Yazı

Yassıada Mahkemeleri
Yassıada Mahkemeleri 

Etem Kutsigil

Sayın ve Sevgili okurlarım;

2008 yılının Mart ayındayız. Geçenlerde, eskiden almış olduğum kitap ve dergileri karıştırırken 1962 yılının “Hayat” dergisinin bazıları elime geçti. Dergilerin kapak resimleri, Yassıada Mahkemelerinin duruşmalarından alınmıştı.
Resimlere bakıp resim altlarını okurken anılarım, uykuya dalarcasına beni 46 yıl gerilere götürdü.
İlkokul 3. sınıfta okurken, o yıllarda dayım da Demokrat Partinin Ankara teşkilâtının faal üyesi idi. Celâl Bayar daha Cumhurbaşkanı olmamıştı. Dayım çocuklarıyla beraber beni de alarak, Demokrat Parti Genel Merkezine götürdü. Celâl Bayar odasında çalışıyordu. Bizi görünce sevindi yanına gidip elini öptük.
Bayar, Cumhurbaşkanı olduktan sonra da annemle defalarca “Köşk”e çıkıp eşi Reşide Hanımefendiyi ziyarete gittik. Hatta bu sayede Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan Hanımefendiyi de tanıdım. Demek istediğim o ki, Demokrat Parti, yabancısı olmadığım bir partiydi.
Fakat Partinin iktidara geldikten sonraki siyaseti, bir türlü içime sinmedi. Çünkü memlekette yapılacak iş kalmamış gibi Demokrat Partinin ilk icraatından birisi türkçe okunan ezanı eskiye, (arapçaya) çevirmesi oldu. Oysa ki, ezanın türkçe okunmasının altında, Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde yazılı olan “BİZ KUR’ANI ANLAYASINIZ DİYE ARAPÇA GÖNDERDİK” ayetinin fiiliyata geçmesiydi. Daha sonra Ticanilik diye adlandırılan ilk yobaz patlamasının bu yumuşak iklimde cesaret alması gelir. Daha sonra da, Said-i Nursi’nin faaliyetlerinin müsamahası boy gösterir. Giderek Atatürk ve İsmet İnönü zamanında yapılanların kötülenme dönemi gelir. Oy çokluğu Menderes’e o kadar büyük bir güç olarak görünür ki, milletvekillerine “Siz isterseniz halifeliği bile getirebilirsiniz” diye hava atmış, Ordu’ya “İstersem ben bu orduyu yedek subaylarla da idare edebilirim” diye Paşa’lara gözdağı vermiştir. DP bu gücü ABD’nin verdiği Marshall Yardımından ve yine ABD nin alabildiğine açtığı para musluklarından alıyordu. Bu dolarlar çalışarak, terleyerek kazanılmış paralar olmadıklarından çoğu har vurup, harman savruldu. Birazıyla da işler yapıldı.“Her mahalleden bir milyoner” çıkarılacağı vaadedildi.
DP İkinci seçilişinde ise kredi musluklarının suyu kesildi. Sıkıntılar arttı. İstekler çoğaldı. Emek sarfetmeden gelen borç paralar milletin çalışma –kazanma geleneğini köreltti. Nankör topluluk veya başka bir deyimle, siyaset dünyasının “Veren yengen yavuzdur.” atasözü hükmünü gösterdi. Muhalifler arttı. O zaman da Mendres coştu bütün belâgatıyla nutuklar irat etti. Fakat, bugünkü siyasetçilerin birisinin tiyatroda “HAMLET” rolu oynar gibi teatral riya (sahte olduğu belli) kokan söylemleri olmadı. Şunu da eklemeli ki, bugünkünün sahip olduğu yağcılar kadar çok yağcısı, çok dalkavuğu olmadı. Bu yüzden sadece, bağırdı çağırdı kızdı muhaliflere. Ekonomi kötüye gittikçe, şikâyetçiler çoğaldı. Onlar arttıkça berikinin hiddeti, şiddeti arttı. Muhalefete daha çok yüklendi, İsmet İnönü’nün Kayseri’ye gidişine engel olmak istedi, Kırşehir Milletvekili olan Osman Bölükbaşı’nın seçilmemesi için, Kırşehir’i ilçe düzeyine indirip, Nevşehir’i il yaptı, Kırşehir’i, eski ilçesine bağladı. Kalan ilçelerini de komşu illere dağıttı. vb.
Giderek vatandaşlar öylesine etkilendiler ki, köylerde önce kahvelerini ayırdılar, sonra da camilerini. Radyo bültenleri halkı ikiye ayırmıştı. Vatan Cephesine kayıt olanlar ve olmayanlar diye. Katılanların isimleri dakikalarca okunurdu her haber bülteni sonrası. Ölüler de yazdırıldığından o zamanki Türkiye’nin nüfusundan fazla çıkmıştı kayıt olanların sayısı.
Bu sanal kuvvet gösterisi Menderes’i Anayasa dışı davranışlara itti. Diyecekiniz ki, daha sonraları  Anayasalar delik deşik olmadı mı? Oldu da, ilk yapan unutulmaz. Sonra Üniversite öğrencilerinin olayları ve Ordunun yönetime el koyması.
Mahkemeler kuruldu. Hazırlık aşaması tamamlandıktan sonra duruşmalar başlayacaktı. O   akşam haber bülteninde bütün Türkiye gibi ben de radyo başındaydım. O geceden aklımda kalan iki izlenimden birisi, Yüce Divan Başkanı Salim Başol’un Adnan Menderes’e hitap ederken bir sanığa değil de, kararını olumsuz olarak vermiş bir insanın kaba ve aşağılayıcı ses tonu ile, Menderes’in ;
“Hatırlamıyorum Hakim Beyefendi hazretleri.” derkenki cılız, çaresiz ses tonuydu. Nerde radyolardaki, meydanlardaki aslanlar gibi kükreyen Menderes, nerede O. Ben bu adamı siyasetinden dolayı sevmiyordum. Fakat düşmüş bir insanın aşağılanması beni duygulandırmış ve gözlerimi silecek kadar yaşlarımın akmasına engel olamamıştım.
Duruşmalar devam ediyor gerçekten en ağır cezayı gerektirecek bir davanın duruşmasından sonra abuk sabuk bir davanın duruşması geliyordu. Başsavcı Ömer Altay Egesel ise bir âlemdi. Menderes’e bir “Bebek davası” açtı. Bayar’a “Köpek davası” açtı. Be mübarek adam bir taraftan idam isteğiyle dava açtığın kişiye bu davalar açılır mı? Bu davalar normal koşullarda “Yüce Divan”lık davalar mı? Ve duruşma sırasında daha ne münasebetsizlikler ... Sonunda ne oldu? “Adamları bebek davası, köpek davası diye astılar.” diyor vatandaş. İşte akılda kalan. Bu gün halâ Menderes’in hayranları varsa sebebi, konularını yazdığım bu saçma davalardır.
Şimdi yine bir Parti Kapatma davası. Ben hukukçu değilim fakat, görüşüm odur ki “Laiklik” tanımı öyle yozlaştırıldı ve iktidar partisinin yöneticileri sayesinde öyle sulandırıldı ki, vatandaş bunun önemini kavrayamıyor. Bu yüzden partinin alması muhtemel cezayı kalben kabul edemeyecek. Bu dava aynı zamanda,
-Avrupa Birliği’nin yönlendirdiği, hatta zorladığı pek çoğu uyum yasası   diye bize yutturulan, giderek Lozan’ı deldirmek amacıyla yapılan eklemeler ile,
-TBMM’nde “şahıslara özel” çıktığı iddia edilen pek çok ekonomik ve ceza yasanın,
-Türkiye’ni kâr getiren (altın yumurtlayan tavuklarını) kamu mallarını ya yabancılara, ya da ahbap–çavuş ilişkisiyle haraç mezat, satılmasının,
-Pek çok bankamızın satılmasının, dünyada en fazla faizle borçlanmamızın, hesabı sorulmalıdır.
-Türkiye’mizi beş yılda, iki kat borçu hale getirilmesinin hesaplarının da sorulması gereken bir davadır.
Türkiye’nin “çomaksız dolaşılacak köpeksiz köy” olmadığı, bir iktidarın %90 oy alsa da suç işlediği, Cumhuriyet Başsavcı tarafından saptanırsa yargılanabileceği, hatta ceza alabileceği, içerde ve dışarıda gösterilebilinmelidir ki, Türkiye’nin uzaktan kumanda edilen bir devlet olmadığı anlaşılsın. Türkiye’mizin bugünkü siyasal ve ekonomik durumuna gelince, onu da Namık Kemal söylemiş.
 
Hâkîr olduysa millet, şânına noksan gelir sanma;
Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.
                                               Namık Kemal
(Düşkün hale geldiyse millet, şanı eksilir zannetme,
Yere düşmekle mücevher, değerinden bir şey kaybetmez.)


16 Mart 2008  21:31:14 - Okuma: (727)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik