı 14. Lui gibi “Kanun benim!” demesine ramak kaldı.
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, kendisinin Başbakan olduğunu kavrayamamış da kendisini pazarcı zannediyor. Ve edindiği bir bakanla, satışa çıkardığı da ülkesinin zenginlikleri...
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, iktidara gelişinin tek amacı, memleketin bütün değerlerini altüst etmek ve (İnşallah) selâmetle gideceği zaman, elde sağlam bir şey bırakmamak olsun...
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, giremeyeceğimiz besbelliyken tarihi, şanlarla şereflerle dolu koskoca bir ülkenin ŞEREFİNİ, ONURUNU ; arkalarından teneke çalarak kovulması gereken heriflerin, yani, AB ve ABD’nin görevlendirdiği üç baldırıçıplağın ayakları altına serip, hepimizi delirtsin.
 
- Bir İktidar partisi başkanı düşünün ki söylenenin aksine dünyada “Evrensel Hukuk” diye bir hukuğun, en az uygulama alanında olmadığını düşünmüyor. Bir toplum için, esas olan, geleneğiyle, görenekleriyle, içinde bulunduğu toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilen, kendi iç hukukunu düzenlemesidir. Bunu yaparken, yabancı toplumların hukukundan, ülkesinin insanlarına yararlı olabilecek maddelerinden yararlanması gerektiğini bilmiyor. Ellerin geleneklerine göre oluşmuş, Avrupa ülkelerinin normlarına uyan, onların kültür düzeyine göre hazırlanmış hukuk kurallarına, ölümüne bağlanmaması gerektiğini, onların sömürgesi imişcesine emirleriyle hareket etmemesi gerektiğini bilmiyor. Uygulamalarının ise tam bu anlama geldiğini farketmiyor.
 
-Bir İktidar partisi başkanı düşünün ki, çıkarmak istediği Sosyal Hizmetler Yasasını savunrken, “O sizi ilgilendirmiyor. Mezarda emekli olacak olan çocuklarınız, torunlarınız. Demeye çekinmiyor.” (kullanmak istediğim kelime başka ama dilim varmıyor)
 
 -Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, memleketin borcunu altı yılda neredeyse iki misline çıkarmış, onların gelirleriyle borçlar ödenecekken, memleketinin en değerli gelir kaynaklarını satmış, sattırmış ve bu borçların torunlarımızca nasıl ödeneceğini düşünmüyor. (Kendi çocukları güvencede.)
 
- Bir iktidar partisi başkanı düşünün ki, Yargılanacağı dâvada savunmasını hazırlayacağına, yerlerine kurulacak partinin hazırlıklarını yaparcasına partisinin toplantılarını il il dolaşıyor. Ülkenin en yüksek yargı organının kararlarını eleştirebiliyor.
 
-Bir iktidar partisi başkanı düşününüz ki, Üniversite Profesörlerine eski YÖK Başkanına “Sen işine bak” , “Sen kimsin yahu!” diye terbiye dışı (bunun başka bir ifdesi daha vardı... neydi o?) konuşabiiyor. Ve özür dileme erdemini gösteremiyor. Hatta özrü kabahatinden büyük, bunu böyle konuşmayı “ Hitabet sanatı” zannediyor.
 
-Bir Cumhurbaşkanı düşünün ki, hanımı, beş paralık bir bez parçası için kendi ülkesini, asırlarca Osmanlı’nın mirasını yemek için bizimle savaşan ve gözünü bizim topraklarımızdan ayırmayan, ülkelerin kurduğu mahkemeye veriyor. Fakat ufukta aile için nurlu gelecekler görünce dâvadan vazgeçiyor.
 
-Bir Cumhurbaşkanı düşünün ki, Dışişleri Bakanı olduğu zamanlarda Kâmran İnan gibi bir Siyaset Bilgesi tarafından, memleketin itibarını defalarca ayaklar altına alan, gelmiş geçmiş en beceriksiz Dışişleri Bakanı olarak ilân edilen biri. Cumhurbaşkanı olunca hem de TC Cumhurbaşkanı sıfatıyla, elin Arap Kıralının oteline ve Başbakanı da alarak “Hoşgeldin” ziyaretine gidiyor ve bir marifetmiş gibi,  hem de kıralı aralarına alarak Suudî Bayrağı altında resim çektirebiliyorlar. Yazık ki ikisi de işgal ettikleri makamın ağırlığını idrak edememişler.!
 
-Bir ülkede siyasetin içine düştüğü necasete bulaşmamak için, aklı başında kişilerin pek çoğu siyate girmiyor, böylece siyaset, holding temsilcilerinin, mevki-makam düşkünlerinin, parti başkanı yalakalarının, kişisel menfaat sahiplerinin, ne yazık ki, az miktarda da gerçek vatanseverin eline kaldı.
 
- İktidar partisinin iki liderini düşününüz ki, çevrelerindeki kalabalığın içinde ikisi de yapayalnız. Geçek dostları yok! En yakın çevreleri bile kişisel menfaat uğruna, onları hapislerde çürümeye her an itebilir. Gerçek bir arkadaşlarının, dostlarının olmadığı şuradan da belli ki, hatalarını onlara söylemiyorlar. Onlar  uyarmıyorlar. Uyarıyorlar da, bildiklerini yapıyorlarsa, en kısa zamanda Neşet Ertaş’ın “Kendim ettim, kendim buldum” türküsünü öğrensinler. Dilemiyorum ama, söylemeleri gerekebilir.
 
Bunları yazdım diye bana çok kızan kişiler olacak. Biliyorum. Ne diyeyim “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”
Onlara derim ki, “Benim bu iktidardan umduğum hiç bir kişisel menfaat yok! İktidara gebe de değilim. Ve en önemlisi;
BUNLARI  YAZMAMAYI  O  KADAR  ÇOK  İSTERDİM  Kİ..”
YAZIMI OKUDUKTAN  SONRA  ADALIYI  VE  O  ZAVALLI  İHTİYARI DÜŞÜNÜNÜN SONRA  DA  OTURUP  HALİMİZE  AĞLAYIN.
 (*) Bu oyunu oynayalı tam 50 yıl oldu. Ancak bu kadarı kaldı aklımda. Eserin hepimiz tarafından defalarca okunmasını bütün kalbimle diliyorum.

11 Nisan 2008  00:41:03 - Okuma: (814)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik