Yazı

Aman petrol, canım petrol...
Aman petrol, canım petrol... 

Asil S. Tunçer

Türkiye’nin günümüze kadar gelen ‘Kuzey Irak problemi’ aslında Körfez Savaşı’nın bitimiyle başladı.

Savaş sonrası Türkiye Saddam’dan ve PKK’dan arınmış bir bölge düşünürken olaylar beklentilerinden çok farklı boyutlarda gerçekleşti. Dönemin Cumhurbaşkanı’nın tüm ısrarlarına rağmen ABD, Irak’ı Kuveyt’ten çıkardıktan sonra birliklerinin kuzeye ilerleyişini durdurdu ve böylece Türkiye’nin ABD’nin beklentilerine verdiği olumlu yanıta karşılık aynı ABD, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki beklentilerine cevap vermemiş oldu.
Bu durum Saddam’ın iş başında kalmasına neden olduğu gibi, onun girişeceği yeni hareketler içinde cesaretlendirdi. Görünen oydu ki, Türkiye devrileceğini zannederek düşmanı ilan ettiği Saddam’la yaşamaya alışacaktı. Zaten Türkiye’de hükümet değişmiş, Körfez Savaşı sırasında dönemin Hükümet politikalarını eleştiren Muhalefet şimdi işbaşına gelmişti. ABD, Saddam’sız bir Irak konusunda yeterince risk almak istemiyor, Irak Hükümeti’nin devrilmesinin Şii ve Kürtler sayesinde gerçekleşmesini bekliyordu. Bu politikada, Türkiye’nin çıkarlarına tersti. Çünkü Irak’taki Kürt isyanı Saddam’ı gönderirken, Kürtlerin bağımsızlığına da yol açabilirdi. Amerika’nın beklediği oldu ve Irak’ın güneyinde Şii’ler, kuzeyinde de Kürtler Saddam’a karşı ayaklandı ancak Irak ordusu savaş öncesindeki gücünü önemli ölçüde korumuştu. Bu sayede de isyanlar kısa sürede bastırılarak, Türkiye’nin hiç istemediği mülteci sorunu başladı. Bir anda 500.000 mülteci sınıra yığıldı. 2 Nisan’da Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtler ve Türkmenler evlerini terk edip Türkiye sınırına doğru yol almaya başladılar. Aynı gün Dışişleri Bakanlığı, Irak’lı mültecilerin Türk sınırına geldiğini ve durumun Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiğini açıklıyordu. Türkiye 1988 yılının aksine sığınmacıları ülkeye kabul etmek istemiyordu.
         Dönemin Cumhurbaşkanı, Türk-Irak Sınırı’nın Irak tarafında güvenli bir bölge oluşturulmasını, sığınmacıların da tehlike geçene kadar burada barındırılmasını istiyordu. Bu sayede Türkiye problemi ülke sınırlarının dışında tutmuş olacaktı. 5 Nisan’da Fransa ve Türkiye BM Güvenlik Konseyi’nden, Kuzey Irak’ta güvenli bir bölge oluşturulması için acil bir toplantı yapılmasını istedi. Güvenlik Konseyi’nin ortak görüşü; ABD’nin, Türkiye ile irtibata geçip, uluslararası “Çekiç Güç”ü (Kalkık Horoz) oluşturmasıydı. Alınan bu karar Kuzey Irak ve Türkiye için dönüm noktası olmuştur. Bölgede bir otorite boşluğu meydana gelmiş ve bu boşluk ise kısa sürede Türkiye’nin arzu etmediği bir şekle dönüşmüş, sonuçta da Kürtler tarafından doldurularak bugünkü noktaya gelmiştir.
         Türkiye’nin Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtler ile ilişkisi çok eskilere dayanmakla beraber yakın zamanda bu yakınlaşma Körfez Savaşı sırasında zamanın Cumhurbaşkanı ile önce gayri resmi daha sonra da resmi düzeyde gerçekleşmiştir. Her zaman bölgedeki PKK’ya destek verdiği için eleştirilen Barzani ve Talabani ile ilişkiler aracılar ile sağlanmıştır. Mart 1991’de, Irak’taki Kürtlerle ilişki kurulması için ilk adımlar atılmış, bir iddiaya göre de ilk etapta resmi olmayan bu ilişkiler, bölge konusunda Kürt odaklı yazılarıyla tanınan ve resmi olamayan o zamanın Çankaya’sına yakın bir kişi tarafından sağlanmıştır. Sonradan açıklandığına göre bu kişi, Türk kamuoyunun çok yakınan tanıdığı ve hemen her gün TV’lerde boy gösteren ünlü bir gazetecidir. Zamanla bu görüşmeler o kadar ilerledi ki Talabani ve Barzani’ye Türk diplomatik pasaportları verilmesine kadar gitmiştir. Kuzey Irak’lı Liderler, Türkiye’yi dünyaya açılan tek pencere olarak gördüklerinden, ilişkilerini en üst düzeyde tutuyorlardı. Bu yakınlaşmadan da Türkiye PKK ile mücadelesinde bu Kürt Liderlerden işbirliği ve destek umuyordu.
         Bu arada zamanın Cumhurbaşkanı ise Kuzey Irak’taki Kürtleri PKK’ya karşı kullanmanın yanı sıra onlar için değişik bir görev düşünmekteydi. Plana göre: “ilk aşamada, Türkiye’deki Kürtlerin haklarının genişletilmesi; ikinci aşamada, Irak’taki Kürtlerinhakları için Türkiye’nin garantörlük yapması; üçüncü aşamada, silahlı eylemci Kürt örgütlerine karşı bölgede ortak mücadele yapılması ve dördüncü aşamada da, Türkiye ile federal devlet yapısına gidilmesi” hedeflenmişti. Bu politika çerçevesinde Türkiye, Irak yönetimine karşı mücadele eden Kürt örgütlerine, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve Irak’ın tek devlet olarak devamına yönelik tehdit oluşturmamaları şartı ile her türlü desteği vermiştir. Bu destek çerçevesinde, 11 Mart 1991 tarihinde Ankara’ya gelen Talabani ile Barzani’nin birer temsilcisi ile yapılan gayri resmi görüşmeler, Türkiye’nin, Kuzey Irak’ta bir Kürt özerk bölgesi kurulması konusunda destek, denetim ve garantörlük sağlaması planlarını içermiştir.
         Ancak, bütün bu senaryolara ve görüşlere rağmen, Türkiye’nin savaş sonrası Kuzey Irak politikasını oluşturmak için iki faktörü göz önüne aldığı görüldü. Bunlardan ilki; PKK’nın bölgedeki etkinliğini azaltmak ve örgütün Kuzey Irak’taki otorite boşluğundan yararlanarak bu bölgede barınmasına engel olmak; ikincisi ise, Türkiye’nin bölgede uzun vadede kurulması planlanan bağımsız Kürt devleti oluşumuna karşı mücadele etmek. Belirlenen bu politikaya özellikle 1996’dan sonra Türkmenlerin durumu da ilave edildi. Irak’ta önemli Türkmen nüfusunun bulunması ve Musul ile Kerkük’te milli haklarımızın olması, belirlenmeye çalışılan bu politikada etkili oldu. 
         Kuzey Irak’ta otorite boşluğundan yararlanan Kürtler zamanla Barzani ve Talabani liderliğinde Ekim 1992’den itibaren devletleşme sürecini başlattılar. Bu gelişme Türk dış politikası için yeni sıkıntıların habercisi anlamındaydı. Bu durum, Türkiye’nin güvenliğini ve bundan sonraki pozisyonunu belirleyen önemli bir gelişmeydi. Türkiye bu çerçevede, dış politika ve ulusal düşünceler doğrultusunda Kuzey Irak’a yönelik düşüncelerini yeniden gözden geçirmesi gerekiyordu ancak olaylara sadece PKK açısından bakan Türkiye, bu gelişmenin kendisi için ne anlama geldiğini yıllar sonra anlayacaktı. Özellikle Körfez Savaşı sonrasında dünya gündemine Irak’ta ve Türkiye dâhil bölge coğrafyasında ezilen ve yardıma muhtaç bir kimlikle çıkan Kürtler, Avrupa’da geniş bir kamuoyu desteği bulmuşlardı. Bu destek Türkiye’de yaşanan terör olaylarını uluslar arası bir boyuta taşıdığı gibi, ülkelerin dış politikalarını da etkiledi.
         Türkiye’nin bölgede çıkarlarına aykırı olarak gelişecek bir durum karşısında geçmişten gelen bazı müdahale hakları bulunmaktadır. Türkiye’nin bölgeye müdahale hakkı üç ana başlıkta toplanabilir: 1-Misak-ı Milli ile 1920’de sınırları çizilen Musul-Kerkük bölgesinde 2 milyona yakın Türkmen yaşamaktadır. Türkiye, Irak ve İngiltere arasında 1926 yılında Musul Anlaşması ile bölge Irak yönetimine (daha Türkçesi İngiliz Mandasına) bırakılmıştır. Dolayısıyla, Türkiye’nin bu bölgede tarihe dayalı bir hakkı mevcuttur. 2-1977’de açılan Kerkük–Yumurtalık boru hattı, Türkiye’nin ihtiyacı olan petrolün çoğunu sağlamaktadır. Bu boru hattı Türkiye için hayati öneme sahiptir.3-Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtler, Türkiye’yi tehdit edebilecek bir oluşum içine girmeleri ve yasa dışı örgütlere destek vermeleri halinde, Türkiye’nin durumu kontrol altına alması güvenliği gereğidir.
90’lı yıllardan başlayarak günümüze kadar gelen Kuzey Irak bilmecesinde atılacak her adımın geçmişten gelen hakların yanı sıra ülke güvenliğinin de bir koşulu olduğu ve bununda gelecekte bölgeye yapılabilecek muhtemel bir müdahalenin temel gerekçesi olacağı şimdiden uluslararası kamuoyuna deklere edilmeli, Türkiye’nin bölge politikası kimsenin yanlış anlayamayacağı kadar açık ve net anlatılmalıdır.
Çünkü Irak, yeraltı zenginlikleri ve Ortadoğu’daki stratejik konumundan dolayı uzun yıllar petrol kaynaklarına hâkim olmak isteyen ülkelerin, 1920’lerde İngiltere ile Fransa’nın çatışma bölgesi olmuş ve tabir yerindeyse ‘kabak Türkiye’nin başına patlamıştır’. Bu bağlamda tarihi süreç içinde devletleşme süreci dâhil, bölgesel ve etnik sorunların yoğun olarak yaşandığı bir ülkeyi içine alan sorunlu bir bölge haline gelmiştir. Bölgenin zengin petrol rezervlerine sahip olması ve batılı ülke sanayilerinin enerji ihtiyacının büyük bir kısmını bu bölgeden sağlamaları, özellikle ABD’nin geliştirdiği Ortadoğu projesi’nde ulusal devletlerin yıkılması, bölgede etnik çatışmaların desteklenmesi ve müdahale hakkı ile dünyanın en önemli enerji girdisi olan petrolün kendinin ve müttefiklerinin ekonomisine zarar vermeyecek şekilde uygun bir fiyatla kesintisiz akışını güvence altına düşüncesini de beraberinde getirmiştir. Bize bir zamanlar çok meşhur bir şarkının sözlerini hatırlatır gibi:
“Aman petrol, canım petrol...”. 
..sürecek…


28 Mart 2007  00:16:27 - Okuma: (924)  Yazdır




İstatistik