Yazı

Okkası Üç Kuruş On Para
Okkası Üç Kuruş On Para 

Asil S. Tunçer

Üç Kuruşa Tarih… On Paraya Evrak…

 “Bu ne biçim başlık böyle?” deyişinizi duyar gibiyim. O halde, gelin size hazin bir olay anlatayım: Devlet ricali, teşkilatlar, kurumların ciddiliği ve çalışmaların titizliği ve gayet disiplinli görevliler vs. çok önemlidir. Devlet ricalinde olan asırlık birikimler, yine o oturmuş devlet geleneklerine uygun uygulamalarda bulunur falan filan. Her şeyi yazan, kaydeden ve saklayan bir Osmanlı bürokrasinden miras yeni Türkiye Cumhuriyeti’ndeki benzer yönetimler…

 
Konumuz milletçe ve devletçe bizi biz yapan veya yapmayan şeylerin nasılsa birden ve biran yitivermesi. Sonrasında geri dönüşü olmayan telafisiz kayıplar. Bilgiye, araştırmaya, kitaba ve dergiye ve her türlü evraka saygı ve değer verme. Tüm maddi ve manevi varlıklarımız, değerlerimiz…  
 
1930 yılında Bulgar tarihçilerinden Panço Dorev, iki ay kadar, İstanbul’da Osmanlı Arşiv ve kütüphanelerinde araştırmalar yapmış. Zira Türk arşivinde bulunan belgeler, Bulgar tarihi açısından önemlidir. Türk arşivlerinin önemini ve bu konuda yaptığı çalışmaları, Bulgar Başbakanı’na 21 Kasım 1930 tarihli raporunda sunmuş.
 
Panço Dorev raporunda, 1823 yılından başlayarak tarihi, milli, dini (kilise) ticari ve ekonomik ilişkiler bakımından Bulgarları ilgilendiren her şeyi incelediğini ve özellikle Sadaretin (Osmanlı Sadrazamlık Makamı) Tuna Bulgaristan’ı hakkında Mithat Paşa ile yazışmasını ve Hilmi Paşa’nın Makedonya ile ilgili notlarından yararlandığını, Türklerin Bulgaristan’ı fethettiği asır ile ilgili bazı Türk anonim kroniklerinden ve meşhur Türk el yazmalarından suretler de çıkartmış olduğunu belirttir.
 
Panço Dorev incelemelerde bulunduğu Osmanlı-Türk arşivleri için şunları söylemektedir: “İncelemediğim hiçbir şey kalmadığını iftiharla söyleyebilirim. Ancak politik ve ekonomik bakımından önemli tüm devlet işlerini Sultan fermanlarını, sancak işlerini vs. içeren 400 yıllık 263 kadar Sicil Defterleri incelenmeyi beklemektedir. Bu Sicil Defterleri’nde geçmişimiz ile ilgili bilgilere de rastlanmaktadır. Karanlık devirde Bulgaristan, Türk devletinin başlıca faaliyet ve iktisadi merkezi idi. Sicil Defterleri’nin incelenmesi uzun aylar, hatta yıllar gerektirmektedir. Çünkü çeşitli el yazıları ile çeşitli zamanlarda bir çeşit çıkıntılı hiyerogliflerle yazılmışlardır. Gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki, Sicil Defterleri’ne bir Bulgar ne de bir Türk tarafından incelenmemiştir. Bu nedenle, tarihi çalışmalarda kullanmak üzere Sicil Defterleri’ni 2-3 kez inceleyen İstanbul Üniversitesi tarih profesörlerinden Ahmet Refik Bey’den bu işle meşgul olmasını ve Bulgar Bilim Akademisi hesabından bir ücret karşılığında bu defterlerden geçmişimiz ile ilgili her şeyi bize vermesini rica ettim. Aynı yıl 5 Eylül’de akademimize bu doğrultuda yazdım ve akademi 40.000 Leva miktarında bir ücret vermeyi kararlaştırdı. Umarım, Prof. Refik Bey görevlendirildiği işi 3-4 ayda bitirir. Şu an, Türk belgelerinden her biri 25-30 sayfalık kopyalama sonucu oluşan 75 defter, bazı orijinal veya Arşiv Müdürlüğü’nde resmi olarak onaylanan suretler elimde vardır. Refik Bey’in tedarik edecekleriyle beraber, açıkça söyleyebilirim ki, geçmişimizle ilgili her önemli ve ilginç belgeyi Türk Devlet Arşivi’nden aldık ve kullandık…”.
 
Ayrıca raporunda, bütün Balkan devletleri için önemli belgeler içeren Hilmi Paşa Arşivi’nin Türk Bakanlar Kurulu’nca kendisine verilmesi hakkında karar alındığı haberini veren Dorev, Refik Bey araştırmalarını bitirdiğinde İstanbul’a gidip hem Refik Bey’in yaptığı işi almak ve kontrol etmek hem de Hilmi Paşa’nın meşhur arşivindeki incelemelerini tamamlayacağını belirtmektedir.
 
Panço Dorev’in ülkesine kazandırdığı Türk arşiv belgelerinden başka, aynı yıllarda, 27 ton arşivlik evrak İstanbul Defterdarlığı’nca Bulgaristan’a hurda kâğıt olarak satılmıştır. Bu evrakın Bulgarlara satılmasında, Panço Dorev veya başka bir Bulgar uzmanının yönlendirmesinin olup olmadığını bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey var; o da dünyada, İstanbul ve Kahire’den sonra üçüncü büyüklükteki Osmanlı arşiv belgesi bugün Sofya’da bulunuyorsa, bu 1931 yılında Sofya’daki kâğıt fabrikasının satın aldığı ve Bulgar arşiv uzmanlarının kontrolünden sonra Sofya Milli Kütüphanesi’nin Şarkiyat Bölümü’nde muhafaza edilen 27 ton Türk arşiv belgelerine borçludur.
 
Bu evraktan, 53 çuvalının Türkiye’ye geri getirilmesi hususunda Türk Hükümeti’nce 15. 11. 1931 tarih ve 11956 sayılı karar alınmıştır. Ancak bu kararının sonuçlandırılıp sonuçlandırılmadığı konusunda kesin bir bilgi ve belgeye ulaşılamamıştır. Bununla birlikte, iki ülke devlet arşivleri yetkililerince 19 Şubat 1993 tarihinde imzalanan protokol uyarınca Bulgaristan’daki Türk arşiv belgesinden 10.570 poz mikrofilmi alınarak T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne kazandırılmıştır.
 
1931 yılına gelindiğinde iş bilmeyen ehliyetsiz kişilerin nasıl büyük kayıplara yol açabileceğini gösteren, şahısların sorumsuzluk ve dikkatsizliğinden kaynaklanan acı bir örneği ülkemiz, geçmişte kötü bir tecrübe olarak yaşamıştır. Bu yıl, İstanbul Defterdarlığı Maliye Arşivi’nde bulunan askeri, mali, ticari, siyasi, hukuki, edebi, denizcilik ve bilim tarihimize ait evrakın bir kısmı konuyu bilen ve belgelerin değerini takdir edebilecek hiçbir kişi veya kuruluşa danışılmadan kese kâğıdı yapılmak için ayrılan kâğıtlar ile birlikte, okkası üç kuruş on paraya Bulgaristan’a satılmıştır.
 
Bu olay 1931 yılının Mayıs ayı içerisinde ciddi eleştirilere neden olmuş, dönemin günlük gazeteleri ve dergileri konuyla ilgili geniş ve ayrıntılı yazılar yazarak yapılan bu hatanın çok büyük ve geri dönülmez olduğunu yazmışlardır.
 
Şimdi o gün için evrakını, arşivini ve dolayısıyla tarihini satan bir millet olarak bizler bugün çok mu farklı mıyız? Kâğıthane’deki arşivler çok mu sağlıklı? Geçtim, kaç kişi kitap okuyor ve kaç kişi okuduğunu aktarabiliyor ve başka okudukları ya da bildikleriyle sentez yapabiliyor? Ülkede bugün bile bilim yapmanın adı matematik ve fen bilmekle alakalı. Matematik ve fen derslerinden düşük not getiren çocuklara “bu çocuk okumaz, okusa da bir yeri tutturamaz” demiyor muyuz? Okumak matematik ve fizik bilmekle eşit orantılı olup genelde bu serlerden pekiyi alan çocuklara burs vermiyor muyuz? Fen Lisesi diye bir okul varken Tarih Lisesi, Edebiyat Lisesi diye bir okulumuz var mı? Matematik Köyü varken Sosyoloji veya Felsefe Köyü var mı? Yok.
 
Bir memlekette tarihe, edebi esere, hele hele felsefeye ne derece önem verirseniz o derece ortaya olumlu tablo çıkar. Birine kızınca “edebiyat yapma şimdi”, “bana felsefe yapma” dediğimiz bir toplumun edebiyat ve felsefe okulu açması, burada edebiyat yapan, tarih yapan ve sosyolojik çözümlemelerde bulunan, felsefe yapma gücü yüksek bilim adamı yetiştirmesi mümkün mü sizce? Dünyada ileri dediğimiz ülkelere bir de biz bakın yazılan makale ve basılan kitap sayısında. Bilimi salt matematik ve fenne endekslerseniz ortaya şu şekilde bir sonuç çıkar: En zekilerinin (matematik-fencilerin yani) bir kısmını askeriye aldı, diğerlerini Fen Liseleri… Geriye kalan geri-zekâlılarla biz de memleketi idare etmeye çalışıyoruz. Bu ya da buna benzer bir sonuç çıkar.   
 
Doktora dersindeki hocamız söylemişti: Doktora demek, Ph D demektir yani bilimin felsefesini yapmak. Bildiğinizi, uzmanı olduğunuz konuyu yazıya dökme ve topluluğa anlatma. Dolayısıyla, topluluklara seslenme, topluma hitap etme… Tarihi, şiirsel konuşmayı, bir sosyolog gibi toplumsal olayları tahlil edebilmeyi, hitabet sanatını, insanlara doğru ve yapıcı diyalog kurabilmeyi bu ülke çok özledi. Nitekim “insanlar konuşa konuşa” diye boşa denmemiş ama üslubuyla…
 
Hocam, çok edebiyat yaptın diyenlerinize notum: Lisedeyken matematik-fen bölümündeydim, edebiyat hele felsefeyi uzaktan gördüm. Keşke görseydim… İnsanın en ihtiyaç duyduğu zekâ pratik zekâ ardından sosyal zekâ ve mekanik zekâ ve derken diğerleri gelir. Yani biz eğitim sistemimizle daha başta kendimizi mahvediyoruz. Türk insanının yaratıcılığını, kendine has üretkenliğini ve sosyalitesini harcıyoruz. Bırakınız bu alanda ilerleyelim. Herkes uçak yapacak veya atomu parçalayacak diye bir kural yok. Bunun yanında hayatı boyunca kullanacağı büyük bir potansiyeli kadük bırakmayalım.
 
Türk zekâsının dünyada bile tanınmışlığı var. Bu farklı şekillerde fıkralara dahi konu olmuştur. İşte bir tanesi:
Temel Vatikan'da gezerken upuzun bir kuyruk görür.
-"Nedir bu kuyruk?" diye sorduğunda;
Kuyruğun diğer ucunun kiliseye uzandığını ve Vatikan kilisesi tarafından cennetin parça parça satıldığını,1000 dolar verenin de cennetten bir parça satın alabildiğini öğrenir.
Kuyruğu takip edip kiliseye ulaşır, kapıdaki görevlilere
-"Ben cehennemi satın almak istiyorum..." der.
-"Olmaz burada cehennem satışımız yok, cennetten bir parça almak istiyorsan da sıraya gir..." derler.
Temel cehennemi almakta kararlıdır ve ısrarını da sürdürür.
Kapıda Temeli ikna edemeyen görevliler, içeride Papa'ya durumu anlatırlar.
Papa gülerek;
-"Gidin sorun bakalım cehennemin tümüne ne kadar veriyormuş bu akılsız adam..." der.
Kapıya inip Temele sorarlar;
-"10.000 dolar veririm..." der.
Papa Temeli içeri çağırtır, hazırlattığı evrakı da Temele imzalatıp10.000 dolarını da aldıktan sonra arkasından gülerek uğurlarlar.
Dışarı çıkan Temel, kapıda günlerdir cennetten bir parça satın almak için bekleyen binlerce kişiye elindeki belgeyi gösterip;
-"Eyyyy uşaklar; cehennemin tümünü ben satın aldım, artık cennet için uğraşmanıza gerek kalmadı, dağılabilirsiniz..." der ve herkes dağılır.
Cennet satışları sıfırlanan Papa ve ekibi 10.000 dolara sattığı cehennemi Temelden geri alabilmek için hala pazarlık etmekte…
Son durum: Temel 10 milyon dolarda ısrarcı. Papa, gizli yollardan hala onu ikna için uğraşıyor, araya hatırlı adamlar sokuyor.
 
Kaynakça:   
Ali Sarıkoyuncu, Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk ve Türk-Bulgar İlişkileri (1913-1938), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, No.16, Ankara, 2002.
BCA 030-18 24-75-18.
Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk ve Türk-Bulgar İlişkileri (1913-1938).
Bulgaristan’daki Osmanlı Evrakı, Ankara, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, İstanbul, 1994.
İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları (1920-1945), C.I, TTK Yayınları, Ankara, 1989.
Mustafa Kemal Atatürk ve Türk-Bulgar İlişkileri (1913-1938).


5 Mart 2015  23:24:28 - Okuma: (528)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik