Yazı

“Anayasa (taslağı) sempozyumu” notlarım
“Anayasa (taslağı) sempozyumu” notlarım 

Asil S. Tunçer

19 Ocak 2008, Cumartesi günü ESTOB’un düzenlediği ‘Anayasa Taslağı Sempozyumu’na katıldım.

Herhangi bir sıfatla değil sadece bir vatandaş olarak. İlkin Cumartesi günü 13.30 ve Pazar günü de 10.30’da başlayacağı duyurulan sempozyum daha sonra tek güne indirgenerek Cumartesi günü sabah 10.30’da başlatılıp bir güne sığdırılmış. Benim bu son değişiklikten haberim olmadığı için doğal olarak Cumartesi günü saat 13.30’da toplantının yapılacağı Narlıdere Belediyesi Kültür Sarayı’ndaydım.  
 
Prof. Dr. Süheyl Batum’un konuşması çok etkileyici ve bilgi doluydu. Hoca alkışlarla sık sık kesildiği konuşmasında, 1787’de A.B.D.’de hazırlanan ve dünyadaki ilk gerçek sivil devlet anayasası kabul edilen anayasadan bugüne değin hazırlanan tüm dünya anayasalarında görülmemiş bir hazırlanış şeklinin şuan ülkemizde sergilendiğini vurguladı. 1838 ve 1876’dan bu yana birçok anayasa hazırlanan Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde son 25–30 yılda yeni bir anayasa yapma geleneğinin yerleştiği söyledi ve sözlerine şöyle devam etti. Bu anayasanın yapılma şekliyle dünyada başka bir eşi, benzeri yok. Hemen tüm anayasalar işkenceyi yasaklarken bu anayasa da ‘işkence kısmen yapılabilir’ gibi çok düşündürücü bir madde var. Eşitlik yok. Özgürlükler kısıtlanmış. Sosyal haklar geri alınmış. Kamu yararı göz ardı edilmiş. Denge ve fren mekanizması yok. Basın özgürlüğü yok. YÖK’ün 6 üyesini Bakanlar Kurulu seçiyor. Anayasa Mahkemesi’nin 16 üyesini iktidar partisi seçecek ve mahkeme siyasallaşacak, hukuk dışı kalacak.
 
Oturumu yöneten Başkan Yılmaz Karakoyunlu ise Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal’in ısrarıyla metinde yer alan ve günümüz Türkçesiyle anlamının kutsal, kutsanmış demek olan “Mübeccel” maddesinin yeni anayasada yer almadığından bahsetti.
 
Gazeteci Tufan Türenç de, tele-vole ekonomistlerinin AKP iktidarının çöken ekonomisini tozpembe göstererek kamuoyunu kandırdıklarını söyledi. Dinci basının da iktidarın yanında olduğunu belitti ve Zaman gazetesini örnek gösterdi: Gazete gösterilen tirajına göre günlük 800.000 aboneye ulaşıyor ama bunların sadece 28.000’i para ödeyerek satın alınan rakam. Türenç, Zaman’ı Yay-Sat’ın dağıttığını ve Aydın Doğan’ın da hissedar olduğunu belirtti. Yeni Şafak, Bugün, Vakit ve Star’ın satışı gerçekte 100.000’i bulmaz diyen usta gazeteci Tufan Türenç sözlerini sürdürdü: Sübvanse edilen para trilyonları buluyor. Para nereden geliyor? Mesela Sözcü gazetesi… Hiç ilanı yok. Amaç ilan verilmesin de iflas etsin… Büyük baskı var. Kanallardan Avrasya örneğin; bir sendikanın yardımıyla ancak ayakta duruyor. Habertürk dayanamadı, Turgay Ciner’e satıldı. Tuncay Özkan’da kanalını satacak. Ulusal Kanal’da aynı şekilde. ATV-Sabah Grubu’nun satışı bir hukuk devletinde olmayacak bir durum. Kendisine yakın bir grup aldı önce ve sonra bir gecede kanun değiştirilip yabancıya satıldı.
 
Türenç daha sonra yüksek yargı ve YÖK’ün zedelenmeye çalışıldığından da bahsederek amacın türbanın üniversitelere sokulması ve cumhuriyet üniversitelerini tarikat üniversiteleri haline getirmenin asıl hedef olduğu üstünde durdu. Türenç, konuşmasını Türkiye’nin son 5 yıldaki ekonomik göstergelerinden örnekler vererek sürdürdü: 2002’de cari açık 1,5 milyar dolar. 2008’de 40 milyar dolar. 2002’de kredi kartları borcu 4 milyar dolar. 20082de kredi kartları borcu 75 milyar dolar. Şuan Türkiye’de 40 milyar insan borçlu. Ahmet Çakar’a 90.000 kişi yarışmacı olarak başvurmuş. Neden? Başka çareleri kalmadı da ondan: biraz ağlan-sızlan biraz da şans; işte çoğu fakir ve işsize veya batmışa bir gelir kapısı. Şuan ülkede dolaşan sıcak para 100 milyar dolar. Başbakan’a göre en karlı ama aslında en çok faizi getiren ülke Türkiye; bu yüzden yabancı sermayeyi cezbediyor; o da sözde; bakalım nereye kadar.
 
Tufan Türenç, 2008 bütçesinin %28’inin faize, %6’sının yatırıma ve %2,5’uğunun da tarıma ayrıldığından söz etti. “Üreten değil faizli borç parayla yaşayan bir ülke olduk” dedi. “Bankalardaki toplam mevduatın %92,5’u 3 milyon kişiye ait. Bunların da zaten tamamı AKP’ye oy verenler. 17 milyon kişi yoksulluk çizgisin altında. 700.000 kişi açlıktan ölmek üzere. Sosyal devlet sadaka devleti oldu ama buna rağmen Türk-İş 7,5 YTL zamma imza attı” şeklinde konuştu.
 
Hürriyet Gazatesi’nin bu değerli köşe yazarı TSK’nın alternatifi diğer bir güç olarak o bilinen Balkanlı edasıyla TKK (Türk Kalemli Kuvvetleri)’ni göstererek sözlerini noktaladı.
 
Birleştirilen öğleden sonraki oturumda söz alan konuşmacılardan SHP’nin MKYK Üyesi Berat Sancar Yücel, bir anayasanın toplumun kendisini nasıl gördüğünün açık bir ifadesi olduğunu ve birlikte yaşam için gerekli kuralları koyduğu söyleyerek başladığı konuşmasını 1961–1982 anayasaların temel hak ve özgürlüklerden uzak tamamen sipariş anayasaları şeklinde hazırlandıklarından temel hak ve özgürlüklerde geçiş vermediğinden bahsederek, “bu anayasalar, temel hak ve özgürlüklerde ifrat ile tefrit’in ortasını bulamamıştır” dedi. Yücel, yargı erkini muhafaza etmelidir. Hukuk belgesinden çok siyaset belgesidir. % 47 ve %70’leri gören bir siyasi iradenin hazırladığı taslakta biz yine toplumun her kesimini, yarısını bile memnun etmediğini görüyoruz. Aslında 1991’lerden itibaren taslaklar hazırlanmaya başladı. Bu anayasa da sipariş üzerine hem de kötü hazırlandı. Hem içerik hem de hazırlanış şekli yanlış” dedi.
 
Daha sonra Yücel 5 yıllık avukatların yargıç olabilecekleri ama 100 puan alabilseler dahi komisyon mülakatından geçmeleri gerektiği uygulamasından bahsetti. Bunun açıkça AKP’li hukukçuları kadrolara yerleştirmek ve hukuki kazanımlar elde etmek anlamına gelmekte olduğunu söyledi.
 
Bu arada oturum başkanlığında kötü bir performans sergileyen eski siyasetçilerden İsmet Sezgin, “bir anayasa ülkenin ve toplumun geleceğine yön vermelidir” diye söze başlayan İşçi Partisi Temsilcisi Orhan Ayber’in konuşmasına sebebi anlaşılmayan bir nedenle müdahale etti. Kısa bir süre sonra tekrar konuşmasını sürdüren Ayber, “ülke dış tehdit altında, biz burada oturmuş anayasa tartışıyoruz… Türban tartışmalarıyla yitirdiklerimizi tartışmalıyız” dedi. Ülke elden gittikten sonra anayasayı tartışsan ne olur tartışmasan diyen İP’li Orhan Ayber “her yerde BOP’un haritası yayınlanıyor. Bize açıkçası emperyalizm tarafından Samsun-Adana hattına çekilin deniliyor” diyerek sözlerini tamamladı ve büyük alkış aldı.  
 
Oturumun en geç konuşmacısı olarak söz alan TGB genel başkanı Adnan Türkan’da Türk gençliği olarak ülkenin bağımsızlığı ve geleceğinin kendilerine Atatürk tarafından emanet edildiğini ve bu görevi hiç aksatmadan sürdürdüklerini vurguladı. MHP İzmir İl Başkanı Musavvat Dervişoğlu ise küresel güçlerin Türkiye’ye “AB’ye girmeseniz de AB ekonomisine bağlanmalısınız” diyerek dayatma getirdiklerini ve bu olayların tam olarak uluslararası gücün Türkiye’ye yerleşme çabası olduğunu söyledi. “Bir ülkeyi iyi bir anayasa kurtarır ya da kötü bir anayasa batırır” diyen Dervişoğlu, “Anayasa, devlet-toplum ilişkilerini düzenler. Rejimi de tehdide karşı korur. Devlet ve kamu güçlerinin zayıflatıldığı az gelişmiş ülkelerde bu boşluğu küresel güçler doldurur” diyerek konuşmasını sonlandırdı.
 
Oturumun son konuşmacısı ise Celal Bayar Üniversitesi’nden öğretim üyesi Mustafa Bey idi. Tarihteki anayasa tartışmalarından söze girdi ve tepkilerin geçmişte bugünden daha fazla olduğundan bahsetti. Özellikle 20 Mayıs 1919’da Beşiktaş’ta 30.000 kişinin yürüdüğü, üç gün sonraki Bağcılar’da 20.000 kişinin katıldığı ve Sultanahmet’te 200.000 kişiliyle yapılan mitingleri anlattı. Doktor Mustafa Hoca bir anayasanın nasıl olması gerektiği üzerine örneklerle kendine ayrılan 15 dakikayı tamamladı.
 
Sempozyumun son bölümünde ESTOB Genel Başkanı Hızır Murtezaoğlu söz alarak, T.B.M.M. Eski Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk’u kürsüye davet etti. Aynı zamanda bir Hukukçu ve Yassıada yargılamalarında Andan Menderes’in avukatlığını da yapmış biri olması özelliğiyle, anayasalar üzerine konuşacak belki de en yetkili ağızlardan birisi olarak kendilerinden yaklaşık bu 8 saatlik sempozyumun genel değerlendirmesini yapmalarını rica etti. Bunun üzerine kürsüye gelen Sayın Cindoruk’un çok dikkate değer bulduğum konuşmasını kendi cümlelerimle şu şekilde kısaca özetleyebilirim:
 
1982 Anayasası zamanın Danışma Kurulu’nca hazırlanmış rüküş bir üniforma gibiydi. Bu anayasada 24.Madde ‘Türban’ konusunu ele almaktaydı ama bunu başarılı olamadı. ‘İnanca göre veya inancı gibi yaşama hakkı’ hususunu gündeme getirmişti; yalnız bunun ucu açıktı ve ikili eğitim dediğimiz Lübnan, Mısır ve Pakistan’daki gibi bir eğitimi öngörmekteydi. Bu madde için 40 oya ihtiyaç vardı ve mecburen kabul edildi. Türkiye, Avrupa Devletlerindeki anayasalardan esinlenilerek kendine bir anayasa hazırlayabilir ama bir farklılığı unutmamalıdır: Biz, ‘Kurtuluş Savaşı’ sonucunda bütüncül ve tekil bir devlet olarak kurulduk. Milletçe hep beraber bir ‘Mili Mücadele’ vererek bugünlere geldik. Bu ülke önce düşmanlarıyla savaştı ve ardından da barıştı. Bu çok kolay bir iş değildir ve bunu tarihte eşine hiç rastlanmayacak bir biçimde ancak Türk Milleti başarabilmiştir. Bize en uygun olan rejim laik cumhuriyet ve hukuk devletidir ki bu tespiti zaten Ulu Önder Atatürk yapmıştır. Bu yüzden de Türkiye Anayasası’nda mutlaka Atatürk yer almalıdır. Aksi düşünülemez çünkü çok zor şartlarda kurduğumuz bir devleti kaybeder, parçalanır ve yok oluruz. İşte bu anlamda milletçe bütünlüğü ve devletçe varlığınızı ancak hukuku muhafaza edebiliriz. Bu da yalnızca bağımsızlığınızı koruyacak, fikri ve fiili çatışmaya meydan vermeyecek ama bir o kadar da kişi hak ve özgürlükleri teminat altına alıp eşitlik ilkesini her vatandaşına garanti edecek kamu yararını göz ardı etmeyen halkın tamamıyla gelecekte yararına olacak bir anayasayla sağlanabilir.
 
“Milletvekili sayısı 550 ve bu bizim gibi bir ülkeye çok fazla. Bu isi en fazla 400 vekille çözeriz. Gerekirse 150 senatör ilave edilerek birikimleri bu parlamentoya uzun süreli üyelik şeklinde sokup onların beyin gücünden ve tecrübelerinden faydalanabiliriz. Bu hükümetin dediği gibi Anayasa Mahkemesi’nde senato olmaz. Bu sefer yargı siyasileşir. Gül, devlet başkanı gibi ticaret ve yönetimle uğraşıyor. Başbakan’ın ise her dediği kanun. Özetle Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık makamları Meclis’ten çok daha güçlü ve söz sahibi bir konumdalar. Meclis’in araştırma ve soruşturma komisyonları çok etkisiz. Yüce Divan’da dâhil güçsüz ve diğer yargı organları yaptırım gücünden yoksun. Siyasi kararlar çıkıyor. Yargılamaların hepsi beraatla sonuçlanıyor. Kurumlar ülkeyi yönetmekten uzak ve zayıf. Böyle olursa 28 Şubatlar olur. Anayasa Mahkemesi işlevsel değil. Aksine diğer kurumlarla desteklenmeli. Daha etkili bir Danıştay ve Sayıştay organları olmalı. Güçlü hukuki kurumlar olursa Türkiye’nin, AİHM’de yargılanmasına gerek kalmaz. 
 
Bu çok yararlı ama hak ettiği ölçüde yeterli katılımcıya sayıca ulaşamayan ‘Anayasa Sempozyumu’ bitiş kokteyli ile sona erdi. Ben kendi adıma bu toplantının tekrarlanması ve önümüzdeki günlerde şekillenecek nihai taslak üzerinde buna benzer yeni bir bilgilendirme ve tartışma şöleni düzenlenmesinden yanayım. Sempozyumun bitiminde katılımcıların kendi aralarında yaptıkları değerlendirmeler de bunu gösteriyor.
 
Teşekkürler ESTOB. 


21 Ocak 2008  20:50:05 - Okuma: (1071)  Yazdır




İstatistik