Yazı

10 Kasım-I
10 Kasım-I 

Asil S. Tunçer

Bu Cumartesi Atatürk’ü, ölümünün 69’inci yıldönümünde anacağız.

Kadın-erkek, çoluk-çocuk ellerimizde bayraklarla Anıtkabir’i ziyaret edeceğiz. Geçtiğimiz Cumhuriyet Bayramı’nda toplam 426.000 kişinin ziyaret ettiği Atamızı bu sefer daha büyük bir kalabalığın ziyaret etmesi işten bile değil. Çünkü O’na her geçen gün daha fazla ihtiyaç duyuyor ve arıyoruz. Bu yüzden oradayız. Çünkü O’nu özlüyoruz, O’na sığınıyoruz. O’na şikâyete gidiyor, O’nu dinliyoruz ve ardından herhangi bir devlet adamını değerlendirirken O’nunla kıyaslıyor, O’nun içinde bulunduğu koşulları hesaba katarak, yapmak istedikleriyle yapabildiklerini karşılaştırdıktan sonra miras olarak bıraktığı başyapıta, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Devrimlerine tekrar bakıyor, daha iyi sahip çıkmak için içimizdeki Mustafa Kemal ülküsünü diriltiyoruz. Sonra da muhtaç olduğumuz kudreti damarlarımızda dolaşan asil kanda buluyoruz.

Atatürk doğduğu zaman, tebaası olduğu devlet yani Osmanlı İmparatorluğu, açık çözülme tehlikesiyle karşı karşıya idi. Etrafındaki büyük devletler ise sağlam bir kale görünümünde idi. Oysa aslında baktığımızda Osmanlıların “düvel-i muazzama” dedikleri imparatorluklar da son çağını yaşıyordu. Bir-iki kuşak sonra, onlar da tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, çözülmeye mahkûmdu. Atatürk çok-uluslu imparatorlukların son döneminde askerlik mesleğine girmişti. Biz ise şimdi ona imparatorluklar-sonrası çağın açısından bakıyoruz. Doğal olarak, bugün büyük devletler, süper güç tabir ettiğimiz devletler var ama klâsik anlamda çok-uluslu imparatorlukların kalktığını görüyoruz. Yerlerini ise ulus-devletler tabir ettiğimiz siyasal yapılar aldı. Bu yeni devletleşme süreci hâlâ devam ediyor. Dikkat ederseniz bugün bizi korkutan, en azından uğraştıran sorunların, çatışmaların çoğu eski imparatorlukların çekildiği bölgelerde yer alıyor. Üçüncü dünya, imparatorlukların eskiden doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yönettikleri ülkeleri kapsıyor. Güvenliğimize yöneltilen tehditler daha çok bu üçüncü dünyanın içinde oluşuyor. Kendi sınırlarımız daraltırken geride bıraktığımız devletçiklerin bize zamanla karşı olduklarını ve etrafımızı tehdit telleriyle çevrelediklerine zaman zaman şahit olmaktayız.

Kimisine göre, bu tehditler bağımsızlıklarını yeni kazanmış olan ülkelerin demokratik rejime sahip olmamalarından kaynaklanıyor. Ne var ki demokrasi ancak bütünleşmiş, uluslaşmış işlevsel toplumlarda iyi sonuç verebiliyor. Aksi halde serbest seçimler etnik grup, aşiret, din, mezhep farklarını sadece yansıtmakla kalmıyor, bunları tırmandırıyor da. Üçüncü dünya ülkelerinde parlak zekâlar, iyi yetişmiş bireyler, çağdaş dünyada, çağdaş bir toplum içinde iyi performans verebilecek şahıslar elbette ki var. Ama kendi toplumları onların doğru-dürüst çalışmalarını engelliyor. Gerçek şudur ki bireyi yetiştirmek nispeten kolaysa, toplumu çağdaşlaştırmak fevkalâde zordur. Türkiye’miz de buna örnek ülkelerdendir.

Mustafa Kemal, Cumhuriyeti kurduğu zaman, yaşadığı dönemde böylesi bir ortamda, bütünleşmemiş, geri kalmış bir toplumun başına geçmişti. İşte onun büyük liderliği, aydın önderliği ve başarılı devlet adamlığı bu toplumu bütünleşme, çağdaşlaşma yoluna sokmaktaki başarısında beliriyor. Çok-uluslu Osmanlı Devleti içinde geleneksel iş bölüşümü sonucunda, Müslüman Türkler arasında temel bilgiler, özellikle modern yaşamın gerektirdiği bilgiler eksikti. Makinistlerden marangozlara, hatta nalbantlara kadar en basit esnaf ve teknisyenler hemen hemen tümüyle azınlık mensubu ya da yabancılardan oluşuyordu. Atatürk’ün, esnafın önemini belirten ilk söylevlerinden biri bağımsızlık savaşı senelerinde kurulan özel nalbantlar kursuna yaptığı ziyaret sırasında o demecini vermişti. Nalbant yoktu, nalbantları iyileştirmek lazımdı. Atatürk bir kurs açıyor ve bu esnafın, bu basit becerilerin ne kadar önemli olduğunu vurguluyordu.

Durumu gerçekçi bir gözle gören Mustafa Kemal, seçtiği hedefe ulaşmak için önceliklerini birer birer saptadı. Hedef, ‘muasır medeniyet seviyesi’ne ulaşıp, üstüne çıkmaktı. Yani evrensel uygarlık kervanına katılıp zamanla onun ön sıralarında yer almaktı. Bunu yapabilmek için ilk adım, milletin rahat bir şekilde yaşayıp çalışabileceği, güvenli sınırlar içinde, tam bağımsız bir memlekete sahip olmaktı. Sonra bu memlekette kamu düzenini kurmak, işlevsel kurumları yaratmak ve çağdaş yasa ve kuralları benimseyip uygulatmaktı. Ülkenin sınırları dışında ise herkesle iyi geçinmek, imkân dâhilinde herkesle işbirliğinde bulunmak ve kimseye düşman gözüyle bakmamak gerekiyordu. İçeride ve dışarıda güvenli bir durum sağlandıktan sonra ise, ilk iş toplumu çağdaş bilgiyle donatmak, eğitimle bilgiyi yaymak, bilgi birikimini arttırmak ve sonunda yeni bilgi üretimini teşvik etmekti.

İşte bu aşamada laiklik hem çağdaş toplum düzeninin, hem de çağdaş bilgi edinmenin vazgeçilmez şartıydı. Dinler muhtelif, uygarlık ise tek ve evrenseldi. Bilgi, dine göre parçalanmaz, sınırlandırılamazdı. Bilgi ile donatılan toplumun bütünleşmesi için ortak bir dille ifade edilen ortak bir kültürü geliştirmek şarttı. Ortak dil ve ortak kültür bazında kurulan modern devletlerin, bir ara çok-kültürlülük akımına kapıldıktan sonra, şimdi yine ortak dil ve ortak kültür lüzumunun farkına vardıklarını bugün Batı’nın hemen hemen her tarafında görüyoruz. Kamu düzeninin korunması, demokratik kurumların işleyebilmesi için vatandaşların birbirini anlaması ve ortak değerlere sahip olmaları gerekiyor. Atatürk bu gereği yerine getirmeye öncelik verdi. Bu anlamda Mustafa Kemal’in “Yurtta sulh, cihanda sulh”, “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir, fendir” sözleri çok anlamlıdır. Gerçekçi ve aynı zamanda yüksek vizyon sahibi bir devlet adamının önceliklerini dile getiriyor ve uygulamaya hemen yansıyordu.

Şunu da kaydedelim: Atatürk’ün dehası gerçekçilikle vizyon ya da uzak görüşlülük arasında kurabildiği dengede kendini göstermiştir. Çünkü geniş ve uzak görüş açısına sahip olmayan gerçekçilik insanı oportünizme (fırsatçılık) yani geniş anlamıyla insanı, güç durumlarda davranışlarını ahlak kuralları veya düzenli bir düşünceden çok, çıkarlarına uyacak biçimde ayarlamayı amaçlayan bir tutum içine iter ve sinizme daha açıkçası insanın erdem ve mutluluğa, hiçbir değere bağlı olmadan, bütün gereksinmelerden sıyrılarak bağımsız olarak erişebileceği fikrine götürür. Oysa gerçekçi olmayan bir ileri görüşlülük, hayalperestliğe fanteziye yol açar. Atatürk hem gerçekçi hem de vizyon sahibiydi ve dengeyi son derece dikkatli, doğru bir şekilde kurabilmişti.

Sürecek...


10 Kasım 2007  17:02:18 - Okuma: (564)  Yazdır




İstatistik