Yazı

Kuzey Irak çıkmazı–1
Kuzey Irak çıkmazı–1 

Asil S. Tunçer

Bugün ele alacağım konu gündemimize iyice oturan Irak ve daha çok onun kuzeyinde cereyan eden gelişmeler.

Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bu coğrafyadaki gelişmelerin mutlaka uzunca bir geçmişi var. Bu geçmişte de yakından uzaktan Türkiye’nin etkin ya da yan rolleri var. İşte bugünkü Irak ve kuzeyindeki gelişmeleri anlayabilmek için konuyu en azından Körfez Savaşı’na ve sonrasındaki Çekiç Güç sürecine değin irdelemek durumundayız:
 
Saddam, Irak’ı Araplaştırmak peşindeydi. Bunu yapmak için de Kürt ve Türkmenleri ezip bir Irak-Arap Devleti oluşturmak istiyordu. Türkiye bunu apaçık görüyordu. Saddam ile kurulacak bir işbirliği Türkmenleri koruyan ama PKK’yı ezen bir siyaset çerçevesinde Türkiye’yi komşusu Irak’la iyi diyaloglar kurmaya yöneltebilir, en azından Türkiye Saddam’ı sevmese bile ülke çıkarları doğrultusunda işbirliğine gidebilirdi. Devlet ilişkilerinde ne husumet ne de sempati ön planda olmalıdır. Asıl olan çıkarlar ve kalıcı siyasi ilişkilerdir. Ama maalesef, Türkiye bunu yapmadı, yapamadı. ABD aşkına Saddam’ı gözden çıkardı; daha tehlikeli bir düşman olan ABD’yi daha güçsüz bir düşman olan Saddam’a tercih etti.
 
Bu arada Kuzey Iraktaki Kürt yönetimi Saddam yönetiminin Kürtlere uyguladığı ambargoya karşı tek çıkar yol olarak Türkiye’yi görüyordu. Diğer taraftan Kuzey Irak’ta üstlenen PKK örgüt elemanlarına karşı Türkiye’nin bölgedeki Kürt liderlerinin desteğine ihtiyacı vardı. Bütün bu ilişkiler sonucu Kasım 1992’de Silopi’de bir araya gelen Türk yetkililer ile Barzani ve Talabani bölgede PKK ile ortak mücadele, bölgenin birtakım ihtiyaçlarının Türkiye tarafından karşılanması konusunda anlaştılar. Artık Türkiye, tarihte olmadığı kadar Kuzey Irak’taki Kürtler ile işbirliğine girmiş, bölgedeki ağırlığını önemli ölçüde arttırmıştı. İki taraf arasındaki anlaşmazlığın en önemli noktasını, Körfez Savaşı’ndan bu yana Saddam yönetimine karşı Kuzey Iraklı Kürt liderlerin takip ettiği farklı politikalar oluşturmuştu. Yerel yönetimde etkin olma çabaları, geçmişe dayalı kişisel rekabet ve Erbil’in kontrolü gibi nedenlerle hep çatışma yaşanmıştı. Peki! Hiç anlaştıkları noktalar yok muydu? Vardı tabiî ki. Türkiye’nin yardımıyla (sözde) Kürt devletinin kurulması ve Türkiye’nin hala açık tutmakta ısrar ettiği Habur Sınır Kapısı’ndan Iraklı Kürtlere akan gelirin paylaşımı.
 
Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin politikalarını belirleyen temel faktör, savaş döneminde ve sonrasında Irak’ta ve bölgede meydana gelebilecek değişimlerin Türkiye üzerindeki olumsuz etkisini önlemeye dayanıyordu. Bölgedeki dengelerin çok hassas olması, herhangi bir değişim sonucunda Türkiye’nin toprak bütünlüğünün zarar göreceği endişesi hemen tüm yetkililerin ortak görüşü olmuştu. Nitekim bu noktada Türkiye politikasını, her uluslararası savaşta da olduğu gibi yine tarafsızlık ilkesinden yola çıkarak, Irak’taki bölünme tehlikesine karşı Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyan bir anlayışla mevcut durumu korumaya yönelik olarak saptadı. Bu sefer de Türkiye olaylara ve gelişmelere karşı yine kendini ABD penceresinden bakma alışkanlığından kurtaramamıştı. Bugünde kurtaramadığı gibi...
 
Körfez Savaşı sonrası Türkiye ve dünyadaki beklentileri üç noktada toplamak mümkündür: 1-Irak’ın mağlup olması sonucunda Saddam Hüseyin rejiminin yıkılacağı, Irak’ın parçalanacağı ve sınırlarının yeniden çizileceği ihtimali; 2-Irak’ın parçalanması sonucunda Iraklı ayrılıkçı Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmaya çalışacakları ve bunun başka ülkelerce destekleneceği ihtimali; 3-Irak’ın parçalanması ve bir (sözde) Kürt devleti kurulmasının ardından Kuzey Irak’ta oluşacak bir güç boşluğunun ülke içi ve dışı yaşanacak olumsuzlukları ile başta Türkiye olmak üzere diğer komşularına etkileri... 
 
Bugün önceden de tahmin edildiği gibi bunların hepsi olmuş veya olmak üzeredir. Yani Türkiye sonucu çok önceden belli felaketin içine kendi kendini sürüklemiştir. Hem de bile bile… Türkiye’nin günümüze kadar gelen ‘Kuzey Irak problemi’ aslında Körfez Savaşı’nın bitimiyle başladı. Savaş sonrası Türkiye çok iyimser bir tahminle Saddam’dan ve PKK’dan arınmış bir bölge düşünürken olaylar beklentilerinden çok farklı boyutlarda gerçekleşti. Dönemin Cumhurbaşkanı’nın tüm ısrarlarına rağmen ABD, Irak’ı Kuveyt’ten çıkardıktan sonra birliklerinin kuzeye ilerleyişini durdurdu ve böylece Türkiye’nin ABD’nin beklentilerine verdiği olumlu yanıta karşılık aynı ABD, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki beklentilerine cevap vermemiş oldu.
 
İhtimaller aslında Türkiye’nin zararına olacak önemli gelişmelere gebeydi. Türkiye’nin temel politikası bölgede her ne olursa olsun bir (sözde) Kürt Devleti oluşmasını engellemekti. Dönemin Cumhurbaşkanı’nın sözleri bunu açıkça ortaya koymaktaydı: “Irak içinde yeni bir devletin kurulmasına karşıyız. Gerçekten biz her zaman Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasını desteklemişizdir. Bizim tüm gayretimiz ve temel amacımız bir Kürt devleti kurulmamasıdır. Böyle bir devlet, Irak’tan daha fazla Kürt nüfusuna sahip olan Türkiye topraklarından da bir parçayı ileride içine almaya çalışır”.
 
Türkiye’de politika üretenlerin hemen hepsi tehlikenin boyutu ve kendisi hakkında görüş birliğine sahipti ancak izlenecek yöntem konusunda farklı görüşler mevcuttu ve oluşturulacak politikalar için nasıl bir yöntem uygulanılması ve kimin tarafının tutulması konusunda büyük bir kararsızlık vardı. Bir kesim ise, “Türkiye Körfez Savaşı’na karışmamalı, geleneksel tarafsızlık politikasını devam ettirmeli” derken, diğer kesim ise, “Körfez Savaşı’nda ABD ile tam bir işbirliği yapılarak, bölgedeki gelişmelerde söz sahibi olmayı hedefliyor, kısaca savaştan kazançlı çıkılabileceğini” iddia ediyordu. Özellikle bu görüş Çankaya ağırlıklı çevrelerde mevcuttu. Körfez Krizi sırasında ve sonrasında Hükümetin politikalarıyla pek örtüşmeyen Muhalefet ise “Irak’ın Güvenlik Konseyi’nin 660 ve 662 no.lu kararlarına uyaraktan Kuveyt’ten çekilmesini ve 661 ve 670 sayılı kararla belirtilen Irak’a ekonomik ambargo uygulanmasına uyulmasını” istiyordu. Ana Muhalefet Lideri, “halkımız savaş istemiyor fakat Çankaya odaklı Hükümet aylardır bu noktaya adım yaklaşıyor, bunu tasvip etmiyoruz, savaşa katılmak bizim ulusal politikamıza terstir, bu sebeple biz hükümete destek vermiyoruz” diyordu.
 
Öte yandan diğer bir Muhalefet Partisi Lideri ise, “buradaki soru Türkiye’nin böyle bir riske yani gelebilecek bir tehdit karşısında neyi nasıl yapması gereğidir. Nereye, ne kadar bir kuvvet gideceğini bilmemiz lazım. Şu anda önümüzde bir savaş vardır. Hükümet bizim savaşa sürüklenmeyeceğimizi söylüyor fakat diğer taraftan da Türk topraklarını yabancı askerlere açmak için izin istiyor. Bu tip bir düşünce karşı tarafın kışkırtmasıdır” derken sözlerine şu şekilde sürdürüyordu: “Diyorlar ki; onlar saldırmadan savaşmayacağız. Eğer sen tehlikeyi davet edersen savaş kaçınılmaz olur ve bunun bedelini de millet öder”.
 
Sürecek…


14 Aralık 2007  14:02:26 - Okuma: (993)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik