Yazı

10 Kasım-II
10 Kasım-II 

Asil S. Tunçer

Bugünlerde, İngilizce “failed state” denen, “çökmüş devlet” ya da “devletleşememiş ülke” olayına sık sık rastlıyoruz.

İşte Atatürk, kurduğu Cumhuriyetin bu hale düşmemesi için canla başla çalışmış, mümkün olan her önlemi almıştır. Cumhuriyetin 84 yıllık sicili, Atatürk’ün attığı temellerin sağlamlığına kanıt getiriyor. Bu demek değildir ki memleketiniz sorunsuzdur. Herkesin sorunları vardır, en gelişmiş ve en zengin memleketler dâhil. Eski sorunlar çözümlenince, çağın değişen şartları yeni sorunları ortaya çıkarıyor. Önemli olan toplumun ve yöneticilerinin sorunlara çözüm getirme yeteneğine sahip olmalarıdır.   Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet,   bu yeteneğini buhran anlarında göstermiştir. Atatürk’ün ilkeleri arasında bulunan devrimcilik ilkesi kelimesinin anlamı budur.
 
‘Devrimcilik’ ise çağa uymaktır. Aldığınız önlemleri, yasalarınızı, kurumlarınızı daima çağa uydurmak, dünyanın halini, dünyanın değişen şartlarını gözden kaçırmamak anlamına geliyor. Tabiî, Atatürk çağdaş devletleşme sürecinde başarısını, kendi dehası yanında, Osmanlı İmparatorluğunun yedi yüzyıllık yönetim deneyine de borçluydu. Unutmayalım ki Türk toplumu, İstiklâl Savaşı bittiğinde, okuma-yazması olmayan bir köylü çoğunluğunun yanında, seçkin bir sivil-asker yönetim kadrosuna da sahipti. Kendisi bu seçkinlerden olan Atatürk’ün gençlik yıllarında dediği gibi, görevleri çoğunluğu kendi düzeyine çıkarmaktı. Şunu da kaydedelim ki Osmanlı İmparatorluğu çözüldüğü zaman batıda yönetim sicili çok kötü bir şekilde anlatılmıştı, aşağılanmıştı. Ama sonradan olanlar göstermiştir ki gelen gideni hep aratmıştır Osmanlının terk ettiği topraklarda. Ve bugünlerde, benim dolaşmış olduğum akademik çevrelerde Osmanlı imparatorluğunun bu yönetim yeteneği övgü konusu oluyor. Nasıl oldu da yüzyıllarca bizim yönetmekte güçlük çektiğimiz bu Ortadoğu’yu, bu Balkanları onlar bir avuç insanla yönetebilmişlerdir. Bu soru bugün soruluyor.
 
Atatürk’ün, toplumu bütünleştirerek çağdaş bir devleti işletebilecek duruma getirmede beceri ve başarısı bugün özellikle üçüncü dünya memleketlerinin yararlanabileceği bir örnek oluşturuyor. Ama birinci dünyaya da yararlı olabilecek bir dersi var. Atatürk, İstiklâl Savaşındaki zaferiyle, “düvel-i muazzama”nın, yani büyük devletlerin muazzam askerî gücünün, yabancılar tarafından yönetilmesini istemeyen bir halkı işte bu büyük devletlerin iradelerine tâbi bir hale getirmeye yetmediğini göstermiştir. Bir toplum yabancılardan korkmamaya başladığı anda onu dışarıdan kontrol etmek, masrafına değmeyen boşuna bir gayrettir. Ne var ki, yabancıyı savmaya gücü yeten birçok toplumun çağdaş dünyada kendi kendini yönetmeye gücü yetmemesi bugün karşılaştığımız en büyük sorundur. Oysa Atatürk çağdaşlaşmayı amaçlayan yeni Türk ulus-devletinin kendi kendini pekâlâ yönetebileceği gibi, gelişmiş ülkelerin gerçek çıkarlarını tehdit etmediğini, ortak uygarlık bazında gelişmekte olan bir ülkenin gelişmiş ülkelerle işbirliği yapabildiğini ve bundan iki tarafın da kazançlı çıktığını kanıtlamıştır.
 
Askerî güç tarihe son noktayı koyamaz. Nitekim 30 Ağustos zaferi ‘tarihin sonu’ değildi, yeni bir tarihin başlangıcı, uygar yaşamın önkoşulu idi. Atatürk’ün uygar yaşamın gereklerini sağlama çabası günümüzde sivil toplum örgütlerinin yoğun çabaları ile sürmekte. Türkiye’nin belirli bazı Güney Avrupa ya da Uzak Doğu ülkelerinin gelişme hızını henüz yakalamamasından yakınan ve Atatürkçülüğü bundan sorumlu tutanlar şunu unutmamalıdır ki, Cumhuriyetin kurulmasından bu yana nüfusu 12 milyondan 72 milyona çıkmıştır. Ve en hızlı nüfus artışı doğal olarak ülkenin en geri kalmış bölgelerinde gözlemlenmiştir. Buna rağmen ortalama yaşam süresi ve yaşam düzeyi büyük ölçüde artmış ve bugün 72 milyon Türk vatandaşı 84 yıl önceki Cumhuriyetin ilk 12 milyon vatandaşının tahayyül edemeyeceği bir yaşam sürebilmektedir.
 
Memleketin çağdaşlaşması ve kalkınması – bazen hızlı bazen yavaş da olsa – hep devam etmiştir. Zaman zaman baş gösteren bunalımlara karşın, kamu düzeni korunabilmiş ve birçok gelişmekte olan memleketin acısını çekmiş olduğu iç savaş daima önlenebilmiştir. Çünkü en buhranlı anlarda akılcı tutumlar galebe çalmaya muvaffak olmuştur.
 
Akılcılık – rasyonel düşünüp rasyonel hareket etmenin sanatı – ise Atatürkçülüğün özünü oluşturur. Öfke ile çalkalan dünyamızda, Atatürk’ün örneğini verdiği akılcı tutuma büyük gereksinim vardır. Güçlüklerle karşılaşıldığı zaman “Onlar ne istiyorlar?” değil, “Ben ne istiyorum?” sorusunu yanıtladıktan sonra, seçilen amaca giden akılcı yolu saptamak, başarıya götüren en iyi yöntemdir. Atatürk, bağımsızlık savaşını yürütürken “Onlar, yani büyük devletler Türkiye’nin bağımsızlığını kabul ederler mi?” sorusunu hiç sormamış, komplo teorileri kurmamış, kimseye önyargı ile bakmamış, kendisinin tespit ettiği hedefe ulaşmak için ne lâzımsa onu yapmıştır. Türkiye’yi buhranlardan sağ-salim çıkaran işte bu tutumdur ve tutum bugün de, gelecekte de hep korunmalıdır.
 
Beni görmek demek, behemehal yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir”, Mustafa Kemal ATATÜRK.
 
         Bankacılar bir paranın sahte olup olmadığını anlamak için, onu ışığa doğru tutup içerisinde ATATÜRK filigranı var mı yok mu diye bakarlarmış. Bence bir adamın ne mal olduğunu anlamak için de, onu ışığa tutup içine bakalım içinde ATATÜRK var mı diye... ATATÜRK ve bize emanet bıraktığı O’nun yüce eseri CUMHURİYET’e sahip çıkmak için yapılacak en iyi yol bu herhalde...


12 Kasım 2007  10:10:15 - Okuma: (586)  Yazdır




İstatistik