Yazı

Büyük İskender ve Küreselleşme-3
Büyük İskender ve Küreselleşme-3 

Asil S. Tunçer

Büyük İskender döneminde, Yunanistan'da demokrasi bütünüyle ortadan kalktıysa da, onun ölümüyle yeni bir dönem (Helenistik dönem) başlar.

Söz konusu dönemde, Mısır'daki Lagos sülalesi ve Makedonya'daki Antigonos sülalesi birbirleriyle çekişirlerken, Asya'daki Selefki (Seleukos) sülalesi, Anadolu'daki Yunan kentlerine egemenliğini kabul ettirir. Yunanistan’ın batı kesimiyse Roma'nın etki alanına girer (Taranto'nun alınması  M.Ö.272). Sonunda Romalılar tarafından bir Roma eyaletine dönüştürülen Yunanistan (M.Ö.190), o tarihten sonra yalnızca kültürel açıdan önemini sürdürür. Roma’ya Anadolu kapılarını aralayan olay ise Bergama Kralı Attalos III’ün topraklarını ölümünden sonra Roma’ya bırakmasıdır (ya da öyle ayarlanır).
Küreselleşme biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olmak üzere üç boyutu olan bir kavramdır. Küreselleşmenin siyasal boyutunu o dönemde egemen olan güç veya güçlerin kendi politikaları doğrultusunda diğer devletlere müdahalede bulunması diğer bir deyişle jandarmalık yapar gibi onları kontrol etmesidir. Büyük İskender’in de eski Yunanda yaptığı egemen bir güç olarak diğer devletleri kendi isteği doğrultusunda yönlendirmek istemiştir. Gerektiğinde de işgal etmekten çekinmemiştir. Küreselleşmenin ekonomik boyutu diğer boyutlarda olduğu gibi egemenlik kavramı üzerine kurulmuştur. Bunun anlamı tüm dünyada ekonomi açısından lider konumda olmalısın çünkü yönetmekten çok yönetilmek bizim politikamıza ters mantığı hâkimdir. Eski Yunan’da da ekonomik faaliyetler günümüzdeki kadar çeşitli ve etkileşim içinde değildi ama gene de önemli ticaret yollarına deniz ticaretine egemen olmak için kritik noktalara hâkim ve güçlü olmak gerekir. Büyük İskender’de bundan dolayı birçok savaş yapmıştır.
Küreselleşmenin son boyutuna geldiğimizde ki aslında en önemli boyutu da budur ama hiçbir zaman gereken önem tam olarak verilmez! Kültür birçok alt başlığa ayrılabilir ama genel olarak küreselleşme açısından kültür egemen kuvvetlerin kendi politikalarını diğer halklara daha kolay dayatmak için ve onların benimsemesi için yapılan sistematik faaliyetlerdir. Bu bir egemen güç tarafından yapılabilecek kısaca bir tanımlamadır ama bu tarz bir politika yürütmek o kadar kolay değildir çünkü dünya üzerinde yüzlerce farklı kültürden insan vardır ve bunları ortak bir payda bir araya getirmek kolay değildir. Birçok ülkede milliyetçilik akımının hala etkili bir şekilde kendini göstermesi ve ulusal çıkarlardan kolay kolay vazgeçilememesi sonucu egemen devletlerin karşısına küreselleşmenin kültürel boyutu önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu almamda kültürel yozlaşma ekonomik fakirlikten daha büyük facialar sebep olmaktadır. Eski Yunan’a baktığımızda ise kültürel açıdan pek bir sorun olmamakla birlikte şehir devletlerinin kendi aralarında yaptıkları savaşların önemli bir nedeninin daha çok ekonomik çıkarların çatışması olduğu görülür.
Küreselleşme, dünya üzerinde kurulmuş olan bireysel, toplumsal bağların birbiri ile sistematik ilişkisini içermektedir. Tamamen küreselleşmiş dünyada herhangi bir ilişki ya da ilişkiler seti diğerlerinden ayrı tutulmayacak, sınırlandırılmayacaktır. Her biri diğerlerine bağlanacak ve sistemli olarak birbirinden etkilenecektir. Bu değişim özellikle ülke sınırları için geçerli olacak, küreselleşme gerçekleştikten sonra coğrafi sınırlar geçersiz kalacaktır. Küreselleşme insan toplumunun kapsamını ve birbirine benzerliğini arttıracaktır.
Küreselleşme aynı zamanda olgusal bir küçülmedir. Sık sık dünyanın daraldığından, uzaklık kavramının üstesinden gelindiğinden söz edilmektedir. Bu olgusal gerçektir, dünya ufalmış gibi görünmektedir. Ancak muhakkak ki bu ufalma maddi açıdan değildir. Dünyanın sayısal görünümünün ifade edilmesinde kullanılan iki önemli olgu zaman ve mekânsal uzaklıktır.
Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi'nin "Türkiye" başlıklı bölümünden; "Presidency Conclusions": Madde.23: "...müzakerelerin yalnız Türkiye'yle değil, diğer devletlerle de yapılabileceğini... Müzakereler sırasında Türkiye birkaç devlete bölünürse veya Güneydoğu Bölgesi’nde bir (sözde) Kürt Devleti kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere yapılacağına...
2002 yılında Avrupa’da yayınlanan bir başka bildiride aynen şöyle denilmektedir. “Asatru, Hıristiyanlık öncesi Avrupa’sının yerli ruhaniyetidir” yani Avrupa’nın yerel dini ve kültü Asatru’dur; daha sora yerini ortak kültür ve bir üst kimlik egemen inancı olarak ‘Hıristiyanlık’ almıştır. Bu bağlamda pagan Avrupa inançlarının Hıristiyanlığa sızdığı hatta Hıristiyan amentüsünün esaslarını oluşturduğu savunulmaktadır. Pagan efsanelerinin Hıristiyan akidesini şekillendirdiği gibi, Kuzey Avrupa’da sekiz milyonu aşkın gizli Asatru paganın var olduğu yönündedir.  Nitekim 1966’da Norveç’te, 1973’de İzlanda’da resmi dinlerden birisi olarak kabul edilir. Daha da yakın bir tarihte 1994’de İzlanda paganlarının yayınladıkları  bir bildirge vardır (Alev Alatlı).  
Sonuç olarak küreselleşme kavramı günümüzde sıkça telaffuz edilmeye başlanmıştır. Bu da gösteriyor ki her geçen gün teknolojinin önemi, ekonominin ve politik yapıların değişmesiyle artıyor aynı zamanda unutulmamalıdır ki temelleri Büyük İskender’le atılan bu kavram eskiden beri egemen güçlerin elinde kendi politikaları doğrultusunda kullanılıyor. Ve nihai hedef belirlenmiş gibi artık yavaş yavaş sınırların ortadan kalkacağı, ulusların yok olup dünya vatandaşlığına doğru gideceği daha sıkça telaffuz ediliyor ama diğer taraftan kimse kendi egemenliğinin bir kısmından vazgeçme sorumluluğunu da üstüne almıyor ve kültürel farklılıklar bariz olarak kendini fark ettiriyor. Küreselleşme konusunda ilerleyen, ileride Avrupa birleşik devletleri olacak denilen Avrupa Birliği’nin kurucu üyelerinden bazıları dahi kendi aralarında ve dışarı karşı ortak bir politika konusunda anlaşma zorlukları kültür problemleri yaşıyor; aynı zamanda milliyetçi akımları kendini daha sık gösteriyorken böyle bir amacın insana daha çok bir ütopya olduğu düşünülüyor.
İngiltere Eski Başbakanlarından, Demir Leydi lakaplı Margaret Theacher’ın da, Avrupa Birliği’nin çok saçma bir fikir olduğu yönünde beyanlarda bulunuyor olması bu savları daha da güçlendiriyor. Çünkü bir aile kurmak için ailenin fertlerinin o kurum içinde yaşamak istemesi, ortak değerleri paylaşması ve birbirini sevmesi lazım iken o aileyi kurmanın daha başka bir yolu bulunmuyor. Çünkü paylaşılan ortak kültür ve payda o aileyi ve toplumu birbirine kaynaştıran en sağlam çimento oluyor.  
Egemen güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları bu kavramın nihai hedef yönünden tutarlı olduğunu söylemek zor ama egemen güçler teknolojiyi ve sosyal değişiklikleri kullanarak kendilerine yandaş bulmaya çalışıyor. Biz gibiler de bu yandaşlığı yanlış yorumlayıp, Gümrük Birliği ve NATO aldatmacalarına kanıyor kendimizi her nedense birilerinin stratejik ortağı ve müttefiki sanarak ‘Ortadoğu Pastası’nda bize biçilen rolü oynuyor, kendi kendimize avunuyoruz. Ne de olsa 72,5 milyonluk devasa bir açık pazarız…


4 Ağustos 2007  00:32:15 - Okuma: (722)  Yazdır




İstatistik