Yazı

Yunan yalanları ve itirafları–1
Yunan yalanları ve itirafları–1 

Asil S. Tunçer

Osmanlı İmparatorluğu, yıkılış sürecinde, Batılı güçlerin aracılığıyla Rusya’dan barış dilemekten,

Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımaktan ve Mora Yarımadası’nı, üzerindeki Türk-Müslüman miras ve ahalisiyle birlikte Rumlar ve onların hamilerine terk etmekten başka yapabileceği ne olabilirdi? Nitekim Rusya’nın başarılarından büyük endişe duyan batılı güçlerin baskıları neticesinde imzalanan 1829 Edirne Antlaşması ile Rusya işgal ettiği toprakların bir kısmıyla, külfeti, vergi alarak Osmanlı milletinin sırtına yüklenecek olan büyük miktarda ki razı edilmekte, harpte Türklere karşı Rus ordularıyla birlikte hareket eden Ermenilerin Rusya’ya ve bu antlaşmayla Rus sınırları içerisinde kalan bölgelerde yaşayan Müslümanların bir kısmının da Türkiye’ye yerleştirilmeleri kabul edilmekte, şeklen Osmanlı sultanının hâkimiyetini tanıması ve haraç ödemesi şartıyla İngiltere, Fransa ve Rusya’nın himayeleri altında Yunanistan’ın bağımsızlığı tanınmakta ve 1812 Bükreş Antlaşması zoraki olarak yürürlüğe girmekte ve bu şekilde de büyük bir kısmı Rusya’nın işgali altında bulunan bölgelerde Romanya ve Sırbistan’ın yarı bağımsızlıkları tanınmakta idi.
Fatih, Bizans’ı alınca, Ekümenik Patrikliğe bütün Ortodoksların lideri olma hakkını vererek, bunların din ve eğitim hizmetleriyle, vakıf ve aile işlerini kendi din ve ananelerine göre düzenlemek ve yürütmekle mesul ve yetkili kıldı. Ekümenik Konseyi tarafından belirlenen adaylar arasından Sultan seçerek atayacaktı.
Diğer taraftan Ekümenik Patriklik ‘Bazileus’un yerini Sultanın almasına kolay alışmış ve genellikle, Batıya düşman ve ‘barbar’ olarak kabul eden Bizans Rum camiası da ilk asırlarda Türk hâkimiyetinden fazla rahatsız olmadığı gibi, Batıya karşı mücadelesinde Türk idaresine yardım ve hizmet bile etmiştir. Genel düzenlemeler seyri içersinde gelişen bu yardım ve hizmetin bir işleyişi olarak da Balkanlar’daki Hıristiyan camialar büyük ölçüde Rum-Ortodoks kültürünün tesirine, yani Ekümenik Kilise’nin idaresine terk edilmiş ve teessüs edip gelişmekte olan Osmanlı bürokrasisinde Rumlar oldukça mühim bir yer işgal edebilmişlerdi. 
İşte tüm bunların üstüne Fransızlara tanınan ekonomik ayrıcalıklar yani ileriki dönemlerde alacağı şekil açısından kapitülasyonlarla birlikte İmparatorluk içindeki diğer gayrimüslimler gibi Ermenilerde bu imtiyazlardan da oldukça faydalanmakta idi, hem batılılar tarafından işbirlikçi olarak seçilme, hem de Osmanlı olmak gibi iki yönlü imtiyaza sahip idiler. Ne yazık ki onların tüm bu grupçu yaklaşımları hızla kendisine batının şarkçı yaklaşımına dönüştü. Yani Osmanlı doğumlu bir Türk ortağı olacaklar, batının bir ekonomik sömürgesi durumuna gelmiştir. Özellikle XVIII. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’na giren ve doğal olarak, bağlı bulundukları ülke politikalarına hizmet eden misyonerler de kendilerine iş yaratmak için en küçük olayları abartılı halde ülkelerine iletmeleri, batının gözünde Osmanlı İmparatorluğu’nu zararlı batılı düşmanı, azınlıkları sömüren ve müdahale edilmesi gereken hep kontrol isteyen bir devlet durumuna soktu.
         Bütün bu gelişme ve değişmelerle birlikte yoğunlaşan ve politikleşen münasebetler içerisinde, dış güçlerin Osmanlı toprakları üzerinde işbirliği edebilecekleri müşterileri seçme veya oluşturma yönündeki temayülleri de iyice belirmeye başlamıştı. Papalık, Fransa ve bunlara bağlı olarak çalışan Katolik misyonerlerin dışında kalan yabancı güçlerin çoğu faaliyetlerini, Osmanlı iktisadi hayatı ve bürokrasi çarkındaki önemli ağırlıklarının yanı sıra köklü kültür ve yaygın nüfusa da sahip olan Rum camiasına yöneltmekte idiler.
Kapitülasyonlarla açılan devirde, Rus Kilisesi’nin 1580’lerde İstanbul Patrikliği’ne karşı bağımsızlığına kavuşmasıyla birlikte Rum-Rus münasebetlerinin daha da politikleşmesi, aynı tarihlerde diğer bazı şirketlerle birlikte Levant Şirketi’nin Türkiye’ye girişi; 1610’larda Batı’ya ilk Rum öğrencilerinin gönderilişi gibi hadiselerle gelişerek, Rum bağımsızlığı için mücadele eden Meletios Pigas (Aleksandria ve Ekümenik Patrikliği 1597–1622) ve Cyril Lukaris’in (Ekümenik Patrikliği 1622–1638) faaliyetleri, 1620’lerde Rum Kilisesi’ne, Allah’ın Kilisesi’ne ait hazinenin bir kısmının İngiltere’ye taşınması ve Osmanlı Devleti’nin müsaadesiyle İstanbul’da bir Rum matbaasının kurulması, Oxford’da 1636’da Rum eğitimine yönelik bir kürsünün ve 1694’de Rum öğrencilerin eğitimi için bir kolejin teessüsü, dış güçlere ait yeni ticaret şirketleri, misyoner teşkilatları ve yarı siyasi yarı ticari özellikli temsilciliklerin Türkiye’deki faaliyetleri, Rusya’nın Rum camiası üzerindeki yönlendirici tesirinin gittikçe artması gibi hadiselerle devam eden dış güçler Osmanlı-Rum münasebetleri 1820’lerde Yunan ayaklanması ve bağımsızlığı şeklini alacaktır.
         1768–1774 Türk-Rus Harbi’nin zeminin hazırlanmasında, Türkiye’deki içtimai çözülme kadar, Rusya’nın Rumlar tarafından da çeşitli şekillerde teşvik edilen uzun vadeli müstevli politikası ve Fransa’nın teşvikiyle Türkiye’nin paylaşılmakta olan Polonya’yı Rusya’ya karşı savunmak istemesi gibi sebeplerde rol oynamıştı. Tarafsız ve bazen de Rusya’yı destekler görünmelerine rağmen, Avusturya ve Prusya, Rusya’nın harpte elde edeceği büyük başarıların temelde kendi menfaatlerine zararlı olacağı düşüncesiyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya tarafından ezilmesini istemekte; Amerika’daki kolonilerinin büyük bir kısmını kaybetmekle meşgul olan İngiltere, fiili hiçbir müdahalede bulunmamakla birlikte, Rusya’nın büyümesini endişe ile karşılamakta ve Rusya’nın ilerlemesini kendi menfaatleri açısından tehlikeli gören Fransa ise diplomatik yönden de olsa Türkiye’yi desteklemekte idi. Ve yine harp boyunca Rumların büyük kısmı Ruslara yardım ederken, Eçmiyadzin’in, devletin kontrolü altında bulunmasının ve Katoliklerin hamisi Fransa’nın Osmanlı ile birlikte olmasının da tesiriyle bütün Ermeniler devlete sadık kalmışlardı.
         …sürecek…


11 Ağustos 2007  10:40:58 - Okuma: (668)  Yazdır




İstatistik