Yazı

Bir zamanlar bende politikacıydım
Bir zamanlar bende politikacıydım 

Özcan Nevres

1957 yılının on birinci ayının yirmi yedisinde askerlik görevimi bitirdikten sonra, doğup büyüdüğüm Menemen’e döndüm.

Askerliğim sırasında Nafıa Vekaletinin açmış olduğu ehliyet sınavına katılarak elektrik tesisatçılığı için gereken yetki belgesini almıştım. İlk işim bir dükkan kiralayarak iş yeri açmak olmuştu.
İlk günler işler iyi gidiyordu. O günlerde Vatan Cepheli olmak hemen hemen zorunlu hale getirilmişti.Benim de Vatan Cephesine katılmamı istemişlerdi. Reddettim. Olanlar ondan sonra oldu. Yaptığım her tesisat refüze ( reddedilme)ediliyor, ha bire yokuşa sürülüyordum. Sonunda belediye başkanına çıkmaya karar verdim. Ve çıktım da. Başkan beni dinledikten sonra,
Sen bu konuda yerden göğe kadar haklısın ama, bizim de bazı prensiplerimiz var. Gel seni Vatan Cephesine kaydedelim, işlerin kolayca yürüsün. Ayrıca sana beş yüz lira da aylık bağlarız. Çalışmana bile gerek kalmaz dedi. Yapılan öneri karşısında şok olmuştum.
Sayın başkan, siz bu parayı bana cebinizden mi vereceksiniz, yoksa saçı bitmemiş yetim hakkından mı?
Sen üzümünü ye bağını sorma. Bu bizim bileceğimiz iş deyince, kapıya doğru yöneldim ve başkana dönüp,
Deveciden belediye başkanı olursa daha başka ne bekleye bilirsin ki diyerek kapıyı vurup çıktım. Dükkanıma gittim. Hırsımdan delirecek gibiydim. Ne yapa bileceğimi uzun uzun düşündüm. Hiçbir şekilde siyasete bulaşmak istemiyordum ama, başka alternatifim yoktu. Doğruca C.H.P. İlçe Merkezine gittim. Belediye başkanlığı zamanında dürüstlüğüyle ünlenmiş olan çok saygı duyduğum başkan Sayın İdris Tınaz (Şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın kayınpederi) her zamanki gibi görevinin başındaydı. Çok sıcak karşıladı beni. Partilerine üye olmayı istediğimi söylediğimde çok sevinmişti. Zira o günler C.H.P. den kaçış günleriydi. Üyelik kaydım hemen yapıldı. Kısa bir süre sonra yapılan Gençlik Kolu Kongresinde kendimi yönetimin içinde buldum. Üç yıl sürdü Gençlik Kolu yöneticiliğim. Bu kez de İlçe Kongresinde aday oldum. Partililer Gençlik Kolu yöneticiliğimde iyi tanımışlardı beni. Hiçbir hizbe katılmadığım halde çok rahat seçilmiştim yönetime.
Yöneticiliğim yanı sıra, bölge gazetesi C.H.P. nin yayın organı Sabah Postası gazetesinin muhabirliğini yapıyordum. Daha sonra yine bir bölge gazetesi olan Demokrat Parti iktidarının baş belası olan Demokrat İzmir gazetesine geçtim. O günlerde gazetecilik büyük avantaj sağlıyordu. Menemen’in üçüncü sınıf turistik beldelere katılmasını, antik şehir Larissa’yı tehdit eden taş ocaklarının kaldırılmasını, Taşhan ve diğer tarihi yapıların koruma altına alınmasını, bazı köy yollarının onarılmasını bu sayede sağladım.
Hemşehrimiz Milli Eğitim Bakanı Şevket Raşit Hatipoğlu Menemen’e gelmişti. O dürüstlüğüyle her zaman bizler için gurur kaynağı olmuştu. Hemen karşılamaya gittik. Parti merkezimizdeki sohbetimiz sırasında
Zamanımız dar. Hemen ayrılmak zorundayım. Ne isteğiniz varsa söyleyin dediğinde orada bulununlar sanki sözleşmiş gibi,
Sağlığınız hocam demişlerdi. Ben, Sayın bakanım, bir istekte buluna bilir miyim diye seslendim.Bana doğru döndü,
Hayrola genç arkadaşım, nedir isteğin? diye sordu.
Sayın Bakanım Celal Bayar Bursa’yı, İsmet Paşa Malatya’yı, Adnan Menderes te Aydın’ı ihya etti. Siz neden Menemen’imize gereken katkıda bulunmuyorsunuz?
Neden katkıda bulunmadığımı söylüyorsun, Sulama kanallarını ben yaptırmadım mı? Ülkemizde ilk defa sulama amaçlı kanallar Menemen’de benim çalışmalarımla yapıldı. Az şey mi bu?
Sayın Bakanım, o iş eski bakanlığınız zamanındaydı. Bense bu dönem için soruyorum.
Peki ne istiyorsun?
Menemen’e yeterli olacak bir Halk Eğitim Merkezi binası. Yüzüme baktı. Gözlerini, gözlerimin içine dikti,
Bak Nevres, sana şeref sözü veriyorum. Balkanların en büyük Halk Eğitim Merkezi Menemen’de inşa edilecektir. Bilirsin, benim sözüm senettir.
Sağol hocam dedim. Şimdiden teşekkürler.
                                 ***
Hemşehrimiz Profesör Şevket Raşit Hatipoğlu, Ankara’ya döner dönmez Menemen’e bir Halk Eğitim Merkezi inşa edilmesini önümüzdeki beş yıllık kalkınma planına koydurtmuştu. Halk Eğitim Merkezi ikinci beş yıllık planın başlangıcında, hemen inşaatına başlanmıştı. Kısa zamanda bitirildi ve eğitime açıldı.
Siyasetçiliğimle birlikte, dernekçilikte de çok hızlıydım. Modern Tarım ve Hayvancılık Kooperatifi Başkanlığı, Halk Eğitimi ve Sosyal Geliştirme Derneği İkinci Başkanlığı, Hastane ve Karakol Yaptırma Derneklerinde yöneticilik benim için vaz geçilmez hobilerimdi.
 
Bu hizmetlerim nedeniyle her kongrede yerimi korudum. Beş yılımı doldurmuştum yöneticilikte. Bazı partililer İlçe Başkanlığına aday olmamı istiyorlardı. Ekonomik gücüm yetersiz, bu nedenle adaylığımın söz konusu edilemeyeceğini ısrarla söylememe rağmen adaylığım için sürekli baskı altındaydım.Kongrede aday olmadım. Ne olur ne olmaz diye kongreye de katılmadım. Böylece aralıksız sekiz yıl süren ve benim için ekonomik bir yıkım olan yöneticiliğim sona ermişti.
                                          ***
1966 yılında doğup büyüdüğüm Menemen’i terk ederek önce Yatağan’a, sonra da Muğla’ya yerleştim. Orada da mesleğimin yanı sıra Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinin temsilciliğiyle sürdürdüm yaşamımı. Ulus’a yazdığım yazılar Adalet Partilileri çok incitiyordu. Hele Muğla yakınlarına düşen askeri uçakla ilgili geçtiğim haber, Ankara’yı çok fena karıştırmıştı. Haber, düşen uçağın pilotu üsteğmenin naaşının çöp arabasıyla kaldırılmak istenmesiydi. Havacılar meclisi bastılar. İsmet Paşa iki defa kürsüye çıkarak yaptığı konuşmalarla güçlükle yatıştırmıştı havacıları. Adalet Partililer, belediye başkanının asla böyle bir girişimde bulunmadığını iddia ederek, bu kötü durumdan kurtulmaya çalışıyorlardı. Çok kritik günler yaşıyordum. Ulus gazetesiile birlikte C.H.P. tüm güçleriyle bana sahip çıkmışlardı. Günde üç beş kez arıyorlar ve karakola çağrılırsam ifade vermememi, gönderecekleri avukatları beklememi, bu nedenle kendilerini haberdar etmemi söylüyorlardı. Olay yatışır gibi olduğu bir sırada Devlet Bakanı Seyfi Öztürk meclis kürsüsüne çıkarak, Ulus gazetesindeki haberi incelettirdiğini ve hiçbir zaman böyle bir çirkinliğin yaşanmadığını, bu haberin tamamen Ulus gazetesi Muğla temsilciliğinin uydurması olduğunu iddia etmişti.
Tepkim çok sert olmuştu Sayın Seyfi Öztürk’e karşı.Ulus gazetesinde yayınlanması için bir mektup yazıp olayla ilgili çektiğim yirmi kadar fotoğrafı da ekledim mektubuma. Mektupta Bay Seyfi Öztürk dört partiden transfer Devlet Bakanı diye bir başlık atmıştım. Gönderdiğim resimler kimin yalan söylediğinin kanıtıdır. Ulus gazetesi Muğla Temsilciği görevini her zaman erdemlilik sınırları içerisinde yapmıştır. Yalan ve iftiranın benim hayatımda yeri yoktur. Bilgilerinize arz olunur, demiştim mektubumda.
Mektup Ulus gazetesine ulaşır ulaşmaz beni aradılar.
Bu mektubu ve resimleri yayınlarsak Türkiye’de demokrasi biter. Bu yüzden mektubu yayınlamayacağız ama, ilerisi için saklayacağız. Ayrıca bu mektubu özel olarak Sayın Seyfi Öztrk’e okutacağız dediler. Gerçekten ülkemiz bu olay nedeniyle kritik günler yaşıyordu.Yayınlanması için ısrar etmedim.
Bu olay benim parti örgütlerince iyi tanınmama neden olmuştu. Doğal olarak parti genelinde bana büyük etkinlik kazandırmıştı. Haklı istekleri olanlara yaptığım yardımlarla da ünlenmiştim. Muğla ovasını kış aylarında yağmur suları göle çevirirdi. Yaz aylarında ise ova susuzluktan işlenmez olurdu. Ulus gazetesinde bu durumu dile getirdim. Bazı kişisel baş vurularım da olmuştu. D:S:İ: devreye girdi. Düden ağızları, hendekler temizlendi ve yağmur sularının akıp gitmesi sağlandı. İlk etapta açılan artezyen kuyularıyla ovanın bir bölümünün sulu tarıma geçirilmesi sağlandı. İl Tarım Müdürü Sayın Zeki Aktürkoğlu’na bir sohbetimiz sırasında Muğla ovasının Kozak ovasıyla büyük benzerlik gösterdiğini, ünlü Kozak üzümünün de bu ovalarda yetiştirilebileceğini söyledim. Haklı buldu beni. Bir sonraki görüşmemizde Milas’ta beş dönümlük bir arazi hazırladıklarını, orada Kozak üzümünün deneneceğini söyledi. Yıllar sonra Muğla manavlarının tezgahlarında Kozak üzümü benzerlerini gördüğümde hiç şaşırmadım.
                                               ***
Önce Ulus gazetesi kapandı. Daha sonra da Demokrat İzmir gazetesi kapandı. İlk Adım gazetesinde sürdürüyordum yazma hobimi. Adalet Partililerin baskısıyla o da yayınlamaz oldu yazılarımı. Zira gazete ekonomik bir çıkmaza düşmüştü. Benim yazdıklarımı yayınlamamak kaydıyla kredi ayarladılar patrona. Gazetenin yazı işlerine de hızlı bir A.P.liyi getirdiler.
1971 yılında Muğla’dan ayrılarak tekrar Menemen’e dönüş yaptım. Muğla sevgisi öyle kök etmişti ki içimde, dayanamadım ayrılığa. 1973 te tekrar Muğla’ya yerleştim. Beş yıl sonra annem ve babamın yaşlılığını düşünerek tekrar Menemen’e dönüş yaptım. 1983 e kadar siyasetten ve gazetecilikten ayrı kaldım. Yine de sahibi olduğum külüstür bir daktilo ile öykü ve şiir çalışmalarımı sürdürmeye devam ettim.
                                               ***
1983 seçimleri öncesinde Halkçı Parti ilçelerde örgüt kuramamanın sıkıntısını yaşıyordu. Zira İnönü adı nedeniyle eski C.H.P.lilerin gönlü SODEP ten yanaydı. Cevdet Yiğitoğlu geçmişteki İl Genel Meclisi üyeliği nedeniyle Genel Başkan Necdet Calp ile dosttular. Yiğitoğlu Calp’ın ricasıyla kabul ettiği ilçe başkanlığını Sodeplilerin baskısı nedeniyle yönetimi oluşturmadan bırakmak zorunda kalmıştı.
Eczacı Metin Candemir’e önerdiler kurucu başkanlığı. O da beni önerdi. Öneriyi ekonomik durumumun parti başkanlığı yapabilecek kadar güçlü olmadığını ve bu nedenle kabul edemeyeceğimi söyledim. Sorun buysa biz hallederiz dediler. Milletvekili adayları hemen beşer bin liralık çekler kesip verdiler.
Durun bakalım. Daha ne örgüt var, ne de defter. Bu iş bakkal dükkanı işletmeye benzemez dediysem de,
Sen defterine uydurursun, ilçe merkezi için gerekecek harcamaları bu paralarla yaparsın. Daha sonra vereceklerimizi kayıtlara geçersin. Siyasi partilere yer kiralamanın ne denli zor olduğunu bildiğim için parayı kabullenmek zorunda kaldım. Daha sonra Prof. Mahmut Akkılıç buldu beni. Bir pasaj içinde kiraladığımız dükkanı donatmaya çalışıyorduk ama neyle? İlk topladığım para peşinata bile yetmemişti. Yönetime aldığım kişilerin durumu benden de beterdi. Bu nedenle üyelik ve yönetim kurulu üyeliği için gereken masraflar da benim üstüme yıkılmıştı. Kızılkaya mağazasının hediye ettiği altı sandalyeden ve Mumcuoğlu mağazasından hediye edilen bir büro masasından başka hiçbir şeyimiz yoktu. Bu koşullarda tanıştık hocamızla. O diğerlerinden daha bonkör davrandı. Nakit olarak on bin lira verdi. Parayı hemen kayda geçirdik. Evdeki külüstür daktiloyu getirip masanın üzerine koydum. Kırtasiyeci Hakkı Akgün’ün hediye ettiği sümen, kalemlik gibi şeylerle masamızı bir hayli zenginleştirdik.
                                               ***
Günlerden Perşembe. Menemen’in pazarı. Pazar için gelen köylüler, Halkçı Partinin kurulduğu haberini alınca hemen ziyaretimize gelip kutladılar.Her gelen makbuz karşılığı, gücünün yettiğince bağış yapıyor. O gün hocamızın verdiği on bin lira konuklarımıza ısmarlanan çayların ve kahvelerin bedelini bile karşılamamıştı. Akşam saatlerinde Tuzçullu köyünden Salih Zengin geldi.
Başkan sen beni tanımazsın ama, ben seni ta geçmişteki C.H.P. yöneticiliğinden beri tanıyorum. Önce bana on bin liralık bir makbuz kesin. Sonra da beni partiye üye kaydedin.Doğru söylemişti Salih Zengin. Gerçekten onu tanımıyordum. Zaten belleğimin zayıflığından her zaman şikayetçi olmuşumdur. Toplanan paraları ertesi gün a bankada açtırdığımız hesaba yatırdık.
Seçim toplantıları başladığında araba sorununu yönetimdeki bir arkadaşımızın arabasıyla çözmüştük. Her gün birimiz depoya iki bin liralık benzin koyuyorduk. O da durumundan memnundu. Zira özel işleri için almak zorunda olduğu benzini almaktan kurtulmuştu.
Köylere propaganda yapmak üzere gelen milletvekili adaylarına önce kısa bir brifing veriyordum. Gittiğimiz ilkinde ve ikincisinde pamukçuluktan, meyvecilikten, bağcılıktan ve hayvancılık üzerine konuşacaksınız. Sakın ola ki işçi haklarından söz etmeyiniz. Zira bu köyler işçilerden yana çok dertli.Gideceğimiz son köyde ise sadece pamukçuluktan söz edeceksiniz. Böylece köyleri sınıflandırarak, ne konuşulması gerektiğini anlatarak sürdürüyorduk çalışmalarımızı. Adayların içinde ağzı laf eden bir tek Mahmut Akkılıç hoca. Diğerleri öylesine hazırlıksızlar ki anlatmak olası değil. Mahmut hoca da veteriner hekim olduğundan sadece hayvancılık konusunda uzman. Onu hayvancılığın yoğun olduğu köylere yönlendiriyorum. Bizim buralarda gayret dayıya düştü diye bir söz vardır. Toplantılarda sadece ben konuşuyorum. Adaylar sadece kendilerini tanıtan kısa bir konuşma yapıyorlardı.
                                     ***
Genel Başkanımızın İzmir çıkartması vardı. İzmir’de valilik yapmış olmasını avantaj olarak kullanmak istiyordu. Çok adamla gelin talimatı aldık. Adam toplamak için bedava araba gerek. Bizde ne araba var. Ne de araba kiralayacak para. Ancak bir minibüs kiralayarak İzmir’e gidebildik. İl Başkanımız bana,
toplantıdan sonra ayrılma, ilçe başkanlarıyla yemekli bir toplantımız olacak dedi. Tabi aynı bildiri diğer ilçe başkanlarına da yapıldı. Toplantı bittiğinde minibüsle gelenleri aynı minibüsle geri yolladım.İl merkezinde toplandık. Daha sonra Alsancak’ta ara sokaklarda orta yollu bir lokantaya götürüldük. Lokantada yıllardır görmediğim C.H.P nin eski il başkanlarından Talat Orhon’u gördüm. O da yanındaki oldukça sıska, ufak tefek adamla tanıştırdı beni. Milletvekili adayımız Sayın Rüştü Şardağ deyince doğrusu şok oldum. O bestelerine, hele hele engin kültürüne hayran olduğum bu ufacık adam mıydı? Yemekte onlar genel başkanımızın yanına oturdular. Ben de karşılarına oturdum. Yemekler yenilirken içkiler su gibi içildi. Ben alkol kullanmadığım için çok az içmiştim. Genel başkanımız alkolün etkisiyle olacak, uyuklamaya başladı. İl başkanımız Kamuran Sağlam, toplantımıza hareket sağlar düşüncesiyle olacak
Nevres, hadi konuş bakalım. Buradaki arkadaşlarımızın tümü siyasette acemi. İçimizde bu konularda en deneyimli olan bir tek sen varsın. Eski il başkanımız Talat Orhon rahatsızlığı nedeniyle toplantıdan erken ayrılmıştı. Doğal olarak en deneyimli siyasetçi ben kalmıştım. Ayağa kalktım.
Sayın genel başkanım, il başkanım ve yönetici arkadaşlarım. Bakınız il başkanımız benim konuşmamı istiyor. Ben İsmet Paşa ocağında siyaseti öğrenmeye çalışmış bir kişiyim. İsmet Paşa ocağında yetişmiş olanlar hiçbir zaman ülke sorunlarını içki masalarında konuşmazlar. Bu nedenle konuşmak istemeyişim için beni mazur görün diyerek yerime oturdum. Genel başkanımız gözlerini hafifçe açtı. Ne diyor bu adam dercesine yüzüme baktı ve gözlerini kapatıp kestirmesine devam etti. Genel başkan hariç herkes alkışlıyordu beni. Konuş, konuş diye tempo tutmuşlardı. Çaresiz kalmıştım. Ayağa kalkıp konuşmaya başladım.
Biz adımız üstümüzde Halkçı Partiyiz. Bizler tepeden tabana değil, tabandan tepeye doğru bir yönetim için varız. Bizler önereceğiz, tavandakiler uygulayacak Türkiye’nin şartları Küçük Amerika olmamıza elverişli değildir. Bizi yönetenlerin öncelikle bir tarım ülkesi olduğumuzu unutmamalarının gerekliliği, tarımda çok yüksek bir potansiyeli yakalamamız için gereken çalışmalara hız verilmesi gerektiğini anlattım. Montaj sanayi ile neden yerimizde saymaya devam ettiğimizi, montaj sanayiinin Marmara’da kümelenmesinin yanlış olduğunu, Marmara Bölgesinde turizme yönelmenin gerekliliğini anlattım. Eğer sanayileşeceksek Japon modelinin uygulanması gerektiğini, köylüleri ekonomik dar boğaza sokarak göçe zorlamak sanayiciye ucuz emek sağlar ama, ülke ekonomimizi batağa sürükler. Hızlı gecekondulaşmanın yarattığı sorunları görmemezlikten gelemeyiz. Bu sorunlar yumağı giderek daha da büyüyecektir. Bu nedenle Avrupa’ya yakın olmasının avantaj olduğunu, konsini imalat için çok elverişli olduğunu, bu tür imalatların ise köylerde daha rahat yapılabileceğini, böylece kimsenin köyünü, kentini terk etmeyeceğini ve kendi ülkesindegöçmen olmayacağını anlattım. Genel başkanımı benim konuşmam bile uyandırmaya yetmemişti. Gazeteciler ise yoğun bir ilgi göstermişlerdi konuşmama. İki gün sonra Sayın Turgut Özal bombasını patlatmıştı. Biz ülkemizi Japon modeli ile kalkındıracağız. Benim yemekte söylediklerimle onun söylediklerinde, büyük bir benzerlik bulunuyordu. Bu bir rastlantı mıydı, yoksa gazetecilerin verdikleri tüyo muydu bilemem.
                                               ***
Her gün beş altı köy gezerek sürdürüyorduk propagandalarımızı.Gittiğimiz her köyde en yoğun ilgi bizlere. Söylediklerimi büyük bir dikkat ile dinliyorlardı. Konuşmamı bitirince lütfettiniz beni dinlediniz. Şimdi de siz konuşun biz dinleyelim diyorum. Kimi tarımla ilgili sorunlarını dile getiriyor, kimi hayvancılıkla ilgili. Tarım her zaman benim ilgi alnım olmuştur. Hayvancılık ilgili babamdan ve Mahmut hocadan çok şeyler öğrenmiştim. Orman idaresinin orman alanlarını tellerle çevirmesi nedeniyle otlak alanlarının daraldığını, buna yıllardır çekilen kuraklıkta eklenince, hayvanların yeterince beslenemediğini, bu yüzden hayvanlara fabrika yemi ve vitamin desteği verilmesi gerektiğini anlatıyordum. İktidar olursak sulama kanallarını yaz kış akıtacağımızı, kış tarımı için bunun gerekli olduğunu, ilk yağmurların bol hümüs ve gübreyi Gediz’e taşıdığını, ilk yağmurlarla tarlaların sulanmasının büyük yarar sağladığını anlatıyorum. Köylülerin politikacı ağzından dinlemeye alışık olmadığı konulardı bunlar.
                                               ***
İl başkanımız Foça’da örgütlenemediğimizi, bu nedenle oraya da bir el atmamızı rica etti. Önemli olan yalnız Menemen’de değil, tüm ülkede başarılı olmaktı. Peki dedik bu öneriye. Foça’nı bize yakın köylerine haber saldık. Gerenköy, Yeniköy, Kozbeyli ve Ilıpınar köylerini ilk programa aldık. Gerenköy’den başlattık ilk toplantımızı. Kuraklık nedeniyle tarlaların işlenemediğini, susuzluk nedeniyle meyvelerin dallarında buruştuğunu, sebzelerin kuruduğunu bu nedenle çarenin sulama kanallarının yaz kış akıtılması olduğunu anlattım. İktidar olduğumuzda, sulama kanallarının yaz kış akmasını sağlayacağımızı söyledim. Dinleyicilerden biri,
Sen ne sülersin be? Gediz’de yok iki parmak sucaz, sen neyi akıtacaksın be deyince ben,
Su Gediz’de iki parmak akar gibi görünür ama, alttaki çakılların altından ne kadar aktığını hiç birimiz kestiremeyiz dediğimde, o yine bildiğini okumaya devam etti.
Abe boşuna konuşursun, gelmişsin buraya bari doğru dürüst bir şey söyle deyince hava birden elektrikleniverdi. İnce dalan biri kaldırdığı sandalyeyi konuşanın kafasına indirdi indirecek
Abe ne konuşursun sen. İndirmeyeyim sandalyeyi kafana. Sen basmışsın parayı, çıkartmışsın yüz elli metreden suyu. Var mı bende o kadar para? Bende artezyen çıkarayım. Bırak ta aksın o su. Zararı yok iki parmak aksın. Ama aksın. Anlaşılan sandalyeyi kaldıran dişli biriydi. Diğeri kalkıp gitmeyi yeğledi. Bu arada orada bulunanlar ağız birliği etmiş gibi,
Tamam başkan, sen bu işi biliyorsun. Tabi ki hepimiz isteriz kanallarda suyun yaz kış akıtılmasını. Toplantıdan birkaç kişi ayrılmıştı. Geri döndüklerinde yanlarında kalabalık insanlar vardı. Anlaşılan konuşmam ilgilerini çekmişti. Bu nedenle gidip arkadaşlarına haber verip , onların da katılmalarını sağlamışlardı. Az önce elektriklenen havanın yerini dostluk ve sevecenlik almıştı. Konuşmamı bitirdikten sonra coşkulu bir şekilde uğurlandık Gerenköy’den. Oysa Gerenköy’lü bir arkadaşım,
Boşuna gitme bizim köye. Orada Halkçı Partiye tek oy çıkmaz demişti. Kalabalıktaki coşku ise bize aksini anlatıyordu. Yolumuz üzerinde Yeniköy var. Muhtar karşıladı bizi.Hoş beşten sonra muhtar,
Başkan senin zamanın kıymetli. Sen bizim köyü boş ver. Bizim köyde Halkçı Partiden başka partiye tek oy bile yok. Kozbeyli’de ise durum değişik. Sen ağırlığını oraya koy dedi. Biz yinede köylüye ayıp olmasın diye beş on dakikalığına oturup sohbet etmeyi yeğledik. Daha sonra ver elini Kozbeyli.
 
Kozbeyli’de kahvehane tıklım tıklım idi. Geçmişteki C.H.P. yöneticiliğimde edindiğim dostlarım vardı bu köyde. Anlaşılan iyi reklam etmişlerdi beni. Umduğumuzdan çok daha sıcak karşılanmıştık köylülerce. Tokalaşma faslı bitince konuşmaya başladım. Köyde tarım ağırlıktaydı. Balıkçılık yok denilecek kadar azdı. Bu nedenle konuşmamda tarıma ağırlık vermiştim. Bu ara biri ayağa kalktı. Elini havaya kaldırarak bağırdı.
Başkanım sen çok güzel şeyler söylüyorsun ama, bu söylediklerinin kaynağı nerede dedi ve oturdu. Köylüler ters ters baktılar adama. Bazıları,
Başkan sen boş ver onu. O zaten delidir dediler. Ben konuşanı çok iyi tanıyordum. Elinde bir defter, durmadan hayali kişilere mektup yazardı. Tanıdığımı belli etmek istemedim.
Biraz önce konuşan arkadaş lütfen ayağa kalkar mısın dediğimde yine
Boş ver onu be başkan. O delidir diye itiraz edenler oldu.
Arkadaşlar bu arkadaşımız deli olabilir ama, yine de çok güzel bir şey sordu. Benim görevim onu yanıtlamaktır.Oy hakkı elinden alınmış olsa bile.
Oy veriyor diye sesler geldi sağdan sodan. Deli Zeki (aslında onun adı Zeki değil ama, ben öyle diyeyim) ayağa kalktı.
Buyurun başkanım dedi.
Adın ne?
Zeki.
Nerelisin?
Buralıyım, bu köydenim.
Peki, ben sana bir şey sorabilir miyim?
Sor.
Bir zamanlar dünyanın en iyi salebi nerede yetişirdi?
Bilmiyorum.
Peki buralarda sakız ağacı yetişir miydi?
Onu da bilmiyorum.
Bu dağlarda hiç gezdin mi?
Çooook, her zaman
Gezdiğin yerlerde deli asmalarla karşılaştı mı hiç?
Ohoooo her yerde var.
Peki sen nasıl bir Foçalısın ki, bir zamanlar dünyanın en iyi salebinin Foça’da yetiştiğinden haberin yok.Çeşme’den sonra en çok sakız ağacının bulunduğu yer Foça’ydı. Tarihin babası Heredot der ki; “Ege öyle bir yer ki, onun dağlarından yağ, ovalarından bal akardı. Ve o beldede on sekiz milyon insan refah içerisinde yaşardı.” Nerede bizim dağlarımızdan akan yağlar, nerede bizim o ovalarımızdan akan ballarımız. Bal veren asmalarımız kurumuş, yerinde tek tük deli asmalar kalmış. Şu dağlarda yeni dikilmiş tek bir zeytin fidanı göstere bilir misiniz?
Abovvv dediler köylüler. Sen ne de iyi biliyon bizim köyümüzün durumunu. Dediklerinin hepsi de essah. Deli Zeki ayağa kalktı.,
Sağol başkanım, beni inandırdınız dedi. Devam ettim konuşmama. Eğer biz iktidar olursak, tarıma gereken ağırlığı vereceğiz. Yine dağlarımızdan yağ, ovalarımızdan bal akmasını sağlayacağız. Bırakınız on sekiz milyon insanı. Bu gün Ege’nin nüfusu yedi milyon civarında. Tümünün zengin olduğunu söyleye bilir miyiz? Nereden bakarsanız, yarısından fazlası fakirlik sınırının içerisinde. Tarım bizim kaderimizdir. Tarıma gereken değeri verirsek kalkınırız. Montaj sanayi ile bir yere gidemeyiz. Çok uzun tuttular bizi Kozbeyli’de. Saate baktım biri geçmiş. Ayağa kalktım,
Arkadaşlar, bildiğiniz gibi gece yarısını geçmiş. Benim bundan bir saat önce Ilıpınar’da olmam gerekiyordu. Sohbetimiz çok güzeldi. İzin verin gidelim artık. Zamanımız kısıtlı olması nedeniyle hepinize ayrı ayrı veda edemeyeceğim. Hepinize birden sesleniyorum. Hoşça kalın. Oy verirken sağduyulu olacağınıza inancım tamdır. Tek tek vedalaşmadığım için kusuruma bakmayın. Vedalaşmadan kurtulmak olası mı? Bir yarım saatte o şekilde kaybettik. Ilıpınar’a vardığımızda saat ikiyi bulmuştu. Bu saatte, gecenin yarısı bitmek üzereyken kahvehanede kimseyi bula bilecek miyiz bakalım dedim. Arkadaşlardan biri,
Başkan en iyisi biz geri dönelim. O sırda birkaç kişinin bize doğru geldiklerini gördük.
Hele şu arkadaşların yanına kadar gidelim bakalım dediler. Gelenler hemen arabanın önüne geçtiler.
Yahu siz nerede kaldınız böyle? Millet sizi saatlerdir bekliyor?
Yani şu anda kahvehane dolu ve bizi bekliyorlar öyle mi diyorsunuz?
Elbette sizi bekliyorlar. Zaten kahvehaneye çok yaklaşmıştık. Bizi karşılayanlara,
Arabada yer olsaydı sizi de alırdık dediğimde,
Gerek yok, gerek yok dediler. Zaten kahve aha orada. Kahvehaneye gittiğimizde gerçekten çok şaşırdım. Hiç beklemiyordum kahvehanenin böylesine tıklım, tıklım dolu olacağını. Hep birlikte ayağa kalkıp buyur ettiler. Geç kalmamızın elimizde olmayan nedenlerden kaynaklandığını söylediğimde,
Hiç mühim değil dediler bir ağızdan. Yeter ki siz geldiniz. Beklememiz boşuna olmadı. Konuşmamı kısa tutmaya çalıştım. Bu saatten sonra, herkesin evine gitmek istemesi doğaldı. Konuşmamı bitirdikten sonra hemen gitmeyi düşünüyorduk. Olası mıydı? Boynuma sarılıp iki yanağımdan öpen öpene.
Başkanım, bizi partimize sen kavuşturdun. Şükür rabbimize bize bu günleri gösterdi. Boynuma sarılıp ağlayanlar da var. Eskiden de C.H.P. li olan köylüler belli ki Halkçı Partiyi C.H.P. nin devamı olarak kabullenmişlerdi.
Saat sabahın beşine yaklaşıyordu. Kimsenin dağılmaya niyeti yok. Kalkıp gitmek için izin istedim. İtirazlar oldu.
Gelmesi sizden, gitmeniz ise bizden. Kolay bırakmayız seni dediler. Çok yorulduğumu, sabah en geç dokuzda ilçe merkezinde bulunmam gerektiğini söyledim. Vedalaşıp arabaya bindiğimizde saat beşi geçmişti.
Seçimler yapılıp oylar sayıldığında, Ilıpınar’la Yeniköy’ün tüm oyları Halkçı Partiye çıkmıştı. Gerenköy’de oyların yarıdan fazlasını, Kozbeyli’de ise yarısına yakınını almıştık. Doğal olarak çok sevinmiştik bu sonuçlara.
                                               ***
İlçe merkezimizde gece arkadaşlarla hazırlık yapıyoruz. İri yarı biri geldi.
Başkan beni partiye yaz dedi. Ne yalan söyleyeyim, adamı gözüm tutmamıştı. Üye kayıt formunu önüme çektim. Formunu doldururken
Bak arkadaş, yasa gereği partiye bir miktar ödenti ödemen gerekiyor. Aylık mı verirsiniz, yoksa yıllık mı?
Aylık vereceğim.
Ne kadar?
Üç yüz bin lira.
Yıllık bin iki yüz liradan fazlası yasaktır. Dolayısıyla ayda ancak yüz lira verebilirsiniz.
Olsun ben veririm.
Ben aylık yüz lira yazayım, sen üstünü bağış olarak verirsin..
Tamam
Peki şimdi ne vereceksin?
Birkaç gün sonra geldiğimde vereceğim.
Tamam oldu dedim. Kalktı,
Hadi benden eyvallah diyerek gitti. Yöneticilerden Halil,
Başkan ver o formu da deftere işleyeyim dedi.
Gerek yok dedim.
Neden?
Bu adam gidici de ondan.
Nasıl olur başkan? Adam çok hevesli.
Olsun adam yine de gidici. Yakında gelip bizimle iş pazarlığı yapmazsa çok şaşırırım.
Yok be başkan, olmaz öyle şey.
Görürsünüz dedim. Konuyu kapattık. Herkes işine döndü.
Üç veya dört gün geçmişti aradan. Bizim hızlı partilimiz yine geldi. Kendisine çay söyledik. Konuya girmesini bekliyorum.
Başkan, ben partiye kayıt oldum ama, siz bana Petkim’de iş bulacak mısınız? Dedi.
Dışarı çıkıp tabelaya bakar mısın?
Ben gelirken bakmıştım.
Anladığım kadar iyi bakmamışsın. Lütfen dışarı çıkıp bir daha bakar mısın? Okuduğunu yüksek sözle söyle ki biz de duyalım. Dışarı çıkıp yüksek sesle tabelayı okudu.
Halkçı Parti İlçe Başkanlığı.
Herhangi bir yerinde İş ve İşçi bulma Kurumu diye yazıyor mu?
Yoooo öyle bir şey yazmıyo.
Öyleyse bizden neden iş istiyorsun? Burası İş ve İşçi Bulma Kurumu mu? İçeri girip yerine oturdu. Başkan bana bir istifa mektubu yaz. İstifa ediyorum.
İstifa mektubu yazmaya gerek yok. Senin gidici olduğunu tahmin ettiğimden deftere kaydını geçirmedim. ( Yıllar sonra C.H.P. de karşılaştığımızda, pişkinlikle ilçe başkanına “başkanım beni çok iyi tanır. Ona sorun benim Halkçı Partide nasıl çalıştığımı söylesin” dediğinde doğrusu hiç şaşırmadım)
Hadi benden eyvallah. Bana iş bulamayacak partiye girecek kadar aptal mıyım ben? Öfkeyle çıkıp gitti.Genç adam gidince arkadaşlar merakla sordular,
Siz kos koca Menemen’de ayda üç yüz bin lira aidat ödeyebilecek bir tek kişi tanıyor musunuz? Hem de Sosyal Demokrat bir partiye. Biz tabanın partisiyiz. Benim zenginlerden yardım istediğim,i hiç gördünüz mü? Hangi zengin ister, Sosyal Demokratların iktidar olmasını? Hayalci olmayalım. Kendi yağımızla kavrulmaya devam edelim.
                                               ***
Önümüzdeki gece propagandaların son gecesiydi. O gece Yanıkköy’e mutlaka gitmemiz gerekir dedim. Oradan da başka köylere gideriz. İtiraz ettiler.
O köyden bize tek bir oy çıkmaz. Zamanımızı niye boşa harcayalım dediler.
Nerden biliyorsunuz tek bir oy çıkmayacağını? Görevimiz o köye de gitmektir. Çok isteksiz bindiler arabaya.
Siz isterseniz arabada kalın. Ben tek başıma köy kahvesine girer, konuşmamı yaparım.
Olmaz öyle şey dediler. Anca beraber, kanca beraber.
Köye varıp kahvehaneye girdiğimizde televizyonda Evren Paşanın konuşması vardı. Bize yarım ağızla hoş geldiniz dediler. Evren Paşanın konuşmasına tepki olarak masalar ileri geri itiliyor, sandalyeleri habire tabana vurup gürültü çıkarıyorlardı. Kahveci yanımıza geldi. Bir şey içmek ister misiniz? Diye sordu. Hepimiz çay içelim dedik. Çaylarımızı getirdiğinde kulağıma eğilip,
Ne yapmaya geldiniz buraya? Diye sordu.
Konuşmaya geldik, yasak mı?
Yok yasak değil de kimse sizi dinlemez burada. O sırada Evren paşanın konuşması bitmişti.
Sen şu televizyonun sesini kıs gerisine karışma.
Peki dedi ve televizyonun sesini sonuna kadar açtı. Ayağa kalktım.
Arkadaşlar, ben buraya Halkçı Parti başkanı olarak Halkçı Partiye oy istemek için gelmedim.Ben de sizler gibi tarımcıyım. Benim de sizler gibi sorunlarım var. Bakınız köyünüzün altındaki Gediz boşu boşuna denize akıyor. Oysa bizim sebzelerimiz tarlalarımızda susuzluktan kuruyor. Mandalinler dallarında susuzluktan buruşuyor. Kimin yüreğine elverir bu çarpıklık? Şoför ve otobüs sahibi Memiş ayağa kalktı,
Ulan Rahmi, kapat ulan şu televizyonu.Rahmi hemen koşup televizyonu kapattı. Bu kez de köylülere bağırdı,
Bu güne kadar hep bizden olanları dinledik. Hiçbir kimse bu güne kadar bize böyle bir şey söyledi mi? Susun da bu arkadaş ne diyor, bir dinleyelim bakalım. Dinlemek istemeyen varsa çıkıp gitsin. Kimse gitmeye niyetli değildi. Uzun konuştum orada.
Sütünüzü sizden on liraya alanlar, aynı sütü size yetmiş liraya satıyorlar. Ne yazık ki yemin kilosu da on lira. Bir kilo yemden bir litre süt alabilir misiniz?
Nerdeee diye bağırdılar. Kış sulamalarının yararlarını anlattım. Teknik Ziraat Müdürlüğünün duyarsızlığını anlattım. Onların sorunlarını deştikçe deştim. Konuşmam sohbete dönüştü. Onlar sordular ben yanıtladım. Toplantıyı bitirip ayrılırken, bir kaçı benimle birlikte dışarı çıktı. Biri,
Başkan , bizim kusurumuza bakma. Başlangıçta sana çok cahil davrandık. Cahilliğimize tut dedi. Sarıldık biri birimize.
Olur böyle şeyler, takmayın kafanıza dedim. Vedalaşıp Doğaöy’e hareket ettik. Yolda Yanıkköy’den nasıl bir sonuç alabileceğimizi tartıştık. Doğaköy yakın olduğundan kısa sürdü tartışmamız.Doğaköy’den sonra, vakit bir hayli geç olduğundan geri dönmeye karar verdik. Yolda yine yanıkköy’den ne kadar oy alırız tartışması başladı. Ben,
Kırkın üzerinde dedim. Arkadaşlar ise,
Yirmiden fazla çıkmaz dediler. Haklıydılar. Zira C.H.P. en güçlü zamanında bile on sekiz oydan fazlasını alamamıştı. Yarından sonra gece yarısı ne sonuç aldığımız belli olacak diyerek tartışmayı noktaladım. Tam kırk iki oy çıktığını hemen belirtmek isterim.
                                               ***   
Son gün partilerin gövde gösterisi vardı. Arkadaşlar,
Gövde gösterisine çıkmayalım. Bizi destekleyen araba sahibi hemen hemen yok gibi dediler.
Hayır dedim. Gerekirse yaya yürüyeceğiz ve bu seçimde biz de varız diyeceğiz.
Yeni aldığım 1960 model spor arabanın üstünü açıp konvoy başı yaptık. Eş dosttan sağladığımız arabalarla on iki arabalık bir konvoy oluşturduk. Bizim minik konvoyumuz yüz elli arabalık konvoylardan daha çok ilgi çekiyordu ve daha çok alkış topluyordu. Akşam on sekizde yasaklar başladığı için biraz daha erken bitirdik gövde gösterimizi. Genelde partimizin çok az oy alacağı görüşü hakimdi.
Erken karar vermeyin. Biz küçüktük ama, halkın bize ilgisi büyüktü. İki gün sonra kesin sonuçlara yakın sonuçları alırız. Ertesi gün oy verme sırasında, gittiğimiz sandık başlarında bizlere gösterilen ilgi çok yoğundu. Belli ki iyi bir yoldaydık.
Sayımların sonuçları benim için sürpriz olmamıştı. Halkçı Parti geçerli oyların yüzde ellisine yakın oy almıştı. 9989 oyla birinci parti olmuştu. ANAP 7000, M:D:P: ise 3000 civarında oy almıştı. Sonuçta çok çalışmanın meyvelerini toplamıştık. Hepimizin mutluluğuna diyecek yoktu. Ülke genelinde sonuçlar tatmin edici değildi. Arkadaşlar bu duruma üzülüyorlardı. Takmayın kafanıza, ,iyi çalışan hak ettiğini alıyor. Demek ki genel merkezimiz yeterli çalışmamış. Bakın ANAP a. Liderinin ağzı iyi laf ettiğinden malı alıp götürdü. Bizden buraya kadar. Hepimizin cebi delikti. Seçimde yaptığımız harcamalar yüzünden cebimiz bile kalmadı. Siyasetçilik bitti artık. Bundan böyle herkes işine.
                                               ***
Politik özgürlüğümüz uzun sürmedi. Tam ilçe başkanlığından istifa etmeyi düşünürken yerel seçimler geldi gündeme. Bu aşamada görevi bırakmayı yediremedim kendime. Yönetici arkadaşlar da hemen gelip buldular beni.
Başkanım ne yapacağız. Tamam mı devam mı?
Siz ne düşünüyorsunuz?
Biz devam diyoruz dediler hep birlikte.
Siz devam diyorsanız ben de devam diyorum dedim. Parasızlık yüzünden yeni bir parti merkezi tutamadığımızdan bizim apartmanın bodrumuna taşınmıştık. Hemen işe giriştik Benim atölyeyi aşağı bodruma, parti merkezini de atölyemin olduğu dükkana taşıdık. Hemen emniyete gerekli bilgiyi verdik.
Genel başkanımız İzmir’e gelmişti. Oradan Menemen’den başlayıp Aliağa’ya oradan da Bergama’ya gidecekti. İlden telefonla arayıp genel başkanımızı mümkün olduğunca kalabalık karşılamamız istendi. İstemek kolay ama, birde karşılayacak olana sorun bakalım kolay mı? SODEP e ve DYP ye seçime katılma izini çıkınca partimize uğrayan bile kalmamıştı. Yoğun çabalarımıza rağmen altı arabadan fazlasını sağlayamamıştık. Bu küçük konvoyla Ulucak köyüne hareket ettik.Köyün karşısındaki boşlukta genel başkanımızı beklemeye başladık. Genel başkanımız, büyük bir kalabalıkla karşılanacağını umuyordu her halde. Altı arabalık konvoyu ve kendisine gösterilen ilgiyi az bulduğundan çok bozulmuştu. Biz önde, İzmir’den gelenler arkamızda Menemen’ yöneldik. Menemen içinde attığımız turda da bize itibar eden yok. Toplantının yapılacağı Emrullahın Kahvehanesine geldiğimizde kahvehanenin tıklım tıklım dolu oluşu hepimizi rahatlattı.
İlk konuşmayı ben yaptım. Konuşmamda hiçbir soruna değinmedim. Sadece gelenleri halka tanıttım. Anlaşılan genel başkan konvoyun küçük olmasından beni sorumlu buluyordu. Bana karşı ola bildiğince soğuktu. O da konuşmasını kısa tuttu. Karşılayanlar arasında eski İl Genel Meclisi üyesi Cevdet Yiğitoğlu da vardı. İzmir’deki valililiği sırasında uzun yıllar Yiğitoğlu ile birlikte çalışmışlardı. İyi arkadaşmışlar onunla. Toplantı bittiğinde halka Cevdet Yiğitoğlu’nu göstererek,
Cevdet Yiğitoğlu benim çok sevdiğim, İl Genel Meclisinde yıllarca beraber çalıştığım çok yakın bir arkadaşımdır. Onu partimizin başında ve belediye başkan adayı olarak görmek istiyorum dedi. Tepemden aşağı bir kova buz gibi su dökülmüştü sanki. Kimseyle vedalaşmadan sessizce evime doğru yöneldim. Bodruma inip çalışmayı denedim. Elim işe varmadı. O sırada Durcan Emirbayer ile Profesör Mahmut Akkılıç yokluğumu fark etmişler. Yönetici arkadaşlara sormuşlar. Biri,
Biraz önce partiye doğru gittiğini gördüm demiş. Hemen parti merkezine geldiler. Orada olmadığımı görünce hemen bodrum kata indiler. Mahmut hoca
Başkan ne yapıyorsun burada? Bizimle Aliağa’ya gelmiyor musun?
Hayır gelmeyeceğim.
Neden?
Arabam tamirhanede. Neyle döneceğim Aliağa’dan. Siz gidin. Ben size ayak bağı olamayayım.
Başkan o ne biçim söz öyle? Ne demek ayak bağı. Sen bizim başımızın tacısın. Buradan seni nasıl aldıysak aynı şekilde de geri getireceğiz. İkisi birden çok ısrar ettiler. Mahmut hoca,
Sen bir şeye kızmış görünüyorsan. Hayrola bir şey mi var?
Hiçbir şey yok. Sadece canım gelmek istemiyor. Durcan Emirbayer koluma girdi,
Hadi başkan bu iş sensiz olmaz. Kırma bizi. Çaresiz yukarıya çıktık. Kapının önünde bekleyen arabalardan birine bindim. Aliağa’ya vardığımızda toplantı başlamıştı. En arkada bir yerde durdum. Az sonra biraz dolaşayım diyerek çarşıya doğru yürüdüm. Bir meslektaşımla karşılaştım.
Abi hayrola ne işin var Aliağa’da diye sordu.
Halkçı Partililerle geldim. Şimdi de geriye dönmeyi düşünüyorum.
Abi isabet oldu. Bende sana gelecektim malzeme almak için. Arabam dükkanımın önünde. Hadi gidelim. Hani derler ya körün istediği bir göz. Allah ona verdi iki göz. Benimki de öyle oldu. Önce dükkanda oturup birer çay içtik. Kalfa gittiği yerden dönünce, dükkanın önündeki arabaya binip Menemen’e hareket ettik. Bodrum kata inip istediği malzemeleri hazırlayıp verdim. Bir hayli yüklüydü listesi. Epey zaman almıştı hazırlanması. Yukarı beraber çıkıp uğurladım kendisini.
                                               *** 
Halil beni Aliağa’da göremeyince, geri döndüğümü anlamış, hemen geriye dönüp parti merkezine gelip beni beklemeye başlamış. Ayakta karşıladı beni.
Hayrola başkan? Madem dönecektin bana niye haber vermedin? Hem senin bir sıkıntın olduğu belli. Söylede bilelim.
Halil, biraz sonra konuşuruz. Önce şu istifa mektubunu yazıp dosyaya koyalım.
Ne istifası başkan?
Başkanlıktan Sayın Genel Başkanımız Cevdet Yiğitoğlu’nu partimizin başkanı olarak görmek istiyor. Önünü açmakta yarar var.
Başkan, sen istifa ettikten sonra benim burada ne işim var? Bana da bir istifa mektubu yaz.
Sen şimdi istifa etme. Bu gece veya yarın toplanıp gereken kararı alırsınız.
Peki başkan.
Halil ben eve çıkıyorum. Arayan olursa nerede olduğumu bilmediğini söylersin. Eve çıktım. Çocuklarımla ilgilendim.Çocuklarım öfkemin yatışmasına neden olmuştu. Saat yirmi üçe geldiğinde yatma zamanımız gelmişti. Yine kapımızın zili çaldı.
Kim o diye seslendim.
Aşağıya gelir misin?
Gelemem yorgunum. Yarın gelin dedim. Aşağıdan ayak sesleri gelmeye başladı. Baktım, Mahmut Akkılıç hoca (profesör) her zamanki telaşlı haliyle yukarıya çıkıyor.
Hocam siz zahmet etmeyin, ben aşağıya geleyim. Sizin geldiğinizi bilseydim hemen gelirdim. Geri döndü. Ben de aşağıya indim. Yerel seçimler nedeniyle atölyemi apartmanımızın bodrumuna, bodrumdaki parti merkezimizi de zemin kattaki dükkanıma taşımıştık. Mahmut hocayla birlikte Aşkın Toktaş ve Durcan Emirbayer’de gelmişler. Mahmut hoca,
Hayrola, Aliağa’yı neden bizden habersiz terk ettin? Bizimle bir sorunun mu var? 
Hocam, sizlerin Genel Başkanımızın Cevdet Yiğitoğlu’na söylediklerinden haberiniz yok galiba?
Yoooo, ne söyledi ki?
Cevdet ağabeyi ilçe başkanı ve belediye başkan adayı olarak görmek istiyormuş. Ben de istifa ederek ona yolu açtım.
Ne zaman yaptı bu densizliği?
Kahvehanedeki toplantımız sırasında
Hoppala bu adam ne yapmak istiyor böyle? Ben ona yarın gösteririm. Yarın bizimle Torbalı’ya geleceksin. Senden özür dileyecek.
Hocam lütfen ısrar etmeyin.Ben istifada kararlıyım.Zaten bu genel başkanla bu iş yürümez. Üçü birden istifamı geri almam için ısrar etmeye başladılar. Baktım ısrarların sonu gelmeyecek, hele bu gece iyice düşüneyim. Yarın bir şeyler yaparız demek zorunda kaldım.
Kesin söz vereceksin.
Ne olursunuz ısrar etmeyin. İzin verin bu gece düşüneyim. Sinirlerim biraz yatışsın. Durcan Emirbayer,
Ben yarın arabamı gönderip aldıracağım seni.
Sakın gönderme dediysem de ısrarla araba göndereceklerini söylediler.
Sizin dediğiniz olsun demek zorunda kaldım. Vedalaştıktan sonra gittiler.
Ertesi gün sabah sekizde apartmanımızın kapısı önünde son model bir araba durdu. Belli ki beni almaya gelmişlerdi. Mahmut hoca arabadan indi.
Hadi bakalım gidiyoruz dedi. Gitmemek için direndim ama fayda etmedi. Hocamızı kırmamak için arabaya bindim. Hemen Torbalı’ya doğru yola çıktık.Torbalı ilçe merkezinde konvoya ulaştık. Parti merkezine gittik. Mahmut hoca önce beni yönetim kurulu odasına aldı.
Genel Başkanım buraya gelir misin? diye seslendi. Genel başkan,
Şimdi zamanı değil, sonra gerekeni yaparız dedi. Mahmut hoca,
Hayır şimdi gereken yapılacak deyince Genel Başkan yanıma geldi.
Hayrola sen niye kızdın bana böyle? diye sordu.
Ben size niye kızayım. Kendime kızıyorum. Hiçbir yere aday değilim. Ne işim var benim başkanlıkta? Bırak başkanlığı Cevdet Yiğitoğlu yapsın. Sizde memnun olursunuz.
Cevdet benim eski bir arkadaşım. Onu onöre etmek için söyledim o sözleri. Ne bileyim senin alınacağını? Eğer sorun buysa gel sarılalım biri birimize barışalım.
Birde şunu bilmenizi isterim. Ben tepeme paraşütle adam indirtmem. Belediye başkan adayını benim başkanı olduğum kurul seçer. Ne genel merkez, nede il merkezi seçemez.
Tamam, tamam yeter ki kızma. Hadi sarılalım biri birimize de barışalım. Sarılıp öpüştük ve barıştık ama, ben yine de aynı burukluğu taşıyorum. Bunu fark eden Mahmut hoca beni yalnız bırakmadı. Dönüşte de Durcan Emirbayer’in arabasıyla Menemen’e bırakıldık. Mahmut hoca aynı arabayla Menemen’deki bacanağının evine gitti. Üç gün süreyle Menemen’den ayrılmadı. Beraberce bazı köylere sohbet etmeye gittik. Anlaşılacağı gibi istifamı geri almak zorunda kaldım.
                                     ***
Adaylık baş vuruları başladığında kapımızı açan bile olmadı. SODEP in Halkçı Partiyi tamamen sileceği görüşü hakim olduğundan, aday bulmakta büyük zorluk çekmekteyiz. Listemizi tamamlayıp baş vurumuzu hazır duruma getirdik. İnşaat Mühendisi Fethi Dere’ belediye başkan adayımız. Başvurusunu yapıp gerekli belgeleri hazırlayıp , İlçe Seçim Kuruluna verme aşamasına geldikten sonra başkan adayımızı bir daha görmek mümkün olmadı. İstifa edeceği söylentileri geliyor kulağımıza. Belediye meclis üyeliği adaylarımız da dökülmeye başladı. SODEP lilerin baskılarına dayanamayanlar basıyor istifayı. Tek bir eksikle dahi seçime katılmak olası değil. Ertesi gün en geç saat on yediye kadar belgeleri İlçe Seçim Kuruluna vermemiz gerekli. Başkan adayımızı ilçe merkezimize ancak saat yirmi dörde doğru getirte bildim.
Neden parti merkezine uğramıyorsun, bu denli uzak duruyorsun? İstifa edeceğine dair duyumlar alıyoruz. Aday mısın, değil misin? Hiç yalpalamadan bana gerçeği söyle dediğimde,
Siz bana seçilme garantisi vere bilir misiniz? Dedi.
Ben neyim arkadaş? Parti başkanı mıyım, yoksa ülkenin kaderini elinde tutan bir diktatör mü? Ben sana nasıl böyle bir garanti vere bilirim.
Siz garanti vermezseniz, ben adaylıktan çekilirim. Olacakları tahmin ettiğim için istifa mektubunu hazırlamıştım. İmzasını atıp, bize başarılar dileyip gitti. Sabahın dördüne kadar mühendis Sedat Kokulu’yu aradık bulamadık. Benim aday olmamı isteyenler kasıtlı olarak Sedat Kokulu’yu bulmuyorlar düşüncesiyle Kokulu’nun evine kendim gittim. Gerçekten evinde yoktu. Bizimle birlikte aday belirlemeye çalıştığımız Ethem Köse’ye adaylık teklifimizi yineledik. Reddetti. O da bana aday olmamı önerdi. Bu kez de ısrar okları bana yöneldi. Etmeyin, eylemeyin arkadaşlar, bu iş kapital işi. Daha geçen seçimlerde açılan gedikleri kapatamadım. Ethem Köse,
Niye tereddüt ediyorsun? Paraysa para, arabaysa araba, her türlü destek vereceğim sana.
Tamam demekten başka çarem kalmamıştı. Gereken evrakları hazırladıktan sonra dağıldık. Sabah onda yeniden toplandık. Saat on beşe kadar yeni bir aday çıkar mı diye bekledik. Ne gelen var ne giden. Seçim evraklarını on beş otuzda İlçe Seçim kuruluna teslim ettim.
Yoğun aday belirleme çalışmalarından sonra rahat ede bileceğimizi sanmıştık. Ne gezer? O gün üç kişi belediye meclisi adaylığından istifa etti. Hemen üç kişi bulduk yerine. Her güm gelen istifalarla bunalıyoruz. Adaylıktan çekilmem için SODEP lilerden yoğun baskı var. İşi tehdide kadar büyüttüler.
                                               ***
Yeni Asır Gazetesi belediye başkan adaylarını bir araya getiren toplantılar düzenliyor. Sıra Menemen’e gelince,Ticaret Odasının salonunda toplandık. ANAP tan yirmi, D:Y:P: den otuz, SODEP ten elli kişi civarında katılanlar vardı.Bizdense bir ben, birde kardeşim. Gelenler üç üniversite mezunu aday arasında perişan olacağımı ve beni orada bitireceklerinin hesabını yapıyorlardı. SODEP lilerin bakışları oldukça küçümser bir havadaydı.
Adaylar arasında küçük bir tartışma çıktı. Üçü de ilk konuşmacı olmak istiyorlardı. Yaşa göre sıralama yapılmasını önerdim. En küçükten başlayıp büyüğe doğru gitsin dedim. Kabul ettiler.SODEP, DYP, ANAP ve Halkçı Parti olarak sıralama yapıldı. SODEP adayı ilk konuşmacı olmasından memnun olmuştu. Ben de memnundum, zira son konuşmacı olmanın avantajlarını biliyordum. Nede olsa eski politikacıyım.
İlk tur adayların kendilerini tanıtma turuydu. Adaylar mezun oldukları üniversiteleri, üzerine basa, basa söylediler. Sıra bana geldiğinde öğrenim durumum ilkokul deyince salonda gülüşmeler oldu. Belli ki beni kedinin önüne bırakılmış bir fare kadar zavallı buluyorlardı.
İkinci tur soru, yanıt şeklindeydi. Partililer soruyor, adaylar yanıtlıyor. İlk soru hapishaneye mahkum ziyaretine gelenler, bekleme salonu olmadığı için zor durumda kalıyorlar. Oraya bir bekleme salonu yapacak mısınız idi.SODEP adayı, altı bekleme salonu, üstü de gençlik lokali olacak binayı hemen konduru verdi hapishanenin bahçesine. DYP adayı beş kata çıkardı binayı. ANAP adayı ise ben iktidarım. En mükemmelini ben yaparım oraya dedi. Sıra bana geldi.
Adalet Bakanlığına gerekli baş vuruyu yaparım. İzin verirse istenilene uygun bir bekleme salonu yapıla bilir dedim. Oturumu yöneten Erhan Ünver
Nevres bey, siz soruyu yanlış anladınız herhalde
Hayır neden yanlış algılayayım?
Neden o zaman Adalet Bakanlığına baş vuruda bulunacaksınız?
Sayın Erhan, hapishane ve çevresi, Adalet bakanlığının özel koruma statüsüne bağlıdır. Adalet Bakanlığı, sizin oraya yapacağınız bekleme salonu, benim hapishaneyi korumamı engeller derse, oraya, o bekleme salonunu ne ben, ne de bu arkadaşlarım yapa bilirler. Salonda soğuk bir hava esti. Taraftarlar, siz bunu neden bilmiyorsunuz dercesine gözlerini adaylarına dikmişlerdi.İkinci soru mezarlıkla ilgiliydi.
Yeni bir mezarlık yapmayı düşünüyor musunuz? Üç aday da Sakaltepe adı verilen tepenin eteklerinde, daha önce tespit edilen yere mezarlık yapacaklarını söylediler. Yine sıra bana geldi.
Sakaltepe’ye mezarlık yapmaya kimsenin gücü yetmez. Zira orası ilk Menemen’in kalıntılarının bulunduğu yerdir. Öyle sanıyorum ki, hepiniz eski Menemen’i Asarlık köyü yakınındaki eski Menemen olarak bilinen yer olduğunu zannediyorsunuz. Bildiğiniz doğrudur. Orası eski ama, ikinci Menemen’dir. İlk Menemen’in kurulduğu yer ise Sakaltepe’dedir. Milattan sonra 17 ile 24 yılları arasında yedi yıl süren depremlerde yıkılmış ve daha sağlam zemin yapısı nedeniyle ikinci Menemen Asarlık köyü yakınındaki o bildiğiniz yerde yeniden inşa edilmiştir. Sakaltepe Anıtlar Yüksek Kurumunun koruması altındadır. Sit alanıdır. Orada otuz santimden daha derin çukur açılmasına izin verilmez. Otuz santime ölü gömüle biliyorsa, mezarlığı orada yapa bilirsiniz. Orada mezarlık yapmak için yapacağınız her harcamada saçı bitmemiş yetim hakkı vardır. İşe yaramayacak yatırımlarla halkın parsını sokağa atmaya kimsenin hakkı yoktur.
Üçüncü soruda konu, su şebekesinin yetersizliğiyle ile ilgiliydi.
Apartmanların üst katlarına su çıkmıyor. Bu sorunu çözmek için neler düşünüyorsunuz deniliyordu. Apartmanların yoğun olduğu yerlerde boruları kalınlaştırarak çözü verdiler sorunu. Benimse yaklaşımım değişikti. Ana depodan düzdeki mahallelere su taşıyan borulardan, yukarıdaki mahallelerle birlikte apartmanlara da su veriliyor. Bu nedenle suyun basıncı yolda kırılıyor, yüzden yüksekteki semtlere ve apartmanlara yeterli su gitmiyor. Çaresi priz direk boru döşemektir. Döşenecek borular yalnız yüksek semtlere ve apartmanların yoğun olduğu yerlere su verecektir. Ovamızdan on dört artezyenden sağlanan su İzmir’e verilmektedir. On üç artezyenden pompalanan su da Aliağa’daki Petkim tesislerine verilmektedir. Oysa su ile ilgili yasada aynen şöyle denilmektedir. Bir yöreden alınan su, yörenin tüm gereksinimini karşıladıktan sonra, ancak artanı alına bilir. Menemen susuzluktan kıvranırken, suyumuzun İzmir ve Petkime pompalanmasını benim mantığım almıyor. Bu suların Menemen’e kazandırılmasında çok uzun bir mahkeme süreci ola bilir. Bu nedenle ivedilik sağlamak için Tahtalı Göl civarındaki zengin su kaynaklarından yararlanması gerekir. Gölün bulunduğu yer bir fay hattıdır. Üzerinde küçük göller dizisi vardır ve fay hatlarındaki sular kolay tükenmezler. Kaynaklar oldukça zengindir.
Tüm konularda rakiplerime büyük bir üstünlük sağlamıştım. Yeni Asır Gazetesinin değerlendirmesi Halkçı Parti adayına 100 puan, SODEP 25, DYP 25, ANAP 0 puan.
                                     ***
Ertesi gün Yeni Asır Gazetesinin puanlamasını öğrenen gençlerin ağızlarında bir slogan, ANAP+SODEP+DYPx2= Halkçı Parti. Halkçı Parti adayının boş olmadığını öğrenen SODEP liler beni kendileri için tehlikeli görmeye başlamışlardı. Önce vaatlerle, sonra da tehditlerle adaylıktan çekilmemi sağlamaya çalıştılar. Bense ne vaatlere, ne de tehditlere kulak asmıyordum. Birleşme önerisi getirdiklerinde, tamam birleşelim dedim. Ben on bin oy almış bir partinin başkanıyım. Üstelik açık oturumun galibiyim. Hadi destekleyin beni.
Olmaz adaylıktan sen çekileceksin. Nedenini sordum?
Biz öyle uygun görüyoruz da ondan dediler.
Partimiz de beni uygun görüyor. Bu durumda siz yolunuza, biz yolumuza. Köprüleri atmıştık artık. Aslında birleşmek bizi başarıya götürmeyecekti. Birleşmemiz karşısında sağ partilerin birleşmeyeceklerine kim garanti vere bilirdi.
Tehditlere ve istifalara rağmen yolumuza devam ediyorduk. Daha sonra hükümetin aldığı bir karar bizi rahatlattı ve baskılardan kurtardı. SODEP in Halkçı Parti adayları üzerindeki baskıları fark edilmişti. Listeler eksik olsa dahi partiler seçime girme hakkını kaybetmiyordu ve eksik listeyle seçim çalışmalarına devam ede bileceklerdi.
                                               ***
Belediye başkan adayıyım ama ben devamlı köylerdeyim.
Hayrola başkan, ne işin var senin köylerde? Senin çalışmaların belediye başkanlığı için gerekmez mi?Bense,
Her şeyden önce parti başkanıyım. Benim için sizler daha önemlisiniz diyorum.Her gittiğim yerde, yörenin sorunlarına göre 50 ile 70 dakika arası konuşuyorum. SODEP e çatmaksa aklımın kenarından dahi geçmiyor. Niye çatayım ki. Onlarda Sosyal Demokrat, bizler de.
Köylü gündüz ovaya gittiğinden akşam saatlerinde gidiyoruz köylere. Saat on altıya kadar ilçe merkezinde bulunuyorum. Fırsat bulursam bodrum kattaki atölyeme inip tamir için getirilen televizyonları tamir ediyorum. Atölyemde çalışırken bir partilimiz geldi. Çok heyecanlıydı.
Başkanım haberin var mı?
Neden?
SODEP adayının senin için neler söylediğinden.
Nereden haberim olacak? Ben devamlı köylerdeyim. Siz söylerseniz benim haberim olur.
SODEP adayı senin için dedi ki; sakın oylarınızı Halkçı Partinin adayına vermeyin. Zira o kazanırsa sizlere boklu kanalın sularını içirecek.
Olmaz böyle şey, SODEP adayı olgun bir arkadaştır. Böylesine ucuz kahramanlık yolunu seçmez.
Vallahi öyle söyledi. Neler söyleyecek diye dinlemeye gitmiştim. Bu söylediklerini duyunca kızıp oradan ayrıldım.
Sağol, verdiğin bu bilgiye teşekkür ederim. Arkadaşlarıma konuyu iyice araştırmalarını söyledim. Çok dikkatli olun. Dolduruşa gelmeyelim. Bizim kozlarımızı sağ partilerle paylaşmamız gerekiyor. Boşu boşuna biri birimize sararak güç kaybetmeyelim.
Arkadaşlarım kısa zamanda geriye döndüler. Hepsi de aynı bilgilerle geriye dönmüşlerdi. Konuşma Selim Ağanın kahvehanesinde yapılmıştı. Yönetici arkadaşlardan birini görevlendirdim. Selim Ağa kahvehanesinin bu gece uygun olup olmadığını öğren. Uygunsa saat yirmi için bağlantı kur. Gitmesiyle dönmesi bir oldu. Çok fena kızmış olduğu yüzünden okunuyordu.
Başkanım bu ne iş böyle? Bir saat için tam beş bin lira istiyor. Şaşırma sırası bana gelmişti.
Ne len bu dedim? Bu para benim lise öğretmeni eşimin iki ayda aldığı para. Başka alternatifler arayalım. Çay ocağından çay getirttik. Hem çay içiyoruz, hem SODEP adayının yapmış olduğu bayağı konuşmaya hangi kahvehaneden yanıt vere biliriz diye hesaplar yapıyoruz. Kapıdan içeri Kahveci Mehmedemin ağabey girdi.
Hoş geldin demeye fırsat vermeden,
Bu ne kepazelik yahu, daha dün geldiler Menemen’e. Memleket çocuklarını kazıklayacaklar. Memleket çocuklarının tekerleklerine taş koyacaklar. Benim mekanım sizin için yeterli olursa gelin benim oraya. Çaylarınız kahveleriniz de benden. Yok illede biz orada konuşmak istiyoruz diyorsanız, gider onların hepsini sıra dayağından geçiririm. Orada konuşmanızı sağlarım. Ne bu be, bir saatlik konuşma için beş bin lira. Burası dağ başı mı?
Emin ağabey, gel otur bakalım şöyle. Arkadaşlara,
Emin ağabey ne içmek istiyorsa söyleyin dedim.
İçmeyeceğim bir şey. Kahveci adama çay, kahve mi söylenir? O Seyrek köylülerin senden beş bin lira istediklerini duyunca tepem attı. Hemen buraya geldim. Tekrar ediyorum, benim orası sizin için yeterliyse seçimlere kadar benim mekanım sizin.
Sağol ağabey bu gece saat yirmide sizin oradayız. Sonrasını daha sonra belirleriz. Elini öperek uğurladım. Biraz sonra Selim Ağa kahvehanesinden haber geldi. Gelsinler konuşsunlar. Hiçbir ücret istemiyoruz diye. Anlaşılan eski efelerden Mehmedemin ağabey korkutmuştu onlardan. Başka bir zaman belki diye yanıt verdim.
Saat on dokuz kırk beşte arkadaşlar hazırlık için Mehmedemin ağabeyin kahvehanesine gittiler. Ben tam yirmide içeri girdim. Az ileride Selim Ağa kahvehanesinde DYP nin konuşması vardı. Oldukça kalabalık dinleyicileri var. Bizim mekan küçük olmasına rağmen tam dolu değil. Mikrofonu alıp konuşmaya başladım.
Sevgili Menemenliler, belediye başkan adayı olmama rağmen, günlerdir ilk defa burada sizlere hitap edeceğim. Zira benim için önemli olan benim kazanmam değil partimizin kazanmasıdır. Bu gece burada bulunmamın esas nedeni, Sosyal Demokrat olduğunu söyleyen bir partinin Sosyal Demokrat belediye başkan adayına yanıt vermek içindir. Ben sekiz bin el ilanı bastırıp dağıtarak sizlere iletmiş bulunuyorum. Ben vaatlerimi sabun köpüklerine yazmadım. Sözlü vaatlerin inkarı kolaydır. Kağıt üzerine yazılanların her biri belgedir. Ne unutulur, ne de inkar edilebilir. Kağıt üzerine yazılanlar karşısında, hayır ben böyle demedim diye bilir misiniz? Bakınız Sosyal Demokrat arkadaşımız ne diyor? Halkçı Partinin adayı Özcan Nevres seçilirse, sizlere boklu kanalın suyunu içirecek. Öncelikle böyle çirkin bir ithamdan tüm Menemenlileri tenzih etmek isterim. Hiçbir Menemenli böylesine çirkin bir ithama layık değildir. Ben Tahtalı göl ve çevresinden su alacağım diyorum. Doğrudur. Tahtalı göl ile boklu kanal arasında bağlantı vardır. Aslında o kanalın adı tahliye kanalıdır.Arkadaşlarımız boklu kanal demişler öyle olsun. Arkadaşımız inşaat mühendisidir. Çok önemli bir doğa yasası vardır. Su yokuş yukarı akmaz. Daima inişe doğru akar. Bunu en cahil insan bile bilir. Ne yazık ki bu arkadaşımız okuduğu üniversiteden bu önemli yasayı öğrenemeden mezun olmuş diye ne söyleye bilirim? Ona bu önemli yasayı öğretemeden mezun eden üniversite utansın.
Dışarıda yoğun bir kalabalığın toplandığını alkışların çok ses çıkarmasından anlamıştım. Camlar nedeniyle dışarıyı seçemiyordum. Kahveci Mehmedemin ağabey,
Bastır başkan bastır, devam et başkan, helalin var senin diye gür sesiyle dışarıdan içeriye bağırıyordu. Devam ettim konuşmama. Ben bu memleketin çocuğuyum. Sizlerden biriyim. Sizlerle aynı yaşam tarzını paylaşıyorum. Tepe Restorantta kafa çekip sizlere tepeden bakmıyorum. Tahtalı gölü benim kadar sizlerde bilirsiniz. Az susuzluğumuzu gidermedik o gölün tatlı suyuyla. Elbette Samsun’dan gelip bizleri yönetmeye kalkanlar Tahtalı gölün ne olduğunu bilemezler. Tahtalı göl fay hattı adı verilen bir yer kabuğu çatlağı üzerindedir. Bu kırık hat üzerinde onlarca minik göl vardır. İddia ediyorum, en verimli yer altı su kaynakları bu kırık hat üzerindedir. Tükenmeyecek ve bizlere her zaman yeterli olacak suyu bu kırık hattan sağlayacağız.
Bilmemek ayıp değildir. Ayıp olan öğrenmemektir. Hele hele bilmeden konuşmak ayıpların en büyüğüdür. Ben bildiğimi söylerim. Bilmediğimi asla söylemem. Parlamento seçimleri sırasında ilçemiz kenarından geçen, çirkinlik abidesi ve mikrop yuvası ana kanal ile tahliye kanallarının üstünü kapattıracağım. Ya kanallarını alır giderler, yada üstünü kapatırlar demiştim. Üstünü kapatmadılar ama, tedbir olarak etrafına tel örgü çektiler. Neden? Çünkü yerleşim alanlarına böylesine yakın bir yerden üstü açık kanal geçirilmesi yasaktı da ondan. Tekrar ediyorum, seçilirsem bu kanalların üstünü mutlaka kapattıracağım.Ya kapatırlar, ya da kanallarını alıp giderler.
Sosyal Demokrat arkadaşlarımıza bakıyorum. Başkan adayı inşaat mühendisi. Belediye meclis üyeliğine aday olanların da yarısı inşaat mühendisi. Neden bu arkadaşlar bizim partiye itibar etmiyorlar? Biz insanı doğadan koparan, sorunlu apartman çocukları yaratan dikey şehirciliğe karşıyız. Biz insanları doğayla iç içe yaşatan yeşilin bol, oyun alanlarının çok olduğu yatay şehircilikten yanayız. Yatay şehircilikte, dikey şehircilikteki gibi inşaat mühendislerine bol kepçe aş yoktur da ondan bizim partimize gelmiyorlar.
Ben seçilirsem, ekilebilir arazilere kesinlikle imar izini vermeyeceğim. İlçemizin sırtını dayadığı o kıraç, verimsiz tepeler varken, neden ekile bilen arazilere imar izini vereyim? O tepelerde zemin sağlam, debi yüksekliği nedeniyle kanalizasyonlar tıkanmaz. Üstelik o tepelerde çok temiz hava vardır. Verimli arazileri imara açmak cinayettir. Gelecek nesiller, verimli arazileri heder ettiğimiz bizleri için lanetleyerek anacaklardır. Daha bir çok konuya değindikten sonra konuşmamı bitirdim. SODEP adayı ertesi günkü konuşmasında benden alenen özür dilemişti. Savunmasında ise ancak yanlış anlaşıldım diyebilmişti.
                                     ***
SODEP lilere karşı, SODEP lilerle aynı silahı kullanmaya başlamıştım. Köylere gitmekten vaz geçip çalışmalarımı merkeze kaydırmıştım. SODEP liler bana çok kızıyorlardı. İftira kampanyası başlattılar. Beni DYP nin desteklediğini yaymaya başladılar ama tutmadı. Kimseyi inandıramadılar. Babam benim nerede toplantı yapacağımı soruyor eski bir CHP liye. O da “gel benimle, ben de oraya gidiyorum” diyor ve gözleri iyi görmeyen babamı SODEP lilerin toplantısına götürüyor. Bir süre sonra aldatıldığını anlıyor ve toplantıyı terk ediyor. Ertesi gün SODEP liler basıyor yaygarayı. Halkçı Parti adayına babası bile oy vermeyecek. O bile bizim toplantılarımıza geliyor. Babam aldatıldığı için çok üzülmüştü. Aldırma baba demiştim. Bu işin adı üstünde politika. Bunların yaptığının adı ise çirkin politika. Çirkinlikler sadece bu olsa öpüp te başıma koyacağım. Oy vereceklerin, verecekleri oy karşılığında istediklerinin ardı arkası kesilmiyor. Kimi kendilerine, kimi çocuklarına iş istiyorlar. Kimi de para ve ziyafet. İsteyenin değil, verenin yüzü kara diyorum. Yüz vermiyorum bu tür isteklere. Dışarıda dikiliyorum. Amacım geleni geçeni seyretmek mi, yoksa birini beklemek mi bilmiyorum. Belki de yorgunluktan dikilip kalmışımdır orada. Karşıdan biri geliyor. Ağzı kulaklarına varıyor. Belli ki keyfi oldukça yerinde. Hiçbir sorunu olmayan yeni bir hemşehrimiz. Önüme gelip dikildi.
Başkan saygılar,
Saygı bizden hemşehrim.
Başkan biliyorsun bende yirmi beş oy var. Sen şimdi bana yirmi beş bin lira ver. Üstünü sonra anlaşırız. Oysa ben bu adamı gördüğümü bile anımsamıyorum.
Hay Allah, şu işe bak be. Senin geldiğini görünce sevinmiştim. İşte bizim çok değerli bir partilimiz geliyor. Nereden baksan bu partili arkadaşımız partisine en az bir on binlik bağışta bulunur demiştim.
Başkan sen ne diyorsun yahu? Bir de partiye yardım mı edeceğim?
Neden olamasın? Ben parti başkanı olarak hiçbir çıkar beklemeden ve çıkarım olmadan gece gündüz çalışıyorum. Çalışmam yetmiyormuş gibi dükkanımı da partimizin hizmetine soktum. Hiç durmadan da cebimizden para harcıyoruz. Sen ve başkaları neden partinize yardım etmeyeceksiniz?
Ölürümde hiçbir partiye para almadan oy vermem.
Bak arkadaş sen yanlış yere tezgah açtın. Biz Sosyal Demokrat bir partiyiz. Dar gelirlilerin emekçilerin partisiyiz. Kapitalistlerin, zenginlerin partisi değiliz. Bizim öz verili oylara gereksinimiz var. Satın alınacak oylara değil. Umduğunu bulamamıştı. Kazıklayamamanın üzüntüsüyle yanımdan ayrıldı. 
                                     ***
Kazımpaşa Mahallesindeki Bayramın kahvehanesinin müşterilerinin hemen hemen tamamı SODEP liydiler. Bayramın kahvehanesinde konuşma yapacağımı öğrendiklerinde bana haber saldılar. “Oraya gitme. Gidersen seni orada çok fena dövecekler” Ben bu akşam oraya gidecektim. Belki beni dövme hazırlığınızı tamamlamamışsınızdır diye yarına bırakıyorum. Hazırlığınızı iyi yapın diye yanıtladım tehditlerini.
Ertesi gece saat yirmide Bayramın kahvehanesine gittik. Kahvehane yaşları on sekiz, on dokuz yaşlarında gençlerle tıklım tıklım doluydu. İçeri girdiğimizde verdiğimiz selamı alan bile olmadı. Çok gergin bir hava vardı içeride. Kahvehane sahibi babamın işlerinde çokça çalışan biriydi. Her şeye rağmen bize hizmette kusur etmedi. Kahvelerimizi içtikten sonra elimde tuttuğum kitabı göstererek,
Gençler, bakınız elimde bir kitap var. Ben de şiir yazıyorum . Benim de yayınlanmış şiir ve öykülerim var. Ne şiirlerimi ve ne de öykülerimi henüz bir kitapta toplamadım. Anlaşıldığı gibi bu kitap bana ait değil. Bu kitap kapatılan Cumhuriyet Halk Partisinin eski senatörü Ozan Şinasi Özdenoğlu’na aittir. İzin verirseniz bu kitaptan sizlere küçük bir pasaj okumak istiyorum. Gençlerden biri oldukça soğuk bir ifadeyle
Oku dedi. İşaretlediğim yeri açtım. Üzerine basa basa okumaya başladım. “Aç iken sosyalisttiler. Doyunca kapitalizmin adamı oldular. Zengin olduklarında yanlarında çalıştırdıklarının güvence paralarını bile yatırmadılar. Böylesine yoksun, böylesine zavallıydılar”. Dikkat edin arkadaşlar, bu satırlar birilerini anımsatmıyor mu sizlere. Arkadaşlar, Sosyal Demokratlar yatay şehircilikten yanadırlar. Yatay şehircilikte bir arsa alırsın. Temel çukurundan çıkan topraktan kerpiç kesersin. Etraftan topladığın taşlarla temeli örersin.Kerpiçlerle üstünü tamamlayıp, damını da kavak ve kamışlarla kapatıp üstünü de sıvarsın. Böylece başını sokacak bir eve sahip olursun. Dikey şehircilikte öyle mi? Varsa milyonların ev sahibi olabilirsin. Sizleri tanımıyorum ama, babalarınızı mutlaka tanırım. Hangi birinizin babası sizi evlendireceği zaman en az dört milyonu sayıp ta size ev alabilir? Çoğunluğunuz kirada oturuyorsunuz. Şimdi söyleyin bakalım bana, biraz önce okuduğum şiirde kimlerden bahsediliyor? Bu kişileri tanıya bildiniz mi? Yatay şehircilikten yana olmak mı Sosyal Demokratlıktır? Yoksa dikey şehircilikten yana olmak mı? Aynı genç,
Başkanım, biz çok kötü aldatılmışız. Kusura bakma dedi.
İnsan her zaman aldana bilir. Önemli olan aldatıldığını anlaya bilmektir. Sizi kutlarım, bunu başardınız. İzin verirseniz şimdi normal konuşmamı yapmak istiyorum.
Tabi başkanım, konuşunuz, biz de dinleyelim. Bir saatten fazla konuştum. Dikkatle dinlediler. Zaman zaman alkışlarla konuşmamı kestiler. Konuşmamı bitirdiğimde beni omuzlarına almak istediler. Etmeyin, eylemeyin, ben ağır bir insanım. Tam seçim arifesinde sakatlamayasınız beni. Neyse ki dinlediler beni.
Gençler bizim Mersedes lerimiz, Fordlarımız yok. Bu nedenle sizleri gideceğimiz yere arabalarla taşıma olağanımız yok. Gideceğimiz yer Ada Evleri. Yürüyerek te oraya gelebilirsiniz. Gençler Ada Evlerine firesiz yürüdüler.
Konuşma yapacağımız kahvehane doluydu. Ayakta bile duracak yer yoktu. Bizim için bir masa ve yeteri kadar sandalye boşalttılar. Kısa bir çay molasından sonra konuşmama başladım. Ada Evleri işçi kesiminin yoğun olduğu bir yerdir. İşçi haklarından ve
 mahallelerine neler yapa bileceğimizden söz ettim. Doğal olarak o günlerin en güncel konusu olan Boğaz Köprüsüne de değindim. Dinleyicilerden biri yüksek sesle bağırdı.
Ne yani siz Boğaz Köprüsüne karşı mısınız? Soranı bir süre tepeden tırnağa inceledim. Üst baş perişan. Ayağındaki postalların bağcıkları bile yok. Ayaklarında çorap bile olmadığı kesin.
Siz nerelisiniz?
Şavatalı,
İnsanlar halen Zap Suyu üzerinde köprü olmaması nedeniyle hastaneye varamadan ölmeye devam ediyorlar mı?
He ya öliyirler.
Arkadaş, benim ülkemde insanlar köprü yokluğundan akar suların kenarlarında can veriyorlarsa, benim görevim, o geçit vermeyen yerlere köprü inşa edilmesini istemektir. İstanbul zenginlerine, Anadolu insanlarına hizmet verecek yüzlerce köprü pahasına bedel tek bir köprü yapılıyorsa, benim için o köprüye karşı çıkmak insanlık görevimdir. Köprü İstanbul için gerekli olabilir. O köprü rahat geçmek içindir. Anadolu köprüleri hem ulaşım, hem de can kurtarmak için gereklidir. Karşıyım ve her zaman karşı olacağım. Pantolonunun paçasını hafifçe yukarıya çekerek,
Benim ayagimde çorabim yohtir. Ağalara korpi yapirler. Bilalarini pulirler inşallah. Bizim dertlerimizden en iyi bu başkan anlir. Bu tartışma çok etkili olmuştu. Ada Evlerinden sevgiyle uğurlandık.
                                               ***
SODEP liler bize gösterilen ilgi karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Ne yapıp ne edip beni devre dışı bırakmak için çare aramaya başladılar. Koyundere köyü eski muhtarı ilçe merkezimize geldi. Onun SODEP lilerle birlik olduğunu biliyorduk. Hoş beşten sonra,
Nevres, ben sana kırgınım. Bizimkiler iki partinin adaylarını çekip Cevdet Yiğitoğlu’nu aday göstermeyi önermişler, kabul etmemişsin. Senin yüzünden bu seçimi Sosyal Demokratlar kaybedecekler. Doğrusu bu yaptığın çok ayıp, yakıştıramadım sana dedi.
Cevdet Yiğitoğlu üzerinde birleşmeyi kabul ediyorsanız ve Cevdet Yiğitoğlu aday olmayı kabul ediyorsa, ben böyle bir oluşuma dünden razıyım. Zaten bu formülü ben önermiştim ama sizinkiler kabul etmemişlerdi. Hadi gel gidelim Cevdet ağabeye, bakalım ne diyor?
Doğruca Cevdet Yiğitoğlu’nun matbaasına gittik. Cevdet ağabey bizi görünce makinaları durdurup yanımıza geldi. Size bir şeyler ikram edeyim dedi. Biz hiçbir şey içecek durumda değiliz dedik. Hemen konuya girdik.
Hayırlı olsun ağabey, sonunda adaylık önerimizi kabul etmişsin.
Ne adaylığı, ben baştan beri hiçbir yere aday olmayacağımı söyledim. Bu kararım nedeniyle Milletvekilliği adaylık teklifini de kabul etmemiştim. Kimse benim üzerime kumar oynamasın.
.............
Aday değilim. Aday olmayacağım. Zaten rahatsızım. Beni rahat bırakın.
Raşit ağabey kurşun yemişten beter olmuştu.
Hadi başkan gidelim dedi. Cevdet ağabeyle vedalaştıktan sonra yine bizim ilçe merkezimize gittik. Bir süre konuşmadan oturduk. Raşit ağabey,
Başkan politika dedikleri bu mu be?
Evet ağabey politika dedikleri bu.
Desene ben sana boşu boşuna kızmışım ve seni suçlamışım. Kalktı ve,
Hadi eyvallah deyip gitti. Bizim yönetici arkadaşlar da şaşmışlardı bu işe.
Bunda şaşılacak bir şey yok. Dün geceki toplantımız SODEP lileri oldukça korkuttu. Bizi yıldırmak için baba dostlarını aldatıp üzerimize sürüyorlar. Hiç merak etmeyin. Bu oyunu da bozduk. Bundan böyle zor sararlar bize.
                                     ***
Gülümün kahvehanesinde konuşma yapacağız. Asfalt yolun öbür tarafında ANAP lıların toplantısı var. Süreleri dolduğu halde konuşmalarını halen sürdürüyorlar. Yanı başındaki restorantta kafa çeken amigolar, DYP ye de amigoluk yaptıklarından dil alışkanlığı yüzünden ANAP adayı yerine DYP adayının adını haykırıyorlar. İçlerinden biri uyarınca haykırmaları gereken adayın ANAP adayı olduğunu anımsıyorlar ve hatalarını düzeltiyorlar.
ANAP toplantısı bitince konuşmaya biz başlıyoruz. O kahvehaneden bir diğerine, kahvehaneler arasındaki maratonumuz seçim yasakları başlayıncaya kadar sürdü. Son gün için bastırdığım üç bin el ilanını dağıtacağız. Kağıtlar yok olmuş. Ara tara kağıtlar yok. Birileri bodruma mı indirdi diye boşu boşuna bodrumu da aradık ama yok. Belli ki biri bir azizlik yapmış. İşin gerçeği, bastırdığımız el ilanları çalınmıştı.
Gövde gösterisine kiraladığımız on minibüsle gövde gösterisine çıktık. Seçim yasaklarına beş saat kala yanımızdan hiç ayrılmayan birini, SODEP kervanında gördük. Bize nanik yapıyordu. Çalınan el ilanlarının adresi belli olmuştu ama yapa bileceğimiz hiçbir şey yoktu.
Aldığımız 600 oyla seçimi noktaladık. İl Genel Meclisi seçiminde ise 2500 ü aşmıştık. Başkan gereksiz yere bir çok oyunuz iptal edildi. İtiraz et diyenler oldu.
Neyi değiştirir diye sordum kendilerine? Seçimi kazanmak için 4700 0y gerekli.600 değil de 1200 olsa neyi değiştirir? Prestijim mi artacak? Sayımdaki arkadaşları boşuna yormayalım.
Biriken işlerimi toparlamak için atölyemde yoğun bir çalışmaya girdim. Biri bir televizyon getirdi. Tamirini yaptım. Parasını dahi sormadan alıp gidecek.
Borcunu ödemeden televizyonu nereye götürüyorsun diye sorduğumda yanıtı
Sana oy verdim ya oldu.Bu durumlar sık, sık tekrarlanıyordu. Atölyemi kapattım. Üstelik dükkanımı da kiraya verdim. Yeni bir hayat, yeni bir tatil arzusuyla hayranı olduğum Datça’ya taşındım. Datça’da iki yıl kaldım. Orada da Halkçı Parti İlçe Başkanlığı için yine beni buldular. Profesör Mahmut Akkılıç hocamızın hatırını kıramadım. Kabul etmek zorunda kaldım. Geçici yönetim için dokuz üye gerekiyordu. Yedi kişi bulmuştum. Sekizinci ve dokuzuncuyu bulmak olası değil. O sıralarda Halkçı Parti ile SODEP in birleşmesi gündeme geldiğinden kuruluş çalışmalarını askıya aldık.
Datça’da ikamet ettiklerini öğrendiğim Cemal Madanoğlu ile İrfan Özaydınlı paşalara bayram tebriki göndermiştim.İlk fırsatta tanışmak için dükkanıma geldiler. Geçici başkanlığım bana çok değerli iki dost kazandırmıştı. Aydın Güven Gürkan, Madanoğlu’nun eşinin akrabası olduğundan ayrı bir önem veriyorlardı benim başkanlığıma.
Politikayla iç içe yaşadığım kırk küsur yıl. İşini halledebildiğim insanlarca çok iyi bir insanım. İşini halledemediklerim için ise beş para etmez biriyim. Neylersin adı üstünde politika. Yani çok yüzlülük.
Soranlar oldu,
Varlıklı bir ailenin çocuğu olduğun halde neden CHP lisin diye. Senden Sosyal Demokrat olmaz. Olsa olsa burjuva revizyonisti olur diyenler oldu. Benim her şeyden önce insan olmak tutkumu anlayamayanlar çoğunluktaydılar. Benim CHP li olmam önceleri ailemden kaynaklanıyordu. Demokrat Parti döneminde, irticaya verilen ödünler, çarpık kentleşme, Amerikancılık, üreticilerin üvey evlat işlemi görmeleri, iltimas ve daha nice çarpıklıklar CHP üyeliğimi pekiştirmişti. Menemen İlçe yöneticiliğim sırasında İl Başkanımız Şevket Adalan Menemen’e gelmişti. Üzerinde yılların yıprattığı takım elbisesinin düğmeleri aldığı kilolar yüzünden ceketi bedenine dar geldiğinden iliklenemiyordu. İlikleye bilmek için Düğmeleri yerinden söktürmüş, araya iplik ördürerek düğmelerin iliklenmelerini sağlamıştı. Milletvekilliği, bakanlık yapmış bir insan. Bütçesi yeni bir takım elbise diktirmeye elverişli değil. Çalmamış, çaldırmamış, yememiş, yedirmemiş. Serveti yok ama tertemiz bir namı var. Hal kapısında naylon poşet sattığı için horlayanlara,
O benim için onur duyduğum, tapılacak bir insan diyordum. Ben Şevket Adalan ve ona benzeyen diğer CHP liler nedeniyle CHP liyim.Ve de her zaman CHP li olmaktan gurur duymuşumdur.
Politika iliklerime kadar işlemiş. Ne yapsam ne etsem ayrılamıyorum. Bir daha aktif görev almak mı asla? Ne başkanlık, ne yöneticilik: İstanbul’a, çocuklarımın yakınında olmak için yerleştiğimden, bu yıl delegeliğime de veda edeceğim. Politikaya veda etmek CHP nin Atatürkçü çizgisinden asla koparamaz beni. Her seçimde, partimin vereceği görevleri, gücüm yettiğince yerine getireceğim. Oyumu her zamanki gibi CHP ye vereceğim. CHP nin bulunmadığı parlamentonun yürekler acısı durumuna üzülmemek olası mı? Politikaya veda edeceğim diyorum. Aslında politikaya veda etmek değil, sadece etiketli politikacılığa veda etmektir. Yazımın başlığını bu nedenle BİR ZAMANLAR BEN DE POLİTİKACIYDIM diye koydum. Kurucusu Ulu Önder Atatürk ile özdeşleşen Cumhuriyet Halk Partisinin yalın bir üyesi olmakla her zaman onur duyacağım.
                            Özcan NEVRES


7 Ocak 2008  18:44:43 - Okuma: (1070)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik