Yazı

Kör Bakışı Kemir!!
Kör Bakışı Kemir!! 

Ümran Songun

İçim sıkılıyor... Uykumu kaybettim.. Bulamıyorum…

Kalbimde tonlarca yük var sanki...
Anlaşılan, sabaha kadar beynimle bağlı kalacağım sana. Oysa,  kalbimin kalbinize  dokunmasına çok ihtiyacı var çırçıplak..
Ruhumun ruhunuza dokunmasına izin verirdiniz belki... Parmaklarımdan akan duygularımı özgürce salıverebilseydim… Bıraktığı izi görmeyi çok isterdim.
Düşüncelerim, birer birer kemiriyor beyin hücrelerimi.
Dedim ya içim sıkılıyor... Bu karmaşa, bu keşmekeşlik canımı sıkıyor. Her geçen gün huzur ve dinginlik, yerini karmaşık ve çözümsüz bir düzene bırakıyor. Zihinler karışık, güven kelimesi tamamen unutulmuş, kaybedilmiş. Bir gelecek korkusu sarmış beyinleri.
         Okuduğum, Kıymet Nadir Bindebir’ in yazısı beynimi oyuyor.  (“Penis Diktatoryası”)  Gıpta ediyorum. Çünkü bu kadar açık ve net cümlelerle yazmak her babayiğidin harcı değil.  Düşüncelerini korkmadan kaleme alıp özgürce dile getirmek bu olsa gerek diye düşünüyorum. Çok eleştiri almış, suçlanmış ama; yine de “Bölücü geldi hanım!” yazısı ile “(burada Mona Lisa’nın kaşlısı ve dişlisini düşününüz, gizemli sırıtıyorum).”  diyerek kendini eleştiren ve suçlayanlara karşılık vermiş. Ve üstüne üstlük bu makalesi yarışmada 3. olmuş.
Bir yazar kendince; beyninde bir türlü sindiremediği, onu kıvrandıran hazımsızlığını anlatmalıdır. Ve bu amaçla en uygun kelimeleri bulup dizmek için saatlerce uğraşır. Bütün taşlar yerine oturmalıdır. Yani yazılan her makale, şiir..vb bir mesaj vermek için yazılır. Bir uyarıdır. Ama insanlar sadece bir noktaya takılır. Yazarın anlatmak istediğine değil, kendi istemedikleri, hoşlarına gitmeyen noktaya. Ve orada kalırlar. Kör bakıştır bu. Sanıyorum insanın kendisini aşması gerekiyor bu noktada. Evet bir okurumdan öğrendiğim gibi “ acaba” kelimesi barınmalı yazdığımız ya da okuduğumuz yazılarda. “Acaba ne anlatılmak isteniyor?”  “Netlik” kelimesi göreceli bir kavram değil. Ya da “net” olan şey nedir?
         Belki çok uzak değil gelecek denilen o zaman dilimi.
Belki memleketimin her karış toprağı tekrar gülecek...
Unuttum, sevgi sözcüklerini
ve yaşama dair söylenen en güzel cümlecikleri...
…İçim sıkılıyor…
Dinmek bilmiyor yüreğimin acısı,
Uyku girmiyor gözlerime…
 
Böyle zamanlarda; ya gülen bebekleri, ya da hayvanları gözümüzde canlandırmak ve hayal etmenin insanı mutlu ettiğini söylerler.
         Nedense kobaylar geldi birden aklıma. Hani kemirgendir ya genelde bunlar. Beynimi kemirip duran düşüncelerden olsa gerek çağrıştırdı işte..Saçmalama!... dedim kendi kendime beynime yağan düşüncelerime.. Neyse belki eğlenceli olur, konu değişir de uyurum, dinlendiririm beynimi. Bakın siz de ne ilginç hayvanlarmış bunlar;
         Hani, kobay olarak kullanılan hayvanlar vardır laboratuarlarda. Tabi akla ilk fare ve sıçan gelir nedense. Söyleyin bakalım kaçınız biliyor fare ve sıçan arasındaki farkı? İlginç değil mi? Merak ediyor insan.
Neden binlerce hayvan arasından sadece 9 hayvan seçilmiş deney hayvanı olarak. Sıçan, Fare, Kobay, Tavşan, Hamster, Köpek, Kedi, Tavuk ve Primatlar. Çünkü; bu hayvanların beden yapıları çok küçük ve bakım vb maliyetleri ekonomik ve inanılmaz bir üreme potansiyelleri var. Mesela sıçanların gebelik süresi sadece 21 gün. Ve doğan yavru da tıpkı bir et parçası. Ne elleri var ne gözleri. Zamanla dışarıda tamamlıyor gelişimini. Eller, ayaklar, gözler oluşuyor yavaş yavaş. Sanki tanrı bu hayvanları  insanlara hizmet için yaratmış. İnsan sağlığının daha iyi olması için deneylerde kullanılsın diye.
Peki, fare ve sıçanların kemirmelerinin aslında bir yaşam savaşı olduğunu biliyor musunuz? Yapılan her şeyin bir nedeni vardır ya.. Eğer onları, kemiremeyecekleri bir ortama koyarsanız; üst ve alt çenesindeki iki ön dişinin inanılmaz bir şekilde uzadığını ve zamanla çenesini kapatamayacak hale gelen hayvanın beslenmeyip öldüğünü görürsünüz. Onlar aslında kemirerek dişlerini törpülerler.
         Fareler, sıçanlara nazaran daha aktif hayvanlar. Yürürken göbeklerini yere sürterek yürürler çünkü görmenin aksine dokunma duyuları iyi gelişmiştir. Çevrelerini koklayarak ve dokunarak algılarlar. Parfümden de çok rahatsız olurlar. Uzun kuyrukları tüysüzdür çünkü dış ortam için ısıyı algılar. Aynı zamanda kuyrukları denge organlarıdır. Bacakları kısa olup ön ayakları dört, arka ayakları beş parmaklıdır. Günlük hayatımızda durup dururken ortalıkta fare görmeyiz değil mi? Çünkü bu hayvanlar serin nemli yerleri sever orada yaşarlar çünkü ter bezleri yoktur. Dedim ya her şeyin bir nedeni var. Bu hayvanlarda bir ilginç özellik de “kanibalizm” denilen  yamyamlık duygusu. Stres ortamlarında içgüdüsel olarak ölülerini ve yavrularını yerler. Çok açlarsa kafeslerindeki arkadaşlarını yerler. Plasentalarını ve hatta ağrılı organlarını da yerler. Örneğin midesi ağrıyorsa buna dayanamadığı takdirde yavaş yavaş derisinden midesine doğru yemeye başlar kendisini.
         Sıçanlarda farelerden farklı olarak safra keseleri bulunmaz. Ve kusmazlar. Bu açıdan bu iki hayvan üzerinde yapılan testler de farklı olur. Kusmadıkları için herhangi bir anestezi işleminden önce aç bırakılmaları gerekmez.
Kobaylar ise fare ve sıçanlara nazaran çok daha hareketli ve heyecanlıdır. Çok sevimli hayvanlardır. Mutlaka dışarıdan C vitamini almalıdırlar, aksi takdirde yaşamlarını kaybederler. Değişik bir bağırsak yapısına sahiptirler. Kobayları özel kılan da bu özellikleridir. Antibiyotik aldıkları anda ölürler. Pediatrik  serumlarda antibiyotik  olması istenmez ve bu durumda kobaydaki reaksiyona bakılır.
         Tavşan ise kemirir ama kemirgen değildir. Farelerin kuyrukları gibi bunların da kulakları ısı ayarlayıcı organlarıdır. Gebeliği bir aydır ve yavruları doğduğu zaman prematürdür. Yani bunlar da et parçası gibidir doğduklarında. Tavşanlarda da “kanibalizm” vardır. Ama bunlarınki: kokuya karşı çok hassastırlar ve yavruları doğduktan sonra eğer onlarda yabancı bir koku hissederlerse yavrularını yerler. Yani evde yavrulayacak diye beklediğiniz tavşanınızın yavrusunu hiç göremeyebilirsiniz. Ona ait en ufak bir şey dahi bırakmadan yerler. Diğer bir değişik özellik ise bu hayvanların günlük besinlerinin %40’ ını dışkılarının oluşturmasıdır. Bağırsakları gelişmiş değildir. Yedikleri besinleri tam sindiremedikleri için bağırsaklarında yaşayan bakteriler tarafından sindirilmiş besinlerden oluşan dışkılarını yerler. Ayrıca öyle de her dışkıyı yemezler. Günün ilk saatlerinde sindirilmiş dışkılarını direkt popolarından alıp yerler. Dışkı yere değerse yemezler. 
         Hani kobay olmak geldi içimden birden. En azından bizim kadar karmaşık yaşam tarzları yok. Bir bakmışsınız bir sabah arkadaşımız bizi yemiş. Doğurmak için 9 ay beklemeye de gerek yok, dışkılarımızda yiyeceğimiz de hazır. Yapacağımız iş, yiyeceğimiz aş da belli. Başlarında bir türban sorunu, PKK belası, yolsuzluk, soysuzluk, açlık da yok. Sözde rahatlamak için yazdım tüm bunları ama dönüp dolaşıp yine aynı noktaya takılıyorum. Sanırım henüz hazmedememişim beni kemiren düşüncelerimi.
Aslında bizi de tıpkı bir fare gibi kemiriyorlar. Biz de onların dişlerini törpülüyoruz. Bizi kemirmelerine izin veriyoruz. Yaşamalarına izin veriyoruz. Bırakın kendi ağrılı organlarını kemirsinler. Ülkemizin yüreği kan ağlıyor ve kalbimizi de yiyecekler sonunda diye korkuyorum. Ama güçlüdür bizim kalbimiz. Güçlüdür gençliğimiz. İçimize sığdıramadığımız söz dinletemediğimiz kalplerimiz tek yürek olmuştur bu ülke için eminim…


6 Mart 2008  00:23:37 - Okuma: (1711)  Yazdır




İstatistik