Yazı

Şiddet ve kadın...! -2-
Şiddet ve kadın...! -2- 

Ümran Songun

Şiddeti doğuran etmenler çok fazla.

Ama bunların arasında en önemli ve tehlikeli boyutta olanı açlıktır. Aç insan, en tehlikeli olan insan tipidir. Burada açlık sadece yeme, içme anlamında düşünülmemelidir. Sevgiye açlık, cinsel açlık... olmak üzere pek çok açlık söz konusudur. Ve bir de her yönüyle zengin olan yeryüzünde insanların neden aç bırakıldığı araştırılıp soruşturulmalıdır diye düşünüyorum.
   
         Yazımın ilk bölümünde vermiş olduğum örnek beni uzun ve çarpıcı araştırmalara sevk etti. Bu toplumun bu denli şiddet eğilimi nereden kaynaklanıyordu? Taşıdıkları psikopatlık geni onlara nereden geliyordu? Kadınlara karşı zalim ve acımasız davranış sergilemelerinin mantığı neydi? Kadın onlara göre neden kirli ve pis sayılıyordu?...    Kafamın içindeki soruların cevaplarını bulamıyor düşünmekten beynim zonkluyordu. Bilinmeyen ve cevaplanamayan pek çok soru beynimde dolaşıp duruyordu. Cevaplarını bulamıyordum. Saatlerce internette araştırmalarıma devam ettim; fakat sonuca ulaşacağım sitelere girmek istediğimde kocaman kırmızı bir yazı o sitenin mahkeme kararı ile kapatıldığını söylüyordu.
 
        Yılbaşı gecesi İstanbul Taksim Meydanı’nda yapılan kutlamalarda turist bayanlara yapılan cinsel tacizi sanıyorum izlemişsinizdir. Bu olay tamamen cinsel açlığı simgeliyor. Tacizi yapanları gözlemlediyseniz şayet cinselliğin tabu olarak kabul edildiği, gizlendiği, örtüldüğü ve günah sayıldığı bir toplumda yetiştiklerini anlayabilirsiniz. Yasak olan her şey insanı cezbeder. Gizlenen, saklanan her şey insanın gelişimini olumsuz yönde etkiler. Ve o insan kendinden gizlenen şeylerin varlığını hissettiği an o şeye sahip olmak için ona saldırır ve dolayısıyla şiddet uygular.
 
      O küçük kıza uygulanan şiddeti açıklayabilmek için önce o toplumun, kültürünü, ortak dil ve inanç birliğini incelemek gerekiyor. Bu toplumun yapısı incelendiğinizde zengin bir kültürel yapıya sahip olduklarını görebiliyorsunuz. Ve bu yozlaşma ve şiddet eğilimlerinin neye dayandığını, nereden çıktığını bulmak çok güç. Ancak farklı etnisite (toplumsal öz yapı) ve mezheplerden oluşan bir toplumda milli birliği sağlamak ve halka milli kültürü vermek çok güç. Sanıyorum ki bu toplum İslam dinini kabul etmeden önce eski dinleri Zerdüşt’ün (Mazdaizm) etkisi altında kalarak bu şekilde hareket ediyorlar diye düşündüm. Ne var ki Zerdüşt: doğru ve güzel develere sahip olan anlamına geliyor.. Zerdüşt dini inancına göre; tanrı kadın ve erkeği bir arada ve birbirine arkadaş yaratmıştır. Arkadaşlar arasında eşitliği temel alan bu inançta kadın ve erkek eşit olarak kabul edilmektedir. Zerdüşt inancının gelişip yayıldığı bölgelerde çok eşliliğin azaldığı ve tek eşliliğin arttığı görülmüştür.  Sadece insanlar ateşe tapıyor ve ateşin her şeyi temizlediğine inanıyorlar. Bu toplumu etkileyen ve kadına düşman eden sadece eski dinleri de değil. İran tarihi, mitolojisi, edebiyatı ve şia mezhebi ile dikkat çekiyor. Mezhepleri Şiilik de kadını kötülemiyor aksine kadına daha bir önem ve değer katıyor. Ne var ki kadının bu toplumdaki yerine bakıldığında bir hayvan kadar değerinin olmadığını görüyorsunuz. “Bu ülkede kadın için özgürlük ölümdür!” sloganı çıkıyor karşıma. O zaman kadına uygulanan bu şiddet nereden geliyor? Allah erkeği ve kadını birbirini tamamlasın, birbirlerine destek olsun diye yaratmış. Kadını yaratıp dünyaya gönderirken bir yerlerini kara çarşaflarla örtüp, kapatmamış. Buradan yola çıkarsak; güzel olanı örtmek ve kapatmak onu herkesten saklamak günah değil midir?( burada anlatmak istediğim giyinmek değildir!.) O halde bütün güzelliklerin de örtülüp saklanması gerekmez mi? Güzelim rengarenk çiçekleri, doğanın en güzel noktalarını; şelaleleri, denizleri... güzel olan her şeyi gören gözlerimizden saklamak mı gerekiyor? Madem ki bu güzellikler görünmeyecekse Allah bu iki gözü insanlara neden verdi? Erkeğe üç göz kadına tek göz verebilirdi bir eşitlik söz konusu olmasaydı.   Ve sonuç beni ürkütüyor. Korkutuyor. Araştırmalarım farklı boyutlara doğru yöneliyor. Sanki tüm bunlar birer oyun. İnsan üzerine oynanan güç ve iktidar için yapılan şiddet türüne örnek oluşturuyor. Tüm oynanan bu oyunların ülkemizi de büyük ölçüde tehdit ettiğini görüyorum. İçimdeki korku büyüyor...
 
      Yazımın bu bölümünde İranlı bir kadının yazmış olduğu bir makaleyi sizlerin okumasını istiyorum. Ve bu yazıyı okuduktan sonra düşünmenizi istiyorum. Daha sonra tüm araştırmalarımı ve yorumlarımı sizlerle paylaşacağım.
               Makale uzun belki, ama lütfen sonuna kadar okuyun!...
 
"İRAN'DA KADIN OLMAK"
“Cumhuriyet Dergi”nin 31 Temmuz 1994 tarihli sayısından bir yazı...
Sokaktan kovulan bir kadının; TARA'nın kaleminden...

"Her şey önemsiz tavizlerle başladı"
"Önce psikolojik baskı, sonra şiddet. Tipolojiye uygun giyinip davranmayan kadınlar, sözel hakaretle kurtulduklarında kendilerini şanslı saydılar. İçlerinde bekaret kontrolünden geçirilenler de oldu, tırnakları ojeli diye pastaların sarı minibüsleri içinde hazır bekletilen böcek dolu poşetlere elleri sokulanlar da..."
"Biz farkında olmasak bile onlar, bu önemsiz gibi gözüken küçük tavizlerin nasıl bir alışkanlık yaratacağını kişiliğimizde ne tür tahribatlar yapacağını biliyorlardı. Her bir taviz diğerine eklenecek ve sonuçta her şeyin çok eskiden beri öyle olduğuna inanan, itiraz etmeyi unutmuş insanlar olacaktık."
Kış mevsiminin kırkıncı gecesiydi. Ay ışığını arayan küçük kara balıklardık. Bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda ölecektik. Bir başka dünya yoktu, ne de bir başka hayat.
Kış mevsiminin kırkıncı gecesiydi. Vakit hızla sabaha yaklaşıyordu. Biz binlerce küçük kara balıktık, kendi sularını arayan binlerce küçük kara balık. Devrim bize özgürlüğümüzü verecekti ve biz oradan, toplumsal başkaldırıdan hareketle varacaktık kendi sularımıza.
Belki çok gençtik. Kimbilir değil, kesinlikle çok yüklüydük, çok fazla özlem yüklü... Kör bir sevince kaptırmıştık kendimizi. Ansızın çiçeklenmişti bütün sokaklar, kuşlar cıvır cıvıldı içimizde. Kış ortasında bahar. Herkes öyle diyordu: Devrimin ilkbaharı!..
Hayatımızın en güzel kışıydı, öyle sanıyorduk. Yaşlılar, gençler, politik bir gruba bağlı olanlar, olmayanlar, sağ ya da sol görüş sahipleri, herkes ama herkes bir birlik aldanışı içindeydi. Özgürlük ve demokrasi talep etmiştik ve talebimizin bir rüya olmaktan çıkacağı hiç aklımıza gelmemişti o günlerde. Çok gençtik. Başarmış olmanın, zalimi devirmiş olmanın coşkusu yetiyordu bize. Sonrası mı?.. Hep birlikte demokrasi içinde özgürce yaşayacaktık. Bunun ne büyük gaflet, daha doğrusu, en büyük bir aldanış olduğunu “1979 Şubatı”nı takip eden ilk beş-altı ay içinde daha iyi anlayacaktık.
Bugün tarih kitaplarında 1979 Şubat Devrimi, "İslam Devrimi" başlığı altında veriliyor. Okullarda çocuklar devrimin solcular, ılımlı sağcılar ve insanın özgürlüğüne inananlar tarafından değil de şeriat yanlısı Müslümanlar tarafından yapıldığını okuyorlar. İktidarı ele geçiren, geçiren, "tarihi yapan" olma hakkını da ele geçirmiş oluyor. Tarih kitapları ötekilerden hiç söz etmiyor. Oysa 1978'de Jale Meydanı'nda tank paletleri altında ezilenler, Tahran Üniversitesi önünde kurşunlananlar, EVİN zindanında uzun işkenceler sunucunda öldürülenler şeriatın yılmaz bekçileri değildi. Sadece "gerçek Müslümanlar" değil, hepimiz öldük; özgürlük uğruna ölmeyi göze alabilecek denli yürekli olan herkes.
Korkunç bir kıyım bu. İnsanın fiziki yok edilişinden değil, devrim gibi toplumsal bir olayın gerçekleşmesinde fonksiyon sahibi olanların tarihsel işlevlerinin yok sayılmasından söz ediyorum.
Böyle bir terimin olup olmadığımızı bilmiyorum,öyle bir adlandırma yapmanın en kadar doğru olduğunu da. Ama 1979'da halk tarafından yapılan devrimden hemen sonra bir İslami Darbe yapıldı. Bir askeri darbe kadar planlı ve Şah’ın "Beyaz Devrimi”ne şapka çıkarttıracak denli ustaca bir "Yeşil Darbe".
Darbe mi? Karşı-devrim mi?.. Karşı-devrim demek belki daha doğru. Yönetimin değişmesiyle sınırlı değildi çünkü. Bütün hayatın kontrol edilmesini, insanların özel yaşantılarına kadar uzanan bir ayrıntıda tüm bir ilişkiler sisteminin değiştirilmesini amaçlıyordu. Mollalar sadece iktidarı devralmadılar; iktidarla birlikte 2500 yıllık devlet geleneğini de devraldılar. Ve bu gelenek kendilerine bir gecede elli milyon insanı bir başka hayat tarzına alıştıramayacaklarını, değiştirmek için küçük tavizler elde etmeleri gerektiğini söylüyordu.
Tavizler... Önemsiz gibi gözüken, küçük tavizler. Her şey "bunu kabul etsem ne olur ki" denilerek verilen tavizlerle başladı. Bir farkında olmasak bile onlar bu önemsiz gibi gözüken küçük tavizlerin nasıl bir alışkanlık yaratacağını biliyorlardı. Öyle ki her bir taviz diğerine eklenecek ve sonuçta her şeyin çok eskiden beri öyle olduğuna inanan, itiraz etmeyi unutmuş insanlar alacaktır.
Evet, her şey küçük ve önemsiz gibi görünen o tavizleri vermekle başladı. 1979 Şubat'ının üzerinden yedi ay geçmiş, okullar açılmıştı. Özel okulların hepsi kapatılmış, kız ve erkek öğrenciler ayrı okullara alınmıştı. Değişikliğin bununla sınırlı olacağını sanıyorduk; değilmiş. Ceket ve etekten oluşan eski üniformalarımızla gitmiştik okula. Kapıda iki kadın muhafızı devrim bekliyordu. Başörtü takmamız gerektiğini, yarın başörtüsüz gerdiğimiz takdirde okula alınmayacağımızı söylediler. Neyle karşılaştığını allamamanın, nasıl bir tepki göstereceğini bilmemenin şaşkınlığıyla gülmeye başladık. Öğrenciler, hocalar hepimiz gülüyorduk. Güldük ama istenileni de yaptık. Önemsizdi çünkü, komikti.
Sabah kapıda devrim muhafızı kadınlarla karşılaştığımızda buruş buruş mendillerimizi çantamızdan çıkarıp, onların gözlerine baka baka alay edercesine bir gülüşle başımıza takıyorduk. Onlar gülmüyordu. Çünkü o küçük tavizin bize ne kaybettirdiğini, kendilerine ise ne kazandırdığını en başından beri biliyorlardı. Çok gençtik, isterse bir saat; başörtüyü yanımıza aldığımız an har şeyin bittiğini bilemeyecek kadar genç.
Evet, 1979 Şubatı'nın ilk günlerinden itibaren şeriat devleti isteyen bir "onlar" ve üç-beş ay sonra adil düzenin midesine indirileceğinden habersiz bir "biz" hep vardı. Ve biz, mollaların rejimi hızla yerleşirken, tıpkı Bahrengi'nin masalındaki gibi pelikan kuşunun torbasında hapis olduğu halde kendisini hâlâ ırmakta sanan küçük balıklar durumundaydık. Tavizlerin bir türlü sonu gelmiyordu. Artık bir İslam Cumhuriyeti vardı ve devlet, okula kayıt olurken, resmi dairelere girerken ya da yolda yürürken bile birtakım kurallar dayatıyordu. Kuran ve Arapça dersleri zorunlu hale getirilmişti.
Bir tarafta İslamın insanı nasıl özgürleştirdiğinden söz ediliyor, diğer taraftan da öğrenciler kırık disiplin notu almamak için namaz kılmaya zorlanıyordu. İslamın kurallarıyla çelişen kitaplar ya sansürle yayımlanıyor ya da toplatılıyordu . Şah'ın boğarak öldürttüğü Bahrengi'nin kitapları önce serbest bırakılıyor, sonra da yasaklanıyordu. Konser salonları kapatılıyor, filmler tek tek sansürden geçiriliyor. Zindanlardan uzun kortejler eşliğinde çıkarılmalarının üzerinden henüz bir yıl geçmemişken birçok devrim önderi gıyaplarından idama mahkûm ediliyordu.
Ve bütün bunlar, görünmez bir örümcek ağı gibi durmaksızın etrafımızı sarıyor. Artık şiddet aracılığıyla korka yaymak gündemdeydi. Bütün totaliter rejimlere egemen olan " korku ve aldatma yoluyla yönetme " politikası artık İran İslam Cumhuriyeti için de geçerliydi. Sokaklar onlarındı . Kendilerini İslamın bekçileri olarak görenler" Emre be maruf ve nehye be monker " * kuralını uygulamak için her yerde hazır ve nazırdılar. İslam kadına hiçbir dinin vermediği özgürlüğü vermişti, ama ona örtünmeyi de emretmişti. Örtünmeyene hakaret, örtünmeyene dayak, örtünmeyene jilet müstahaktı. Devrimin ilk yıldönümünde gösterin arşiv filmlerinde artık bir tek başörtüsüz kadına bile rastlanmıyordu. Hep başörtü, hep kara çarşaf... mollalar... pastarlar **.. Ne solculara rastlanıyordu film karelerinde film karelerinde ne de mücahitlere. Sanki hiç olmamışlardı, verilmiş vaatler gibi yavaş yavaş silinip görüntüleri.
"Özgürlüğün baharı herkese kutlu olsun / Kalemi ile kanı ile zulme karşı çıkan bütün insanların özgürlük baharı kutlu olsun ***"

Numayişin rengi değişmişti ve sakağın dili. Birlik ve demokrasi vaatleri gibi birlikte söylenmiş marşlar da unutulmuştu. Sokaklardan kovulan birlik ve özgürlük görüntülerinin yerini tek tip insan insan almıştı ve şarkıların yerini tek tipleştirmenin marşı... "Herkes" sözcüğü "İyi Müslümanlar” ile yer değiştirmişti. İran Marksistlerinden Mathayi'nin bestelediği marşlar ilk aylardan sonra hiç bestelenmemiş muamelesi görmüştü. Golesorkhi, Daneşiyan, Musaddık, Bahrengi diye birileri hiç olmamıştı ki zaten!..
Marş Klipleri
Günlük yaşamda Arapça ağırlıklı sözler yaygınlaşırken, devlet televizyonunda yayımlanan marş kliplerinde şeriata uygun kadın ve erkek tipoloji olarak boy gösteriyordu. Önce psikolojik baskı, sonra fiziki şiddet. Bu sıralama hiç değişmedi. Tipolofiye uygun giyinip davranmaya kadınlar sözel hakaretle kurtulduklarında kendilerini şanslı saydılar. İçlerinde bekâret kontrolünden geçirilenler de oldu, tırnakları ojeli diye pastaların sarı minibüsleri içinde hazır bekletilen böcek dolu poşetlere elleri sokulanlar da...
Diktatörlük rejimlerinde korku ve şiddetin uygulayıcıları genellikle resmi görevlilerdir. Ama İslam da dine aykırı davranışlara müdahale etmek her müslümanın görevi olduğu için, görevli sözcüğü potansiyel bir büyüme dinamiğini sürekli içinde taşır. Bu, korkunun, daha tam bir deyişle korku yayıcısının çehresinin değişmesi anlamına gelir. Sokaklar bir tehlikedir artık. Sakallı erkekten ya da çarşaflı bir kadından "müstehcen" giyindiğin gerekçesiyle gördüğün hakaret için başvurabileceğin herhangi bir merci yoktur. Sokaktan kovulmuşsundur. Bir süre sonra evinin de -her sığınak gibi- durumu zorunlu bir kabullenişten ibaret olduğunu anlarsın. Komşuların tarafından ihbar edilebileceğin korkusuyla ne özgürce dolaşabilirsin evinde ne de istediğin müziği dinleyebilirsin . Hayatın en özel ve görünmez yerlerine yönelik bu müdahale öylesine bir kuşatmayı içerir ki çıldıracağını hissedersin.
Çıldırmadık. Büyük çoğunluk, çıldırmakla sonuçlanacak bir tepkidense uzlaşmayı tercih etti. Her geçen gün biraz daha eksildik. İnsan ister istemez nerede hata yaptık diye soruyor kendi kendine. Her şey daha farklı olabilir miydi? Kimbilir, belki?..
Devrimden hemen sonra "İslam Cumhuriyeti'ne evet mi, hayır mı ?"ikilemiyle sunulan referanduma veriler "Evet" yanıtının, tavizlerin yasal bir zorunluluk altında organize edilmesine hizmet edeceğini bilseydik eğer...
Yüzyılların alışkanlığı anlamına da gelen verili değer yargılarının "İslam" sözcüğü ile başlayan bir cumhuriyete hayır diyememek gibi bir koşullanma yarattığını ve söz konusu koşullanmanın etkisiyle verilen her evet oyunun bir süre sonra kadınların şehir mezarlığında zina suçuyla taşlanmasına onay vermek anlamına geleceğini bilseydik eğer.
İslam ve demokrasi ... Bunun büyük bir yalan olduğunu; amaçları olan şeriat devletine ulaşmak için her yolu mübah gören şeriatçılarla ittifakın intihar anlamına geleceğini bilseydik eğer...
Ve eğer önümüzde ders alabileceğimiz bir İran ve Cezayir örneği olsaydı, kimbilir belki de her daha farklı olurdu.
Humeyni... Rafsancani.. Hameney.. Oysa Hayyam'ın, Bahrengi'nin ve Furuğ'un ülkesiydi İran. Ve bizler, en büyük düşü, balıkçının attığı ağı arkadaşlarıyla birlikte denizin dibine alan küçük kara balıklardık.
İlk kırkıncı günün üzerinden 15 yıl geçti. Soğuk mevsimin geçtiğine inandırmaya çalışıyorlar bizi. Ama biliyorum: Soğuk mevsimin başlangıcındayız hâlâ...
Ve orada, “on bir bin dokuz yüz doksan dokuz” küçük balığın yuvalarında uykuya çekildikleri bir ülkede bir küçük kırmızı balığın gözünü kırpmadan denizi düşündüğünü bilmek beni rahatlatıyor.
    * Din bakımından doğruyu önermek ve günah işlemekten sakınmak.
  ** Devrim muhafızlarının Farsça ismi.
*** Solcu şair Olesorkhi ile beraber idam edilen Bathayi'nin bestelediği marştan bir parça.


3 Ocak 2008  18:46:31 - Okuma: (1504)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik