Yazı

Üç Kırmızı Beyazlar
Üç Kırmızı Beyazlar 

Ümran Songun

Benim söylemek için çırpındığım satırlarımda, siz yoktunuz ve hiç olmadınız...

Son iki gün içinde on yıl yaşlandık. Omuzlarımızda koca bir Türkiye vardı ve bu sorumluluğun altında eriyip eziliyorduk. Hayatımız boyunca yaşadığımız hiçbir strese benzemiyordu o an yaşadığımız sıkıntı. Yedi kişiydik, ülkemizi temsil etmek için var gücümüzle mücadele ediyorduk. Kırmızı beyaz eşofmanlarımızla koca ulusların içinde çok zor olmuyordu birbirimizi bulmak. O yoğun kalabalık içinde azınlıktık.
       Üç kişi tezahürat yapıyorduk sporcularımıza. Koca salonda sesimiz duyulmasa da, sesimiz kısılıp avuçlarımız kızarıp patlayıncaya kadar bağırıp alkışlıyorduk. Bizden başka bir el daha kalkmıyordu, sporcularımızı alkışlamak için. Bizden bağımsız gelen Manisa gurubu bile yoktu ortalarda. Biz önce kendi içimizde ulus olamamışken ne bekliyorduk ki başka uluslardan.
        Çocuklar, kilitlenmişti, hiçbir uzuvları hareket etmiyordu. Şaşırmışlar, donakalmışlardı. Daha dün Televizyonlarda ve bilgisayarlarında, CD’lerini izledikleri dünya şampiyonları, Avrupa şampiyonları, Balkan şampiyonları akıl almaz güçleri ve muhteşem vücutlarıyla yanı başlarında çalışıyor, serilerini tamamlıyorlardı. Çocuklarımız, gözlerini kocaman açmış onların çok güçlü ve de muhteşem hareketlerini izliyor, kendi serilerini yapmaktan çekiniyorlardı. Vücutları titriyordu. Göz bebeklerinde korku, tedirginlik ve koca bir yük görüyordum. Bir anda tüm eklemleri tutulmuş, aptallaşmışlardı.
         İçim titriyor, gözlerim doluyordu onları izlerken. Sarılıp içimde saklamak istiyordum her birini. Korkularından korumak istiyordum onları.
         Gücünüzün son noktasını harcayıp tükettiğiniz oldu mu hiç? Nefes nefese kaldığınız, bir adım dahi atamayacağınız bir an yaşadınız mı? Yetişmek bir yerlere ulaşmak için var gücünüzle yüklendiğiniz oldu mu vücudunuza? İki günde dünyaya yetişmek imkansızdı. Ama biz anlamıyorduk imkansızdan. Sporcularımıza bir de biz yükleniyorduk, kızıyorduk onlara, kendi ağır sorumlulukları yetmiyormuş gibi güçlerinin son noktasına kadar çalıştırıyorduk onları.
         Daha ilk gün, gösteride ayak bileğini sakatlamıştı Pınar. Yürüyemediği halde yarışamayacağı korkusuyla bir şey söylememiş, saklamıştı sakatlığını. Sonra dayanamadığı acısını bana açıkladı. Sıkı sıkı tembih ediyordu: “Ne olursun bir şey söyleme, yarışamam sonra.”
        Olur muydu bir şey söylememek. Pınar’ın ayak bileğini bir doktorun görmesi gerekiyordu ve öyle yaptık. Yarışmada görevli Bulgar doktordan sporcumuza bakması için ricada bulunduk. Oysa, her ülkenin sporcularını tedavi edecek kendi doktorları ve hemşireleri vardı. Sporcularını çalıştıran sekiz adet antrenörleri mevcuttu. Her bir ülke, sporcuları dahil elli kişilik kafile halinde gelmişlerdi. Gelen sporcular, tek, çift, trio ve altılı olmak üzere her kategoride yarışıyordu. Hatta bir sporcu tek, çift, trio ve altılıda tekrar tekrar yarışabilecek güçteydi ki bizim sporcularımız bir seriyi zor tamamlıyorlardı. Bir sporcunun bu gücü ve o bedeni oluşturabilmesi için, ilaç kullanması ve aerobik cimnastiğin dışında bir de vücut çalışması gerekir diye düşünüyorum. Bu spor dalında başarılı olup büyük ilerleme kaydetmiş ülkelerin çalışmalarına katılmak ve hangi imkanlardan faydalandıklarını öğrenmek için onların içerisinde yaşayıp kurs almak gerekiyor sanırım. Ve bunun içinde cimnastik federasyonunun bu konu üzerine ciddiyetle eğilmesi gerektiğini düşünüyorum.
         Yarışmaya gelen ekipler arasında birlik vardı, beraberlik vardı, Ulusçuluk vardı. Arkalarında devletleri ve bir o kadar da onlara destek veren sponsorlarıyla her biri karşımızda birer güç abidesi gibiydiler. Karşılarında ister istemez komplekse giriyor, kendimizi hiç iyi hissetmiyorduk.
        Yunanistan’dan gelen cimnastik takımının doktoru Türkçe biliyor ve gayet güzel Türkçe konuşuyordu. Yaptığı Hipokrat yeminine sadık kalan ve bu yeminini din, dil, ırk ayrımı yapmadan yerine getiren Yunanlı doktor örnek bir insanlık sergilemiş, kucağımızda taşıdığımız Pınar’ı görünce, hemen yardım elini uzatmışı. İstanbul da doğmuş ve orada on dört sene yaşamış olduğunu öğrendik. Pınar’ın ayak bileğini bir günde tedavi etti diyebilirim. Farklı bir teknoloji var adamlarda. Kullandığı ilaçlar ve odasında bulunan tıbbi alet ve malzemeler sanıyorum bizim doktorlarımızın muayenehanelerinde yoktur. Bizler teknolojiyi, karşımızdaki insana hava atmak için kullanıyoruz nedense. Bu istek ve arzumuz, hangi genlerimizden gelmektedir çözmüş değilim şu ana kadar. Hiçbir meslek erbabı, mesleğini ilerletmek için kendini geliştirmiyor. Dünya hangi aşamaya gelmiş, bilim ve teknik ne derece gelişmiş kimin umurunda... Belki o doktora minnet borcumuzu ödeyemedik ama sanıyorum onun için en büyük hediye Pınar’ın yarışmasını bitirip merdivenlerden koşar adım inerek Yunanlı doktorun kucağına atlaması ve ona dakikalarca sarılmasıdır. Peki ya Yunanlı doktorun Pınar’ın serisini bitirene kadar, platformun hemen altında, ayakta Pınar’ı izlemesine ne dersiniz? 
          Yunanlı doktor kendi federasyonlarına kızıyordu. “Olmaz böyle bir şey, Bulgaristan yakınımızda diye bizi uçakla değil otobüsle gönderdiler. Çok yorulduk, perişan olduk yollarda.” Keşke bizim federasyonumuz bizleri minibüsle gönderseydi de bizlerde otobüsle göndermediler diye kızabilseydik. Oysa bizler; Bahadır, Emre, Ümran koskoca Türkiye yani biz üçümüz, Türkiye de derece yapmış dört tane çocuğumuzu Bulgaristan’a götürebilmek için, sporcularımız dahil varımızı, yoğumuzu döktük. Biraz olsun katkı istediğimiz kapılarsa sessiz kaldılar karşımızda. Amacımız “bu spor dalında Türkiye de var” diyerek adımızı orada da duyurabilmekti. Bizler birlik olup birbirimize sahip çıkmadığımız sürece bu şekilde yönetilip yaşamaya mahkumuz anlaşılan. Yarınları “biz” değil “ben” bilinciyle hazırlıyorsak; bir gün “biz” bilincinden önce “ben” bilincinin yıkılması çok daha basittir.
         Kırılmadık Türkiye, ama üç kişi de olsak biz çok şey öğrendik.Kazanımlarımız bizimledir. Keşke bizlerin kendisini yenileyip geliştirmeye çalıştığı gibi, devletin üst kademelerinde olan birimler aldıkları görevleri layıkıyla yapıp bencillikten, kendi maddiyatlarını çoğaltmayı düşünmekten çok, kendi ülke insanlarının rahat ve refahı için çalışmayı amaç edinebilseler.
         18 yaşın altında olan yarışmacıların yarıştığı ilk gün 145 seri izlendi. 18 yaş üzeri yarışmacıların izleneceği gün 22 mart cumartesi sabahı erkenden kalktık. Seksen adet sabah ve seksen adet öğleden sonra olmak üzere izlenecek toplam 160 seri vardı. Her bir seriyi izlemek insana büyük keyif veriyordu. O sabah bu keyfi almaktan yoksunduk. Bir gece önce sporcularımıza bir hayli yüklenmiş olmamızın verdiği burukluk onları umutsuz, yorgun ve üzgün gösteriyordu. Gözlerinde gördüğüm o sönük, donuk ışık içime dokunuyordu. Amaçsız ve şuursuzca diğer yarışmacıların serilerini izlemek için çaba harcadıklarını hissediyordum. Odalarına çıkıp iki saat uyumalarını ve kendilerini toparlamalarını söyledim. Hiç itiraz etmeden odalarına çıktılar. Bilhassa Ankara Kartal Spordan gelen sporcumuz Ahmet üzerinde büyük bir baskı hissediyordu. Elvan, Gizem ve Pınar’ın ilk Yurt dışı yarışmalarıydı, bu nedenle hata yapmaları doğaldı. Ahmet’in dördüncü yurt dışı yarışmasıydı. Avrupa ve Balkan yarışmalarında dereceye girmiş bir sporcumuzdu. Fakat o da ilk kez dünya çapında büyük bir yarışmaya katılıyordu. Ve ondan çok şey beklediğimizin bilincinde olup eziliyordu. Elvan’ın, Gizem’in ve Pınar’ın sorumluluğunu da üzerine almış ışıl ışıl yanan gözlerinin adeta ışığı sönmüştü. Suskundular...
        İki saat salondaki havayı soludum. Yarışan sporcuların serilerini, salondaki izleyicilerin hareketlerini ve tek tek saydığım ve otuz üç adet olduğunu tespit ettiğim hakemleri izledim. Bir de Türkiye’den Bulgaristan’a gelebilmesi için yine tüm masrafını bizlerin karşıladığı bir Türk hakemimiz vardı. Ne yazık ki bizlere faydası olacağını düşündüğümüz hakemimiz, ilk gün zaman hakemi, ikinci gün ise çizgi hakemi olarak belirlendi ve bizim sporcularımıza hiç puan katkısı olamadı. Şu an ki organizasyonu düşündüm. Bizlere verdikleri program bir saniye olsun şaşmıyordu. Cimnastikçiler, çizelgede yazılan saat ve dakikada platforma çıkıyor, yarışmalar söylenilen saatte başlıyor ve her bir hakem söylenen dakikada yerini alıyordu. Onca insan, öğle ve akşam yemeği zamanı, yarışmalara ara verildiği anda salonu boşaltıyor ve restorantta aç kalmadan karınlarını doyurabiliyorlardı. Bir haftadır dışarı çıkmamış tüm ihtiyaçlarımızı otelde karşılamıştık. Sofya da otobüsten iner inmez bizleri karşılamışlar ve bu otele getirmişlerdi. Bir dakika bile beklemeden odalarımıza yerleştirilmiştik. Süper bir organizasyon vardı. Bulunduğumuz yer Uludağ gibi bir yer olmasına rağmen gelen insanlar alış veriş yapmış, oradaki esnafa müthiş para bırakmışlardı. Düşündüm; bizler Ekim ayında yapacak olduğumuz Cimnastik Festivali için bu organizasyonu sağlayabilecek miydik? Sanmıyorum... Belediye Başkanımızın ve Prof. Dr. Seyhan Hasırcının büyük yardımı ile oluşturduğumuz komite üç kez toplantı girişiminde bulunmuş ve bunu başaramamıştık. PATUYAP’ın dışında   yardımını istediğimiz hiçbir kurum, kuruluş ve esnaflarımız toplantımıza iştirak etmediler ve onlardan istediğimiz bilgileri bizlere ulaştırmadılar. Cimnastik Festivalinin Selçuk da yapılma amacı: Selçuk ilçesindeki otellerimizin, pansiyonlarımızın, lokantalarımızın kısacası Selçuk esnafının iş yapması ve kalkınmasıydı. Fakat hiç kimse tüm uyarı ve yardım taleplerimize kulak asmadı. O halde gelen yabancılara karşı mahçup olmamak için, bu organizasyonu tıpkı Bulgaristan da olduğu gibi büyük bir otelin sponsorluğu altında ve o otelde yapmak sanıyorum daha doğru bir hareket olacaktır diye düşünüyorum.
        Tüm seriler ulusların coşkulu sesleri ve alkışları altında izlendi. İçimi daha bir sıkıntı ve burukluk sardı. Üzülüyordum, diğer ülke insanlarını gördükçe, güzelim ülkemin duyarsız insanları için üzülüyordum. O an kızımın bir sözü aklıma geldi. Salonda yarışmalar başlamadan önce yerlerimize otururken, beyaz saçlı, beyaz sakallı, gözlüklü, başının üst tarafı kel bir adam yaklaştı yanımıza ve bizlere sarılıp fotoğraf çekildi. Bu adam aynı zamanda yarışmaya başkanlık yapıyordu. Kimdir ? diye sorduğumda bana: “ aerobik cimnastiğin babası” dediler. Ve o zaman, kızım dedi ki “ bizler bu spora başladığımızda aerobik cimnastiğin babasıydı. Biz onu görünceye kadar o aerobik cimnastiğin dedesi olmuş” dedi. Düşünmeden söylenen bu söz, belki de gereken yerlere büyük bir göndermedir diyorum.
         Bir an önce o iki saat istirahatın bitmesini ve gidip çocuklarımıza sarılmayı istiyordum. Odalarına gittim. Onları uyandırdım. Her birine ayrı ayrı sarıldım. Ve dedim ki: “Artık şu saatten sonra Türkiye yok sırtınızda. Türkiye şu an için sizlere ne verdi ki sizden ne bekliyor!. Sizler kendi bireysel gücünüzle buraya kadar geldiniz. Ama karşınızda kocaman uluslar var onlar bir olmuşlar birlik olmuşlar. Birbirlerine de ayrıca kardeş olmuşlar. İki saattir serileri, yarışmacıları ve destekleyenleri izliyorum. Karşınızda büyük bir güç var. Buraya kadar geldiyseniz en azından şu saatten sonra bu işin tadını çıkartın. Kendinizi rahat bırakın. İsterseniz platforma çıkın iki takla atın ve inin, ama o attığınız o iki taklanın da tadına varın. Şu saatten sonra, sizin üzerinizde hiçbir sorumluluk yoktur. Rahat olun. Sizden hiçbir şey beklemiyoruz. Neyi ne kadar alırsan, aldığın kadarını verebilirsin, bundan fazlasını beklemek bence vicdansızlıktır. Ve sizleri çok sevdiğimizi de sakın unutmayın.” Hepsi beni dinlerken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Her biri boynuma sarıldı. Ellerimi sıkı sıkı tuttular, benden güç almak ister gibiydiler. “ Bu sözleri duymaya, o kadar çok ihtiyacımız vardı ki” dediler. Onların kendilerine olan güvenlerini yeniden kazanmaları için bu sözleri söylemek zorundaydım ve sanırım bunu da başardım.
        Hatasız serilerini yaptılar, harikaydılar. Dünyaya yetişemediler belki ama Türkiye rekorunu kırdılar. Kendilerine güvenleri gelmişti ki üstelik onları koca salonda, dünya uluslarının içinde sadece “ üç kırmızı, beyaz eşofmanlı Türk” alkışlıyordu. Ümran : Emre: Bahadır…


4 Nisan 2008  19:12:43 - Okuma: (2209)  Yazdır




İstatistik