Yazı

Şiddet ve İslam da Kadın -3-
Şiddet ve İslam da Kadın -3- 

Ümran Songun

“Dünyada yalnız son altı bin yıl ataerkil (iktidarın erkeğin elinde bulunduğu, kadının toplumsal etkinliğin dışında tutulduğu) düzen görünmektedir.

Daha önce tam bir milyon yıl, toplulukları kadınlar yönetmiş, hayvandan insana geçişte en önemli rolü kadınlar üstlenmişlerdir. Dünyamızdaki ilk çiftçiler, ilk doktor ve bilim adamları, kadındır. Erkekler sürekli olarak avlanmakta ve savaşmaktaydılar. İnsanlığı hayvansı yaşantısından kurtarıp insan özellikleriyle donatma işi kadınlara kalmıştı. Kadınlar bir arada çalışmaktaydılar. Bunun sonucu olarak, anaerkil toplum, insanların birbirlerine karşı kardeşçe duygular beslediği bir başka toplumsal ortam yarattı. Kadınlar erkeklere, birbirleriyle ve diğer türdeşleriyle geçinmeyi öğretti.”
 
        İlkel dönemlerde kadınla erkek arasında ki beden ve fikir ayrılıkları, bugünkü kadar değildi. O dönemlerde insanların beyin ve zekalarının işleyişleri konusunda kadınla erkek arasında fark yoktu. Kadınlar erkekler kadar ağır iş görürdü. Hatta o dönemlerde kadınların erkeklerden daha güçlü, daha gelişmiş ve daha sağlam bünyeye sahip oldukları söylenir. Tarihte kadının daha üstün dönemlerinin olduğunu biliyoruz. Eski Türk boylarında kadınlar özgür ve eşit bir toplumsal konuma sahiptiler. Kızlar kendileriyle evlenmek isteyen erkeklerle düello yapar, kendilerini yenemeyen erkekle de evlenmezlerdi. O koşullarda kadın, devlet yönetiminde, hatta askerlik ve sporda bile etkin rol oynardı.
 
         Eski Türkler “hem demokrat, hem de feminist” idiler. Türklerdeki feminizmin birinci nedeni, toplumda var olan demokrasi, ikinci nedeni ise, Türklerin o zamanki dini olan Şamanizmin, kadındaki “kutsal” güce dayanmasıydı. Hukuksal açıdan erkek ve kadın tamamen eşitti. “Kadınlar, doğrudan doğruya hükümdar, kale muhafızı, vali ve elçi olabilirlerdi.” Ev karı ile kocanın ikisine aitti. Kadınlar savaşın her aşamasına erkeklerle eşit koşullarda katılırdı. Hatun ise bizzat savaş kurulunun üyesiydi. Tarihte devlet başkanlığı yapmış ilk kadınlarda TÜRKLERDİ. Eski Türk kadınında örtünme ve erkekten kaçma yoktu.
 
 
          İslamın kadına bakış açısını, kadınla ilgili olarak getirdiği kuralları anlayabilmek için, İslam öncesi Arap toplumlarında kadının hangi koşullar içerisinde yaşadığını ve konumunu bilmek gerekiyor. Kuran’ın “Cahilliye” dönemi olarak adlandırdığı İslam öncesi Arap toplumlarında kadın Türk toplumunun tersine, toplumun en aşağılanan öğesini oluşturuyordu. Bazı hayvanlar, örneğin deve bile, kadından değerli sayılmaktaydı. Kız çocuklarının ölüme terk edildiği, hatta diri diri gömüldüğü durumlar yaygındı. Kız çocuk doğuran analar cezalandırılıyordu. Kadın mal gibi satılabiliyor, kocanın ölümünden sonra miras olarak devredilebiliyordu. Erkek istediği kadar kadınla evlenebilir ve kadını dilediği zaman terk edebilirdi. Kadınlar erkeklerden daha az yemekle yetinmek zorundaydılar. Kadının insan olup olmadığı bile tartışma konusu haline gelmişti. 
           
         İslam dini Arap kadınını işte bu konumdan aldı ve hiç değilse erkeğin yarısı kadar haklara sahip olduğu bir duruma getirdi. Bu gelişme İslam’ı kabul eden Arap kadını için büyük bir ilerleme; ama Türk kadını içinde büyük ölçüde gerilemeye neden oldu. 
      
         İslam dininin getirdiği kurallar, öncelikle Arap toplumundaki bozuklukları düzeltmeye yönelikti. Kızların öldürülmesinin yasaklanması, evlenmenin dört kadınla sınırlandırılması, boşanmanın erkeğin keyfine bağlı olmaktan çıkması, hiç kuşkusuz o koşullarda ileri adımlardı. İlk kez Arap kadını miras hakkını , mal edinme hakkını elde ediyordu. İslam dini kadının kocasına itaat etmesini zorunlu kılarken, kocasının da karısına “ iyi muamele etmesi” kuralını getiriyordu. Çocuğun, babasına olduğu gibi, anasına da saygı gösterme yükümlülüğü konuyordu. Kadının da bir insan olduğu, Arap toplumunda, ancak İslam dini sayesinde kabul edilmiştir.
     
           İslam dinini kabul ettikten sonra, Türk toplumunda kadının konumu ağır ağır değişmeye başladı. Bu konuda dinin getirdiği kurallardan çok, İran ve Arap kültürlerinin olumsuz etkileri görüldü. Örneğin İranlılar, eski dinleri Zerdüşt’ün etkisiyle, Şamanizm’in etkisindeki Türklerin tersine, kadını kirliliğin ve kötülüğün simgesi sayıyorlardı. Eski Türk destanları hep kadını yüceltirken, Türklerin İslam dinini kabulünden sonra, 1070 yılında yazılan Kutadgu-Bilig artık kız çocuğunu değersiz sayıyor, kadınların örtünmemelerini eleştiriyordu. Ama Türkler Anadolu’da, Osmanlı devletinin kuruluş sıralarında bile, Orta Asya’daki kadın erkek eşitliğine dayalı geleneklerini büyük ölçüde koruyorlardı. Harem yoktu, kadınların yüzleri açıktı. Örtünme olayı ancak Fatih döneminden sonra Bizans’la ilişki içerisine girilmesiyle başladı. Çok kadın ile evlenmek, harem oluşturmak gibi uygulamalar daha çok saray ve saray çevresinde yerleşti. Evlenmede kızın rızasının alınması giderek kaybolurken, boşanma sadece kocanın bir hakkı gibi görülür oldu. İslam’ın etkisiyle mirasta kadının payı azaldı. Ve mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğe eşit sayıldı. Kadın eğitim olanaklarından yoksun bırakıldı. Kadının sokağa çıkması sınırlandı, hatta bazı dönemlerde tamamen yasaklandı.
 
       Ama Türklerin İslam dinini kabul etmesinden sonra yerleşmeye yüz tutan bu uygulamalar, hemen sadece kentler için geçerli olmuştur. Tarlada çalışarak, evde halı, kilim dokuyarak üretime doğrudan katılan köylü kadını açısından Orta Asya’daki gelenekler büyük ölçüde geçerliliğini korumuştur. Hele göçebe yaşamını sürdürenler açısından çok az şey değişmiştir.
 
 Türk kadınının, Atatürkçü bir devrim anlayışı içinde elde ettiği kazanımlarının önemini iyi değerlendirebilmek için; İran İslam Cumhuriyeti’nin 20. yüzyılın sonlarına yaklaşırken, İran kadınına layık gördüğü konuma kısaca göz atmakta yarar var. İran’da “taammüden” işlenen cinayetlerde kadının tanıklığı kabul edilmemektedir. Katilin öldürülebilmesi için ödenmesi gereken “ kan parası” eğer öldürülen kişi kadın ise, yarıya inmektedir. Koca, karısını “ zina” yaparken görüp de öldürürse ceza almamaktadır. Okullarda kız ve erkek öğrenciler ayrı kitaplar okumakta, erkek öğretmenler kız öğrencilere ders verememektedir. Humeyni ve yakınları İslamın “ zor” ile bağdaşmayacağını söyleyerek, örtünme konusunda kadınlara baskı yapılmayacağını vaadettikleri halde; örtünmeyen kadınlar işten çıkarılmakta ve doğrudan ya da dolaylı baskılarla kadınların örtünmeleri zorunlu kılınmaktadır. “İslam devrimi”nden sonra kadın yargıçlar dahi işten atılmışlardır.
 
 
     Lütfen okuyun...
 
Cumhuriyet  4 Haz. 07
İran'a şeriat 'demokrasi' ve ...
İran'a şeriat 'demokrasi' ve 'özgürlük' vaatleriyle geldi


AKP'nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye'nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "Darbe mi? Şeriat mı?" İşte Türkiye'nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran'ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran'ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.
MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah'ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

Şah'ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.

Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran'ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran'da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!

Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

GEÇİŞ SANCILARI SANDIK

Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız"
diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

Şiraz'da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran'da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18'den 13'e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.

REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris'te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.

Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti'ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65'inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam'a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi'ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi'ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.

Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

(Not: Bu metin, Bahman Nirumand'ın "İran" kitabından derlenmiştir.)

Türkiye'nin İran benzerliği çok şaşırtıcı
ÖNCE bir tespit yapalım:

Diyorlar ki, "Türkiye, İran'a benzemez!"

Yanılıyorlar.

Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:

19. yüzyılda İngiltere'nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.

İki ülke de tarım ülkesiydi.

20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.

Her iki ülke 1920'lerde yeni liderleriyle yönetildi:

İran'da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.

Türkiye'nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk'tü.

Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.

Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

İran 1940'ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

İran'da 1951'de, Türkiye'de 1960'ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

İran'da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

CIA, İran'daki darbeci Musaddık'ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi'yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

Türkiye, 1961'de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

1960'lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.

Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.

Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.

YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970'li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

Sovyetler Birliği, Afganistan'a girmişti.

ABD'nin kontrolündeki Şah, İran'ı terk etmişti. Türkiye'de büyük bir sol dalga vardı.

Soğuk Savaş döneminde siz ABD'nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

İran'da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

Türkiye'de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

ABD, Şah'tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran'da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.

ABD, Sovyetler Birliği'ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.

Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti'ne izin vermeyeceğim" diyordu.

Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar'ı destekliyordu.

Bahtiyar, ABD ve İngiltere'ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.

Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran'a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan'ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.

Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.

Askerler bu kez Beni Sadr'ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!

DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963'te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye'ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler'e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...

Türkiye'deki İslami hareketler ile İran'daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.

Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran'a benziyor mu?
Soner YALÇIN
Hürriyet 23 Eyl. 07
 
Türbanlılar, Türbancıları...
 
Türbanlılar, Türbancıları Sorgularsa...
Kadınlara karşı ayrımcılık bütün dünyada önemli bir sorun; tabii Türkiye'de de.
Kadınlara karşı şiddet uygulaması bütün dünyada görülen ve lanetlenen bir vahşet, bir ilkellik; tabii Türkiye'de de.
Ama gerek ayrımcılık, gerekse şiddet uygulaması dünyada da, Türkiye'de de sürüp gidiyor; önü bir türlü kesilemiyor.
Çünkü "erkek egemen feodal kültür" , farklı derecelerde de olsa, bütün toplumlarda hâlâ etkinliğini sürdürüyor:
Gelişmiş, demokratik ülkelerde daha az; gelişmemiş, demokratik olmayan ülkelerde daha fazla.
***
Türkiye, gelişmeye ve demokrasisini yerleştirmeye çalışan bir ülke olarak, en geri kalmışlar ile en gelişmişler arasında, ortada bir yerde duruyor.
Ama haksızlık etmeyelim:
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan kadınlar, Afganistan'daki "burkalı köle" veya Suudi Arabistan'daki "çarşaflı köle" statüsünden kurtulmuş; İran'daki gibi "din polisinin" giyim kuşam denetiminde de (en azından şimdilik) değil.
Atatürk Devrimleri sayesinde gelişmişlere yakın uygulamalara da sahip.
Kadın vatandaşlarımız, sanat ve edebiyat gibi yaratıcılık isteyen alanlardaki başarılarına ek olarak, yargıçlar, öğretim üyeleri, üst düzey yöneticiler, medya mensupları, politikacılar arasında da seçkin ve saygın yer sahibi.
Ama yine de çok sevinmeyelim ve övünmeyelim:
Hem ırzına geçilen, hem de ailenin namusunu korumak adına infaz edilenler de bizim kadınlarımız.
"Töre cinayetleri" adı altında "cinayetin kutsallaştırılmasının acısını" yine onlar çekiyor.
***
Aslında türban, "erkek egemen feodal kültürün" bir simgesi:
Kadının "ikinci sınıf vatandaşlığını" vurgulayan bir simge.
Bu simgeyi, "dinsel bir gereklilik" olarak kutsallaştırıp kadınlarımızı, kızlarımızı örtmeye çalışan " türbancıların" maskeleri yavaş yavaş düşüyor.
Kadını örtmenin, Müslümanlıktan önce, Hıristiyanlık ve Musevilikte de geçerli olduğunu, Sümerlerden beri uygulandığını artık herkes öğrendi.
Kuran'ın pek çok açık emrini görmezden gelip, faiz gelirleriyle ceplerini dolduranların, "türbancılık" yapmalarındaki samimiyetsizliği artık herkes fark etti.
***
Türbanlılar da, türbansızlar da bizim evlatlarımız, kardeşlerimiz, analarımız.
Türbanlı ya da türbansız bütün kadınlarımız saygıyı, sevgiyi ve kendilerine karşı yapılan haksızlıkları dengelemek için gerekli pozitif ayrımcılığın korumasını hak ediyor.
Hatta belki türbanlı olanlar daha da fazla.
Çünkü toplum olarak, kadınlarımıza karşı ayrımcılık yapmakla, şiddet uygulamakla yetinmemişiz, bir de onları "örtmüşüz".
***
Sorunu ve sorunun çözümünü yanlış yerde aramayalım:
Sorun türbanlılar değil.
Sorun "türbancılar".
Çözüm ise "türbanlılar", "türbancıları" sorgulamaya başlayınca ortaya çıkacak.
Emre KONGAR
Cumhuriyet 10 Ara. 07


18 Ocak 2008  12:31:59 - Okuma: (1866)  Yazdır




İstatistik