Yazı

Abdullah Gül’ün içimizi ferahlatan sözleri
Abdullah Gül’ün içimizi ferahlatan sözleri 

Etem Kutsigil

1950 Yılı Genel Seçimleri'nden önce, Demokrat Parti Genel Başkanı merhum Celal Bayar’ın elini öptüğümden bu yana politika ilgimi çekmeye başlamıştır. Bu ilgim ömür boyu devam etti.

Bu sitede yazmaya başladıktan sonra ise galiba gözlem ve öğrenme dönemim belli bir taşma noktasına ulaştı ki, belime kadar siyasetin içine battım. Bunu yazışımın nedeni, hafızamın çok şükür yerinde olmasından dolayı eskileri de, daha yakın zamanlardaki olay ve kişileri de net bir şekilde hatırladığımı vurgulamak içindir.
57 yıllık bu süre içinde gördüğüm, karakterinde ve davranışlarında keskin zig-zaglar çizen siyaset adamı çoktur da, bu zig-zagları inanarak ve samimi olarak yapan yok değilse de, azdır.
Erbakan’la başlayan süreçte pek çok kişi “TAKIYYE” sözcüğünü öğrendi. Ondan sonra “ben değiştim” dönemi geldi. Geçenlerde Abdullah Gül öyle sözler söyledi ki, İsmet İnönü bile Atatürk ilkelerini bu kadar candan ifade etmemiştir. Ne yalan söyleyeyim, önce çok sevindim. Şoku atlattıktan sonra ise, aynı zâtın milâttan önce değil, daha sekiz-on yıl önce RP sözcüsü olarak TBMM’de AB’ni yerden yere vuran ve içeriği tamamen doğru olan vurgulamalarını Hulki Cevizoğlu’nun programında dinledim. Zaman geldi geçti ve Gül AKP’nin Dışişleri Bakanı oldu. Bu defa gördük ki, aynı Gül, AB için önceki sözleriyle, siyah ve beyaz gibi yüzde yüz çelişen övücü sözler söylüyordu. Bunları söyleyenlerin ikisi de Abdullah Gül olamazdı. Hangi sözler, hakiki Abdullah Gül’ün sözleriydi?..
Sonradan söylediği sözleri, bir imaj değişikliği içinde olduğuna bizi inandırmaya yönelik gibi geliyor bana. İnşallah yanılıyorumdur.
 
CUMHURBAŞKANI ÖZAL VE CUMHURBAŞKANI DEMİREL
 
Siyasi anı arşivim beni iki defa daha yanılttı. Birincisi merhum Turgut Özal’dan, diğeri Süleyman Demirel’den duyduğum sözler buna sebep oldu.
Gerek Özal, gerekse Demirel, Başbakan oldukları dönemde, “Türkiye ABD ve Türkiye AB ilişkileri, Türkiye’nin Ulusal Gelir Dağılımının çok dengesiz olduğu, Vergi Adaletsizliği” ve benzeri konularda biz Atatürkçülerin iddia ettikleri her gerçeği şiddetle reddederlerdi. Her ikisi iktidarları süresince, daha çok "zengin"i sevdiler. Fakir kesimi seçimler dışında hiç görmediler, onların dertlerine yeterince eğilmediler, radikal kararlar alamadılar. Oysa ki her ikisi de birer “ORTA DİREK AİLESİ” düzeyinde ailelerden gelmişlerdi. Fakat Cumhurbaşkanı olduklarında ne görelim... Önceden gözlerinde perde varmış da, onlar Cumhurbaşkanı olunca perde kalkmış gibi, bütün gerçekleri görüp söylemeğe başlamazlar mı!.. Ama bunları gördüklerinde artık “Mühür onlarda değil, Süleyman’daydı.” Yani onlar artık Başbakan değildi. . Yetkileri kısıtlıydı.
ŞİMDİ UMUYORUM Kİ, SAYIN GÜL DE ÖNCEKİ SAPLANTILARINDAN KURTULUP, CUMHURİYETİMİZİN TEMEL PRENSİPLERİNİ RAYINA OTURTUR, BİZLERE BAĞIMSIZ BİR ÜLKE VEREN, OTURACAĞI MAKAMI BORÇLU OLDUĞU ATATÜRK’E KARŞI MİNNET DUYGULARI İÇİNDE VE BU MAKAMIN KENDİSİNE YEDİ YIL İÇİN EMANET EDİLDİĞİNİN BİLİNCİ İÇİNDE BU KUTSAL EMANETE VE EDECEĞİ YEMİNE GERÇEKTEN SADIK KALARAK GÖREVİNİ YAPAR, HEPİMİZİN GURUR DUYACAĞI BİR CUMHURBAŞKANI OLUR. BU ÖZELLİKLERLE DE TARİHTEKİ YERİNİ ALIR. BÖYLE BİR KİŞİLİĞE GİRMESİ NE ABD’NİN NE DE AB’NİN HOŞUNA GİTMEYECEKTİR.
ALLAH ONA HİDAYET VERSİN VE  YARDIMCISI OLSUN.


26 Ağustos 2007  02:40:50 - Okuma: (1017)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik