Yazı

Musul’da Akan Kan
Musul’da Akan Kan 

Asil S. Tunçer

Musul’un İngiltere mandasındaki Irak’a mı yoksa…

Türkiye’ye mi kalacağına ilişkin görüşmelerin nihayetinde Milletler Cemiyeti’ne aksetmesini takiben Cenevre’ye ulaşan Türk Heyeti ile İngiliz Heyeti arasında yapılacak görüşmelere 20 Eylül 1924’te resmen başlandı.
         Aynı sıralarda da Irak sınırına yakın bölgelerde ve geniş bir sahada ayaklanan Nasturiler, bir anlamda bölgeden Irak’a olası bir harekâtta yapılabilecek askeri bir sevkıyatın da yolu üzerinde bulunmaları itibariyle, ikmal yollarını kesmiş oluyorlardı. Mustafa Kemal Paşa tarafından bizzat görevlendirilen Edirne Milletvekili Cafer Tayyar Paşa, Diyarbakır’a giderek gerekli hazırlıklarına başlıyor ve Musul’a askeri operasyon için emir bekliyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın planına göre, harekât Başarlı olur ve Avrupa buna pek ses çıkarmazsa başarı Türk Hükümeti’nin şayet aksi olursa asi bir Paşa’nın isyanı sayılacak ve Cafer Tayyar Paşa Divanı harbe verilerek cezalandırılacaktı. Yalnız Paşa, daha sonra bilinmeyen bir nedenle Milletvekilliği Kumandanlığa tercih edecek ve Diyarbakır’daki görevinden istifa ederek Ankara’ya geri dönecektir.  
         Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Londra’ya Büyükelçi olarak atanan Yusuf Kemal Bey’in o dönemde İngiltere’de Ana Muhalefet Partisi Başkanı olan Mc Donald’dan “iktidar olduklarında Musul konusunu adilane çözecekleri” yönünde görüş alır ve iktidara gelerek Başbakan olan aynı Mc Donald’a bu sefer verdiği sözler hatırlatılır ve bu defa Başbakan Mc Donald “konuyu Dışişleri’nin zorlaştırdığını” söyleyerek topu üzerinden atar. Bu arada ünlü İngiliz Petrolcü Lord Inverfort, Türk Büyükelçiliği’ne gelerek Yusuf kemal Bey’e “Musul Meselesi, biz İngilizler için petrol meselesidir; şayet petrol işini aramızda çözersek Musul’u size bırakmanın (bir) çaresini buluruz” der. Bu teklifi Büyükelçi Yusuf Kemal Bey, İsmet Paşa’ya iletir. Bu arada İngiliz Petrolcüleri İstanbul’a gelip aynı teklifi doğrudan İsmet Paşa’ya iletirler. Hâlbuki aynı teklif İsmet Paşa tarafından Lozan görüşmeleri esnasında kendilerine çok önceden iletilmiş ama kabul görmemiştir.
         Milletler Cemiyeti’nde süren görüşmeler de ise Konsey tarafından dinlenen tarafların savunmalarının ardından 3 kişilik bir tetkik komisyonu (Eski Macar Başbakanı Kont Teleki, İsveç’in Bükreş Büyükelçisi Wirsen ve Belçikalı Albay Paulis) kurulmasına karar vermiştir. Bu üyeler 13 Kasım 1924’te Cenevre’de buluşup İngiliz Dışişleri ve diğer ilgili bakanlıklarla görüşmek için Londra’ya hareket etmişlerdir.
         Öte yandan Türk kuvvetleri ile İngilizler arasında, kesin çizgiler belli olmadığından, güvenlik karmaşası yaşanmakta İngilizler çoğu zaman havadan ve karadan saldırılarla, Türk güvenlik güçlerine tacizde bulunmaktaydılar. Karşılıklı nota üstüne nota çekildiği o tarihlerde İngilizler bu konuyu da Konsey’e getirmiş adeta Türkiye’yi siyasi ablukaya almışlardı. İngiltere Türkiye’ye çektiği protestoda, eğer Türk birlikleri 30 Eylül tarihli statükoyu belirten çizgiyi ihlal etmeyi sürdürürler ve derhal geri çekilmezlerse Irak’taki İngiliz askeri varlığı harekete geçirip karşı saldırı emri verecekleri blöfünü Türk tarafı görüyordu. Bunun sonucunda İngilizlerin konuyu Konsey’e getirmekten başka şansı kalmıyordu. Yalnız kurnaz ve inatçı İngilizler her keresinde sınırı daha yukarılara çekiyor ve her görüşme de Türkiye reel olarak toprak ve yerleşim kaybediyordu. İngilizlerin dayandığı nokta ise yine Sevr’in 27.maddesi, 3.fıkrasıydı. Bunu görüşmek üzere toplanılan İstanbul Konferansı’na bu sefer sınırı daha yukarıda gösteren yeni bir haritayla gelmişlerdi. Doğal olarak ta Türkiye her defasında itiraz eden ya da masadan kalkan taraf oluyor ve bu Konsey ve dünya kamuoyu önünde Türkiye’yi uyuşmaz, uzlaşmacı olmayan ve hır çıkaran taraf olarak lanse edilmesine neden oluyordu. Bu yetmiyormuş gibi İngilizler nasıl Musul’u Mütareke maddelerine aykırı bir şekilde işgal ettilerse yine aynı yolla 19 Temmuz 1924’te hâlihazırda Süleymaniye’yi de işgal etmişlerdi.  
         29 Ekim 1924 tarihinde yapılan yeni bir toplantıda, anlaşmazlığın çözümüne değin İngilizlerin ortaya koyduğu yeni bir hat (Brüksel Hattı) üzerinde anlaşma sağlandı ve Türk tarafını temsil ile görevlendirilen Fethi (Okyar) Bey söz konusu bu yeni Remarkasyon Hattı (sınırın yeniden çizilmesi) önerisine evet dedi ki bu hat 30 Eylül hattı olarak bilinen bir önceki çizgiden uzaklaşmış ve Türkiye’nin kaybına neden olmuş daha yukarıda bir sınırı tespit eden öneri olacak ki Ankara Hükümeti tarafından pek kabul görmemiştir. Daha açıkçası görüşmelerin bu aşaması ve bazı diğer noktalar çok açık ve net olmamakla birlikte çoğu ayrıntı da bize bu konularla ilgili bilgi veren kaynakların kişisel anılardan ve notlardan derlenmiş olmalarından dolayı ve bazen de kişisel görüşleri de içerdiğinden tam ve nesnel olmaktan uzaklaşmalarına neden olmaktadır.
         Konsey’in görevlendirdiği tetkik komisyonu tarafından Türkiye’den istenilen danışman için bölgeyi çok iyi bilen Korgeneral Cevat Paşa, tercüman olarak ta Dr. Nazım ve Fettah Beyler seçildiler. Ekip görüşmeler için Bağdat’a varır varmaz İngilizlerce tutuklandılar; gerekçe de İngilizlerce isimlerinin ‘sakıncalı kişiler’ listesinde olmasıydı. Türk Hükümeti’nin defalarca yaptığı protestolar sonucu 3 haftalık bir tutukluluk süresi yaşayan Türk heyeti serbest kaldılar. Komisyon nihayet çalışmaya başlamıştı ki 3 gün sonra Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. Yani Türk Hükümeti’ni yıldıracak ve her koşulu kabullenmeye zorlayacak her ortam İngilizler tarafından hazırlanıyor, her fırsat ta kullanılıyordu. Bu İngiliz siyasetinin en belirgin özelliğiydi ve hemen hemen tüm diplomasilerde tarih belki de bu yönlerinden dolayı onlara masadan zaferle kalkma şansını vermişti. Görüşme maddeleri arasında Milletler Cemiyeti’ne gidilmesi, sınırın Küçük Zap çizgisine çekilmesi, Hakkâri’nin de İngilizlere bırakılması gibi Türk tarafının sinirini bozan birçok madde yer almaktaydı. Bu en az sıcak savaş kadar etkili psikolojik bir savaştı da.  
         Komisyon çalışmalarını tamamlayıp raporunu hazırladı ve 16 Temmuz 1925’te taraflara sundu. Rapor: “Irak’ın Musul üzerinde ne galibiyet hakkına, ne de hukuki herhangi bir hakka istinat ederek talepte bulunamayacağı, Türkiye kendi hukukundan vazgeçmedikçe, arazinin Türkiye’nin sayılması icap edeceği, arazinin Türkiye ile Irak arasında taksimine karar verilirse siyasi bir sakınca olmayacağı ancak arazinin taksim edilmemesinin ahalisinin menfaati açısından daha isabetli olabileceği, ülkenin 25 sene İngiliz mandasında kalması ve Kürtlere istedikleri serbestliğin verilmesi şartıyla Musul’un Irak’a bağlanmasının isabetli olacağı ancak İngiltere ile Irak arasında ve halen 4 senelik olan anlaşmanın bitiminde Milletler Cemiyeti kontrolü sona erecekse, arazinin Türkiye’de kalmasının daha yerinde olacağı” şeklinde gayet muğlâk ifadelerin yer aldığı bir metni içermekteydi.
         Milletler Cemiyeti Konseyi bu raporu 3 Eylül 1925 tarihinde ele aldı. Bu defa Türkiye’yi Tevfik Rüştü (Aras) Bey temsil ediyordu. Tevfik Bey daha ilk başta Konsey’in hakemlik gibi bir yetkisi olmadığını ve vereceği kararın ise ancak tavsiye niteliğinde olabileceğini belirtti. Türkiye’nin haklı itirazı, Lozan Antlaşması’nın konuya ilişkin maddesi ile Milletler Cemiyeti’nin 5. ve 15. maddelerine dayanıyordu. ‘Sınır tespiti yapma yetkisinin Milletler Cemiyeti’nde olmadığı’ ve ‘karar da Türkiye’nin de oy hakkı olduğu’ hususlarına dayanıyordu. Bunun üzerine Konsey konuyu 20 Eylül 1925’te Lahey Adalet Divanı’na ‘Milletler Cemiyeti Meclisi’nin vereceği kararın hukuki bağlayıcılığı ve yapılacak oylamanın usulü’ konuları için danışma kararı aldı. İlkinden daha tehlikeli olan bu kararı da Türk tarafı kabul etmedi. Ancak 21 Kasım’da Lahey’den Konsey’in vereceği kararın her iki taraf için bağlayıcı olacağı ve oylamaya tarafların katılamayacağı ki Türkiye’yi engelleyici yöndedir- kararı çıktı ve Konsey bunun üzerine 16 Aralık 1925 günü, ‘“Brüksel Hattı” altında kalan arazinin Irak’a ait olduğu’ kararına vardı. Türkiye bu karar verilirken orda bulunma gereğini bile duymamış ve kararı da asla kabul etmemiş hatta derhal Cenevre’deki Heyeti’ni geri çekmiştir.
         Kararın hemen ardından beklenildiği gibi Irak’ta bulunan Türk birlik ve memuriyetlerine saldırılar düzenlendi, binalar kundaklandı. Türkiye bu olayları protesto etti. Zararın temini ve sınırın tespit çalışmaları için İngilizlerin Berlin Büyükelçisi Lindsey İstanbul’a geldi. Nisan ayından Mayıs ayına kadar süren görüşmelerde Türkiye açısından herhangi bir ilerleme kaydedilmedi. Süreci çok yakından takip eden ve Türkiye ile siyasetini İngiltere ile olan bu görüşmelere odaklayan ve denge unsuru olan Fransa ile İtalya bu noktada mesafe olarak doğal olarak İngiltere tarafında yer aldıklarından Türkiye görüşmeler süresince kendini çok yalnız hissettiği ve savaşla geçirdiği uzun süre içinde bunaldığından bir an önce barış tesis etmek ve içteki sorunlarla yoğunlaşmak istediğinden bu oldubittiye ‘evet’ demek durumunda kaldı. Zaten ertesi gün Sovyetler Birliği ile Paris’te ‘tarafsızlık ve saldırmazlık’ antlaşması imzalandı. Ülkede çok hızlı bir kalkınma hamlesine girişildi, inkılâplar yapıldı. 5 Haziran 1926 günü Ankara’da Türkiye-Irak-İngiltere arasında “Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması” (Irak’la yapılan daha sonraki bir diğer antlaşma da aynı adı taşır) imzalandı. Bu antlaşmaya göre Irak Hükümeti Türkiye’ ye 25 yıl süre ile petrol gelirlerinden % 10 pay vermeyi kabul etti (4 Mart 1925 tarihli ayrıcalık sözleşme, 3.kısım, genel hükümler, 14.madde). Antlaşma 7 Haziran 926 tarihinde TBMM’nde oylamaya sunulduğu sırada bir konuşma yapan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın sözleri konunun çaresizlik içinde nasıl oldubittiye geldiğini açıkça ortaya koymaktadır: “...Büyük Britanya İmparatorluğu ile ilişkimizi normal bir hale getirebilmek için tek askıda kalan bu arazi meselesinde fedakârlıklara katlandık... Bunun içindir ki bağrımıza taş basarak Musul’u bırakmaya razı olduk...”.
         18 Haziran 1926 günü yürürlüğe giren bu antlaşma 1951 yılına kadar geçerli olacak ve Irak Türkiye’ye elde ettiği petrol gelirlerin % 10’unu vaat ettiği gibi ödeyecekti. Eğer Türkiye bu alacağını peşinata çevirmek isterse Irak Hükümeti’ne bu bildirilecek ve 30 gün içinde Türk tarafına 500.000 İngiliz Lirası ödenerek bu madde iptal edilecektir. Nitekim de öyle olmuş ve Türkiye peşin parayı tercih etmiştir.  
         Cephede kazandığımız gibi birde Masada kazansak!
         BİTTİ


7 Nisan 2007  00:13:15 - Okuma: (1690)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik