Yazı

Çok Önemli Bir Konferanstan İzlenimler
Çok Önemli Bir Konferanstan İzlenimler 

Asil S. Tunçer

Geçen gün bir konferanstayım. Dünyanın sayılı ve değerli tarihçilerinden yabancı bir konuşmacı ülkemize teşrif ediyor. Malum biz de davetliyiz. Gittik. Konuk-Konuşmacı saatler öncesinden hazır ve salona bir saat önceden gelip konferans evveli verilen kokteyle katılıyor. Ben de oradayım.

 Araba park yeri sorunu olur diye vapurla geçerim dedim ama hafta sonu Pazarında İzmir’de Pasaport-Alsancak vapuru çalışmaz, nedenini hala çözebilmiş değilim oysa insanların en çok gittiği yerdir. Ona keza Kemeraltı kapalıdır ama oraya vapur vardır; neyse bu saçmalığı geçiyorum. Taksiye bindik ki tama zamanında orada olmak için.

 
Konferans başlayacağı zaman konuk-konuşmacı salona geçiyor ve dinleyiciler de öyle. Konuk-Konuşmacı bekliyor, anons edilsin de kürsüye çıkayım; konuşayım diye ama salona tam yarım saat boyunca insanlar tek-tük girmeye devam ediyor. Her giren birbiriyle nedense düğüne gelmiş gibi sarılıp öpüşüyor… Konuk-Konuşmacı bekliyor. Kürsüye inip çıkanlar, oraya buraya gidip gelen organizasyondaki görevliler ve ses ayarı yapan teknisyenler… Adamcağız bir sağa bir sola bakıyor, olanları anlamaya çalışıyor ve beklemeyi sürdürüyor.
 
Bu arada yerler tutulmuş, yeni gelenleri önceden gelenler tutulan yerlere yerleştiriyorlar, kimisi sağdan kimisi soldan birbirlerine sesleniyorlar. Ben ilk gelenlerden olduğum halde yerlerin tutulması sebebiyle ortalarda ancak yer bulabiliyorum. Öyle ki önlerdeki sıraların üstü palto, çanta, bilgisayar, kaşkol ve gazetelerle kapatılmış olduğundan önce orta ve arka sıralar doluyor; sonra gecikmeli gelen kallavi takım hemen protokolün arkasındaki ayrılmış yerlerine yerleşiyorlar. Yine sarılmalar, öpüşmeler… Konuk-Konuşmacı bekliyor.
 
Salonun neredeyse yarısı selamlaşıp öpüşüyor, hal-hatır soruyor vesaire. Sanki yıllardır görüşmüyorlarmış gibi aynı dairede ve fakültede hatta sokakta karşılaşabilen insanlar bunu yapıyor. Çoğunu tanıyorum ve hemen hepsi İzmir ve yakın yerleşimlerde. Telefon var; chat programları var ama yine de burada birbirlerini bulmuş, konferans olmasaymış hiç görüşemeyeceklermiş gibi o buna, bu ona sarılıp öpüşüyor… Konuk-Konuşmacı bekliyor.
 
Salonun neredeyse yarısı selamlaşıp öpüşüyor, hal-hatır soruyor vesaire. Sanki yıllardır görüşmüyorlarmış gibi aynı dairede ve fakültede hatta sokakta karşılaşabilen insanlar burada birbirlerini neyi ispat ediyorlar ve hangi duygularını tatmin ediyorlar onu anlamaya çalışıyorken gözüm konuk-konuşmacıya takılıyor; çok sıkıldığı her halinden belli ama sabırla bekliyor.
 
Sonunda insafa geliniyor veya beklenen biri teşrif edince tanıtıma başlanıyor. Protokoldeki tüm herkes; anası-danası tanıtılıyor ve alkışlanıyor… Hatta unutulanlar oluyor ve anımsatılma üzerine onlar da tekrar anons ediliyor ve alkışlanıyor… Sonra başkan çıkıyor konuşmaya ama maalesef çok hazırlıksız olduğu her halinden belli bir şekilde bir şeyler söylüyor. Sonrasında başkası geliyor mikrofona… Konuk-Konuşmacı bekliyor. 
 
Bu arada yeni gelenler, kallavi oldukları ön sıraların ayağa kalkmasından belli olan zatlar içeri giriyor; kürsüde konuşuluyor, dinleyicilerin kafaları girişe yöneliyor ve ayağa kalkıp giriş yapanların sarılıp öpülmelerini izliyor; konuşmacı kendi kendine bir şeyler anlatıyor… Konuk-Konuşmacı bekliyor. 
 
En sonunda kürsüye davet ediliyor. 45 dakikası kesin ama belki de bir saatti; emin değilim çünkü Konuk-Konuşmacı kürsüye çıktığında sessize aldığım cep telefonumu tamamıyla kapattım, yanımdaki beyin kol saatinden takip ediyorum süreyi. Adamcağızın ne kadar sıkılıp strese girdiğini konuşmasına başlarken yaptığı girizgâhtan anlıyoruz sağımda solumda oturan beylerle bakışmamızdan. Hatta onlar bir arka sıraya dönüp tanıdıklarına tepkilerini gösteriyorlar.
 
Konuk-Konuşmacı, uzmanlık alanına giren ve bizi çok ilgilendiren konulardan birinde muazzam bir konferans veriyor. Başta ses sorunu daha doğrusu mikrofon sorunu yani konuşmacıya bir yaka mikrofonu ayarlanmayışı, hareketli bir sunum yapan Konuk-Konuşmacının kürsüden en hafif uzaklaşmasında hatta konuşurken sallanmasında bile dalgalanan sesini duymakta zorlanmamız dışında söyleyecek bir şey yok ama sunumunu İngilizce yapan Konuk-Konuşmacıyı salonun tamamına yakını çevirmeni dinlediklerinden belki bu sorunu fark etmediler ama direk dinleyen bizler bu sorunu yaşadık; sunumun bazı yerlerinde kendisini duyamadık. Neyse…
 
Sunum bitti; soru-cevap kısmında kâğıt dağıtıldı ve herkes sorusunu yazdı ama kimse kimsenin ne yazdığını bilmediğinden Konuk-Konuşmacı benzer sorulara maruz kaldı üstelik soru-cevap kısmında profesyonel tercüman devre dışı bırakıldı bir ara kürsüde başka biri moderatör-tercümanlık yaptı. Belli ki tarihçi değildi, kâğıtlara yazılı her soruyu hatta bir tarihçiye sorulmayacak soruları bile Konuk-Konuşmacıya yöneltti. İşte şu şöyle olmasaydı, sizce ne olurdu veya bu böyle meydana gelmeseydi sizce bugün nasıl olunurdu gibi bir müneccime sorulacak sorular… Konuk-Konuşmacı bir süre bu soruları soranlara bunu bilemem, ben bu konuda bir şey söyleyemem, ben tarihçiyim gibisinden cevaplar verdi ve sonunda dayanamadı bunu bilmem için falcı-müneccim olmam gerekir dercesine tepki vermeye başladı.
 
 
Bu çok can alıcı konularda böylesi saçma sorularla zaman kaybedildi; profesyonel tercüman tekrar devreye girdi; sorular birleştirildi ama bu sefer elma-armut değil, portakal-karpuz bileşimi sorular ortaya çıktı. Ülkemizi, Türkiye’mizi çok ilgilendiren gayet stratejik bir konuda sadece üç soru soruldu –biri bana ait- bu üç soruyu en sonda kendisine yönelttiler o da üç cümleyle cevapladı; son soru denilince salonda hareketlenme ve uğuldama başladı; açıklama da gümbürtüye gitti.
 
Zaten sorulardan gelenlerin çoğunun Konuk-Konuşmacının kitaplarının birini bile okumadığı belliydi. Hakkında arama motorlarından bilgi bile almadan salona gelenler olmuştur çünkü zaten bazıları hem giyim-kuşamlarından hem de konuşma başlar başlamaz salonu terk etmelerinden hangi modda olduklarını ortaya koyuyorlardı. 
 
Sonra kendisine çiçek ve plaket verildi; ardından da tebrikler geldi ve maalesef fotoğraf çektirme fasılasına geçildi. Aman tanrım! Abartmıyorum rahat 45 dakika boyunca adamcağızın yüzüne flaş patladı ve herkes kol-kola, omuz-omuza Konuşmacıyla fotoğraf çektiri. Yetmedi tek tek cep telefonlarıyla selfie yapıldı. Bu arada kendisiyle konferans öncesinde olduğu gibi beş-on saniye konuşabildim. Toplu fotoğrafçılardan ve Selfiecilerden fırsat bulabildiğim kadar; öyle ki önümüzden çekil veya siz yanda durun derecesinde uyarıldım. Kazayla bir-iki karede bende yer aldım ama inanın kim çekti ve nasıl çıktım onu da bilmiyorum.
 
Bir konferansa zamanında gelmeyi ve konuşmacıyı bekletmeden konferansa yine zamanında başlatıp Konuşmacıya saygılı olmayı, konferans salonunun düğün salonu ve sarılıp-öpüşme yeri olmadığı, konuşmacıya soru sormadan önce onun bir-iki kitabını okumanın ne derece gerekli olduğu, sırf soru sormak için soru sorulamayacağı ve hatta bir tarihçiye keşkeli, öyle olmasaydı-böyle olsaydılı sorular sorulamayacağı ve de film artistiyle olduğu gibi dakikalarca fotoğraf çekilmeyeceğini birileri insanlarımıza anlatsa. İnsanlarımız derken tek sokaktaki adamdan bahsetmiyorum; o hak etmediği halde ön sıralara oturan kallavi görünümlü vatandaşları da kastediyorum. Üzülerek…
 
Saatlerce dinleyebilmek ve dakikalarca soru sorabilmeyi çok isterdim çünkü o bizim için çok önemli bir tarihçi. Türk tezini savunan ve Türkiye’yi dışarıda destekleyen dünyadaki az sayıda akademisyenden biri. Peki, adı ne? Kimdir bu adam? Bu saatten sonra öğrensek ne olur ki? Ona gereken önemi davet edenler, izlemeye gelenler tam veremedi, siz bu satırları okuduktan sonra verseniz bile sizce telafi edecek mi?
 
Sadece kendimize şunu soralım: Bize ne oldu? 


2 Mart 2015  08:27:10 - Okuma: (239)  Yazdır




İstatistik