Yazı

Neden laik bir anayasa?
Neden laik bir anayasa? 

Asil S. Tunçer

Neden ‘Evrensel Bildirge’ normlarına uygun ve laik bir anayasa? Bunun birçok nedeni var: Anayasa Taslağı’ndaki kilit kavramlardan biri “Müslüman ülke” tanımlamasıdır.

Ülkemize dışardan bakanlar için, Avrupa Birliği’ne aday bir ülke olarak Türkiye’nin en önemli özelliği ve kendilerinden ayırt edici niteliği Müslüman bir ülke olmasıdır. Dinsel-kültürel özelliğin öne çıkartıldığı bu algılama tarzı, hem akademik çevrede hem de medyada ve de siyasi çevrede sık sık dile getirilmektedir. Yaygın kanı ‘Müslüman’ Türkiye’nin ‘Hıristiyan’ Batı ile uyuşamayacağıdır. Türkiye’nin “Müslüman” olarak tanımlanması, bir bakıma gerçeği yansıtmaktadır ama bu ifadeyi aslında ‘çoğunluğu Müslüman olup ta sayıca azda olsa Musevilik ve Hıristiyanlık gibi inançları bünyesinde barındıran ve herkesi, her inancı eşit kabul eden bir ülkedir’ tanımlamasıyla daha da açmak çok isabetli olacaktır. Evet, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ve yüzyıllar boyunca İslam kültüründen önemli ölçüde etkilenmiş bir ülkeden söz ediyoruz ama bununla birlikte, ülkemizi dışardan gözlemleyenler için, batıda bazı kesimlerce önyargıyla karşılanan bir “Müslüman” kimliği ve Türkiye’nin diğer bazı yeterince demokratik olamayan Müslüman ülkeler ile aynı kategori içinde değerlendirilmesi riskini de taşımaktadır.

Kuşkusuz, Avrupa’da sıradan yurttaşların pek çoğu bile, artık Müslüman ülkeler arasında bir derecelendirme yapabilmektedir ve Suudi Arabistan, Sudan, Pakistan, İran gibi kendini resmen şeriat devleti olarak tanımlayan ülkeler ile modernleşme sürecinde belirli bir mesafe kaydetmiş ve hukuk düzeninde İslami kurallara yalnızca kısmen yer veren Mısır, Fas, Tunus, Cezayir gibi ülkelerin aynı kategoriye konulamayacağı, Türkiye’nin bunlardan çok daha farklı bir konumda olduğunu iyi bilmektedir. Daha da iyimser bir yaklaşımla; ülkemizi biraz olsun tanıma fırsatı bulabilmiş batılılar, Türkiye’nin Müslüman ülkeler içinde modernleşme sürecinde en ileri noktada bulunduğunu görmüş olmalılardır. Ancak yine de kuşkucu bir yaklaşımla bazen bu bakış açısının çıkarcı pozisyonlarda istismarcı davranışlara açık olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Konu, Türkiye’nin hukuk düzeninin Avrupa değerlerine uyumu olduğunda, kategorize etmek gerekliliği ortay çıktığında ve gruplandırma, sınıflandırma söz konusu olduğu hallerde kolayca yanlış bir değerlendirmeye götürebileceği ihtimal dâhilinde tutulmalıdır. Çünkü geçmişte ve günümüzde bu tür bir yanlış algılama veya değerlendirmelerin hala yapıla gelmekte olduğuna şahit olduğumuz durumlar mevcuttur.

Öte yandan çevremizdeki Tunus ve Ürdün gibi Müslüman ülkelerin bile, Avrupa Birliği’nin temel ilke ve değerleri olan demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar ve serbest pazar ekonomisi ile ekonomik kalkınmışlık ve işgücü göstergeleri açısından ve hele kurumlar düzeyinde kesinlikle Avrupa standartları ile karşılaştırılabilir düzeyde olmadığı gibi çoğunlukla hala Türkiye değerlerinin bile altındadır. Hatta bu normlar ve ilgili kurumlar ve altyapı çoğu Müslüman ülkede ya hiç yok ya da daha emekleme dönemindedir. Bunun coğrafik ve sosyokültürel birçok sebebi olduğu gibi siyasi tarih açısından da çok belirgin nedenleri mevcuttur. Hala İslam kültürü ve bu kültüre göre biçimlenen İslam hukuku uygulayan ülkelerin çoğunda günümüzde bile başta İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinden yakasını kurtaramamış ve nihai kaderleri yaşadığımız yüzyılda da AB ve ABD gibi küresel karar mekanizmalarının elinde olan ülkeler mevcuttur. Bu ülkelerin şanssızlığı bizim sahip olduğumuz ama kıymetini tam bilemediğimiz, milletine önündeki 50–100 yılı gösterebilmiş bir Ulu Öndere sahip olamamasıdır. Biz bu yönüyle hemen hemen tüm mazlum milletlerin örnek aldığı bir ülkeyiz.

Bazı İslam ülkelerinin anayasalarında yer alan şerri hükümlerde evrensel insan haklarından yoksun uygulamalara yer verilir: Mesela; ‘Evrensel Bildirge’nin 5. maddesi, “hiç kimse işkenceye veya zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele ve cezaya maruz bırakılamaz” hükmünü getirmiştir. Özellikle organ kesme cezaları (hırsızın elinin kesilmesi gibi) Evrensel Bildirge açısından işkence ya da insanlık dışı ceza niteliğindedir. Yalnız bazı İslam hukuku ve Şerri hükümlerini uygulayan anayasalarda bu madde ihlal edilmiştir. Müslüman ülkeler Evrensel Bildirgedeki inanç özgürlüğü tanımını İslam’a aykırı bulmaktadırlar. Çünkü ‘Bildirge’; din değiştirmeyi de bu özgürlüğün önemli bir boyutu olarak niteliyor (m.18). Oysa İslam hukukunda bir Müslüman’ın dinini değiştirmesi hemen hemen yasaktır veya karşısında sert yaptırımlar vardır. İnançsızlar hiçbir şekilde hoşgörüyle karşılanmaz. Müslüman bir kadının Hıristiyan bir erkekle evlenmesi kesinlikle hoş karşılanmaz. Müslüman bir erkeğin bir Hıristiyan kadınla evlenmesi içinse kadının mutlaka kadı önünde Müslümanlığa geçmesi gerekmektedir. Daha da önemlisi Gayrimüslimlerin haklarının sınırlı olarak güvence altına alınması ve yüksek dereceli kamu hizmetlerine girmelerinin önlenmesi gibi yasaklar, kanun önünde eşitlik (m.7) ilkesine aykırıdır.

Kuran’da ve hadislerde erkeğin kadından bazı hallerde bir derece üstün olduğunun üstü kapalı da olsa belirtilmesi ve belirli koşullar altında erkeğin karısına kısmen de olsa fiziksel şiddet uygulayabileceğinin öngörülmesi kadın erkek eşitliği açısından Evrensel Bildirge ile uyumlu değildir. Yine miras ve tanıklık bakımından kadının aşağı bir statüde bulunması eşitlik ilkesini ihlal etmektedir. Suudi Arabistan’da başkent Cidde’de bir belediye başkanlığı için 200 civarında başkan adayı mevcut iken seçimlerde bırakın bir kadın adayı, kadın sandık başına bile gidemez. Petrol fışkıran topraklardan bırakın kadın haklarını insan hakları bile damlamaz. Bununla birlikte, İslam hukukunun geçerli olduğu bir rejimde özgür ve adil seçimlerin yapılmasını zorlaştıran pek çok unsur vardır. Bu sorunlar özgürlükçü bir yorumla aşılsa bile, yasama organının yasama yetkisi son derece sınırlıdır. Egemenliğin ulusa ait olduğu ilkesinin kabul edilmemesi nedeniyle İslam hukukunun geçerli olduğu bir rejimde çoğulcu, özgürlükçü gerçek bir demokrasi kurulamayacaktır.

Cumhuriyetle birlikte gelen köklü hukuk reformu Türkiye ile Avrupa arasındaki kültürel farklılaşmayı ne ölçüde azaltmıştır? Bu soruya yalnızca Cumhuriyetin hukuk reformu penceresinden bakmak ufkumuzu daraltır; daha geniş bir açıdan bakmak gerekir. Çünkü değişen yalnızca hukuk değildir. Monarşiden cumhuriyete, teokrasiden laik bir devlet düzenine, mecelleden medeni hukuk ve anayasaya, çok uluslu imparatorluktan ulusal devlete geçişi ifade eden Türk Devrimi’nin aynı zamanda bir kültür devrimi olduğu kuşkusuzdur. Bu doğrultuda, İslam hukuku terkedilmiş, bütün temel yasalar Batıdan iktibas edilmiştir. Latin harflerine dayalı yeni alfabe Batı dillerinin öğrenilmesini kolaylaştırarak bu kültür çevresinin değerlerinin öğrenilmesine olanak sağlamıştır. Batı kültürünün temel edebi, bilimsel ve felsefi eserleri Türkçeye kazandırmak olmuştur. Doğu’nun, her olayın nedenini mistik ve ilahi bir kaynağa dayandıran düşünce anlayışı yerine, Batı’nın akılcı düşünce tarzını benimseyen bir düşünce anlayışı geliştiren yeni Cumhuriyet bugüne değin bu müfredatına uygun bir eğitim ve kültür politikası izleye gelmiştir.

Ulusal egemenlik, doğal haklar anlayışı, kanun önünde eşitlik, ulusal devlet gibi batılı ilke ve değerler yeni devletin temel esasları olarak kabul edilmiştir. Batı yalnızca teknolojisiyle değil, bilimi, felsefesi ve sanatıyla da özümsenmeye çalışılmıştır. Böylece, Tazimatla birlikte başlayan modernleşme süreci, Cumhuriyetle hızlı bir ivme kazanmış, kısa süre içinde Türkiye’nin kültür çevresi değişmiştir. Bu yüzden bugün ülkemizi salt bir İslam toplumu gibi düşünmek ve Ortadoğu zihniyetine sahip ulus niteliğinde algılamak yanlış olur. Onun ötesinde İslami kültür değerleri içinde yoğrulmuş bir toplumun gereksinimlerini daha çok dikkate alan bir ülke ve bu yönüyle işleyen toplumsal mekanizmaların etkisinde örnek bir laik devlettir ve bu anlamda da tam bir Batılı gibi kabul edilmelidir. Dolayısıyla, son yıllarda uyum yasalarıyla gerçekleştirilmeye çalışılan, evrensel normlarda Batıyla entegre olma, iki farklı kültür çevresinin ilke ve değerlerini birbirine yaklaştırmaya çalışmak değil, Batı kültür çevresi içinde yer alan bir ülkenin biraz daha Batılı olabilme gayretleri veya bu yöndeki eksiklerini giderme ve bütünleşmesini tamamlama çabası olarak anlaşılmalıdır.

Gerçekte, Türkiye’nin temel siyasal ve anayasal değerleri ile çağdaş devlet olma yönünde taşıdığı ilkelere göz attığımızda Batılı Devletlerinkilerle arasında büyük farklar bulunmuyor. Sıkıntı yalnızca bu ilke ve değerlerin pratiğe aktarılmasında karşımıza çıkıyor. Bunların dinsel kimlikle veya Müslüman toplum olma özelliğimizle ilgisi yoktur; daha çok genel bir aidiyetle; biraz da Anadolulu yani batıya göre daha doğulu olmakla ilişkilidir. Nitekim aynı sıkıntılar, Türkiye gibi, 19. yüzyıla kadar kapitalizme geçememiş, aydınlanma hareketinin dışında kalmış Ortodoks Doğu Avrupa ülkeleri ve Balkan Devletleri için de geçerlidir. O ülkelerde de, hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları hatta laiklik ilkesinin hayata geçirilmesinde sıkıntılar vardır. Bunun nedeni coğrafik, kıtasal, bölgesel tarihi ve sosyal gelişmişlik, siyasal hinterlandla ilintilidir. Türkiye, bu anlamda tam olarak bu konjüktürel merkezde yer almakta, yine her türlü gelişme ve yaşananların ana arterini teşkil etmektedir. Böylesine öneme haiz bir ülke, anayasasını yenileme sürecinde gerek AB ve gerekse ABD’den yapıcı ve olumlu destek beklemektedir. Umarım bunu görür.


24 Ocak 2008  13:26:03 - Okuma: (426)  Yazdır




İstatistik