Yazı

Yunan yalanları ve itirafları-2
Yunan yalanları ve itirafları-2 

Asil S. Tunçer

XV. Louis’nin Bakanı Aiguillon Dükü’ne sunduğu 2 Ekim 1772 tarihli raporunda,

Gayesi Türkiye’yi Avrupa’dan söküp atmak olan Rusya’nın Rumları nasıl kullandığı, harpten sonra imzalanacak olan antlaşmanın Rus-Rum entrikalarının daha rahatça işlemesine zemin hazırlayacağı, Rus-Rum entrikalarını dengelemek ve Rusya’nın Rumları himayesinden doğan durumu izole etmek için bir karşı kuvvetin oluşturulması gereği, bunun içinde Osmanlı Katoliklerinin bir kısmı ve bilhassa Ermenilerin hazır gibi gözüktükleri yazılıydı.
Bu rapor aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun o günlerde içinde bulunduğu acı durumu da ortaya koyuyordu. Raporda bundan başka kendi özel menfaatleri yüzünden Rumlarla aralarındaki devamlı sürtüşme iyi tezgâhlandığında Ermenilerin Fransa kralına kurtarıcı olarak yönelebilecekleri, birçoğu banker olan Katolik Ermenilerin devlet kademeleri ve dış mihraklar nezdinde nüfuzlarının Fransa lehinde ve Rumların desise veya ahlaksızlaştırma yolundaki faaliyetlerini tesirsiz hale getirmek için kullanabileceği, Türklerin bazı vilayetlere Hıristiyan valiler tayin edebileceği günlerin geleceği ve gerek buralara, gerekse Osmanlı bürokrasisindeki tercümanlık ve kâtipliklere Ermenilerin yerleştirilebileceği üzerinde durulmaktaydı.
Yüz yıl önce Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak, topraklarını yağmalamak için Kürt-Ermeni-Arap sorunu yaratmak için Yunanistan’ı kullanan Avrupa Devletleri bugün yani bir yüzyıl sonra Türkiye Cumhuriyeti'ni parçalamak için gene besleyip semirttikleri Yunanistan’ı kullanıyorlar.
1897 senaryosu aynı, oyuncular aynı ancak yıkmaya çalıştıkları Türk Devleti aynı değil… Artık şartlar değişti. Avrupa Türkiye’yi değil, Türkiye Avrupa’yı besliyor. Fakat batı cephesinde değişen bir şey yok…
Avrupa’yı temsil eden AB, Türkiye’yi Avrupa’ya almamak için bin bir şart ileri sürüyor,  üyesi Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı kullanarak kendisi aradan sıyrılıyor. Tarihin sayfalarını karıştıracak olursak Avrupa’nın Türk milletine ve insanına karşı izlediği bu “sinsi” politika yeni bir şey değil. Yüz yıl önce de aynı politikayı aynı senaryo ile sahnelemişti. Tarihin sayfaları bu gerçeğin kanıtlarıyla doludur.
Bir asır önce bir köpek olarak kabul ettiği Yunanistan’ın önüne Türk sınırları içinde bulunan Girit Adasını bir kemik olarak atan Avrupa, şimdi Kıbrıs adasını Yunanlara peşkeş çekmek için her çareye başvuruyor.
Dadı Avrupa’nın, o günlerde Yunanistan’ın kulağını çekmesinin nedeni, Paris protokolü ile Türk topraklarının büyük bölümünü verdiği Yunanistan’ın doyumsuzluğunu ve şımarıklığını cezalandırmaktır. Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Girit adasını sınırlarına katmak için, imparatorluğu parçalamak isteyen Avrupalı güçlerle ittifak kuran Yunanistan bu şekilde ‘Avrupa Ana’nın koruması altında cüce bir kabadayı muamelesi görüyordu.  
Konferansa Osmanlı Devleti adına katılan heyette yer alan bir Paşa, o günlerde Avrupa basınında yayımlanan bir karikatür ve yazıda, “Avrupalılar benden bir bütünmüşüm gibi bahsediyorlar. Oysa ben kendimi didiklenmiş, parçalanmış olarak hissediyorum...” diyordu. Çünkü Paşa, Avrupa ülkelerinin diplomatlarının Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde yaşayan azınlıkları ayaklandırarak Türk devletini parçalamaya çalıştıklarını çok iyi biliyor, ülkenin her yanında misyoner ve ajanların cirit attıkları gerçeğinin gayet farkındaydı. Tıpkı bugün de olduğu gibi...
Bu anlamda Yunanistan Dışişleri Bakanı Hristodomidis’in adı nedense İzmir'in Yunan işgalini destekleyen, Türklerin çocuk-kadın demeden katline çanak tutan bir zatı, Hrisostomos'u anımsattı. Türk esirler elleri bağlı bir şekilde Yunan askerlerinin atış tahtaları olmuşlardı. Yani, “Megali İdea”yı gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Kordon'da işgali kutlayan zorba Rumlar- ki burada yaşayan ve yıllarca bizim insanımız diye bağrımıza bastığımız, Osmanlı'nın en seçkin azınlığını teşkil eden yerli Yunanlılardı- daha sonra Türk mahallelerine dağılıp, vatandaşlarımızın üzerlerine çullanmışlardı. "Zito (yaşa) Venizelos" diye atılan naralar arasında Ali Nadir Paşa ve Albay Fethi Bey'in akıbetini çoğumuz unuttuk bile. İşgalin akabinde Yunan Hükümeti'nce soruşturma kapsamında görevlendirilen Albay Mazarakis bile sergilenen Yunan vahşetini "kudurmuşlar" olarak nitelendirmişti. Çünkü biz o günleri gözümüzle görmedik. Ya okuduk ya da duyduk. Bir zaman sonra da unuttuk. Tarihin nankörlüğü de buradadır zaten. Geçmişte yaşanan olaylar zamanla unutulur gider. Malum, unutkanlık!
Bu biraz biz Türklerde fazlaca galiba, ne dersiniz?
…sürecek…


18 Ağustos 2007  01:17:49 - Okuma: (744)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik