Yazı

Şirince
Şirince 

Asil S. Tunçer

İzmir Adnan Menderes Havalimanı’nda Tuvalet Sorunu

 İzmir Havalimanı’nda indik grupla ve birlikte Selçuk’a hareket edeceğiz. Bugünkü programımız İzmir’e uçuşların kötü bağlantılı olması ve ne olursa olsun çoğunlukla önce İstanbul’a yönlendirildiğiniz için Sabiha Gökçen’de epeyce bir zaman harcayarak ancak İzmir’e gelebildik. Aslında Sabiha Gökçen Havalimanı’na Miniatürk gibi bir şeyler yapılsa da biz de orada beklerken anlatacak bir şeyler bulsak; müşteri de zamanının boşa harcandığı kuruntusundan kurtulsa.

 
 İzmir’deki yeni terminale indik. Tuvaletler her koridorda sadece bir-iki tane olduğundan altınıza etmemeniz için sakın uçakta veya İstanbul’da beklerken bir şey içmeyin. Lounge’da filan keyifle içtiğiniz çay-kahve İzmir Adnan Menderes Havalimanı’nda başınıza bela olabilir. Bunun böyle olmasını istemiyorsanız uçakta tuvalete girip yere öyle inin. Çok ciddiyim; altınıza kaçırabilirsiniz çünkü tuvaletler koridor başına yapılmış. Diyorum bunu yapan mühendis ya da mimar planı çizerken acaba sondayla mı çalışıyordu? Adam resmen tuvalet yapmayı unutmuş.
 
Koca terminallerden insanlar çıkar ama araçların durup sizi almasına müsaade edilmez. Niye? İhaleli otopark kazansın size de kazık gibi para ödetsin diye. İstanbul buradan bin defa daha beter. Millete zorla bir şey yaptıramayacağınız için insanlar mutlaka bu saçma dayatmaya bir çare buluyorlar. Zaten otoparkınız da labirent gibi. İlk yapıldığında arabamı bulamamıştım.
 
Aracımıza bindik. Araçta su yok. Bu son günlerin modası. Hemen her araçtaki kaptan artık ezberlediğim şu sözleri bana bir kez daha haykırıyor: “bana bir şey denmedi Hocam, 10 yolcunun su parası süpermarketten alındığında 2,5 TL. Bu uçaktan inen biri için çok büyük nimet ama nedense milyarlar kazananlar için büyük bir maliyet ve kimse almayı aklına getirmez, cebine yedirmez. Sonra ben “sizin yapacağınız turizme…” diyerek en yakın marketten su alır adamlara uzatırım. Helal olsun!
 
Otobandan Selçuk en fazla 45 dakika, bilemedin bir saat. Yemek Şirince’de. Buranın yemeğinden çok ben havasına, ambiyansına, manzarasına hastayım. Yoksa Şirince’deki yemekler henüz tam kalitesine gelemedi. Daha doğrusu adına ve ününe yakışır bir kaliteye ulaşamadı. Manzara çok güzel, ortam harika ama yemek konusu hala vasat düzeyde. En iyi restoranların hemen hepsinde yemek yemiş adamım. Şirince’deki restoran sahiplerinin bu sözüme kulak vermeleri lazım.
 
Buradaki kiliseleri gezmek için önce sağa Aya Dimitri’ye yöneliyoruz. Kapısı sürgülü ama yandaki evin bahçesinden geçilebilir. Sonra da üst yoldan doğruca Vaftizci Yahya Kilisesi’ne adım adım. Köşedeki eve bayılacaksınız. Sonra Vaftizci Yahya Kilisesi. İçerisi çok hoş ama bir de şu iğrenç yazılar olmasa. Bizim milletin bir derdi var. Tarihi yapılara yazı yazma hastalığı. Buna tıpta ne diyorlar acaba? Sahiden milletçe psikolojik tedaviye ihtiyacımız var… Neyse, insanlar bu şirin kafede oturup bir şeyler içmek istiyor. Havalar sıcakken soğuk içecekler tamam ama soğuyunca sıcak içecekler tercih ediliyor. Ablamız diyor ki çay isteyenlere maalesef çayım yok. Şimdi Türkiye’de bir turist serin havada çay-kahve içmeyecek de ne içecek, nerede içecek? Aachen’da,waynacht panayırındasıcak şarap mı?
 
Sorduğumuzda nedenini ablamız demlemedik diyor. Offf, offff. Ne diyeyim ben? Ablacım sallama denen çay var. Dallama deneni de hatta. Duymadıysan anlatayım. Sıcak suyu kettle’de ısıtıp bardağa, fincana neyse boca ediyorsun. Hatta önce biraz sıcak suyla çalkalayıp kabı ısıtıyorsun. Sonra da içine bir tane poşet çay atıyorsun. Avrupalı bu kültüre alışık. Sallama çayı gayet iyi biliyor ama bir tek sen öğrenemedin. Dallaması da dallı adaçayı. Sana demedik her saat başı çay demle, içilmeyince dök diye. Yapma! İşi başından sallıyorsun ama turistin kafasında şu soru işaretini bırakıyorsun. Türkiye’de çay-kahve içmeyeceğim de nerde içeceğim? Hindistan ya da Brezilya’da mı? Bizim simgemiz Türk çayı, Türk kahvesi. Lütfen, biraz daha duyarlı olalım.
 
Sonra aşağı doğru iniyorsun. Vitesi boşa atmayın yoksa kötü olur. Kontrollü bir şekilde iniyorsunuz ve hemen sağda büyük usta ve sanatkâr Sedat Ağbi’miz var. Truva filmine bile aksesuar, takı yapmış bu ağbimizin ufacık bir atölyesi ama kocaman yüreği vardır. Gayet kibar ve beyefendidir, ikramı boldur ve atölyesinde Kapalı Çarşı’yı artmayacak türlü türlü takı eşyası vardır. (Burasını hanım okuyucularım için bilhassa yazdım). Bende bir yüzüğü var; benden daha çok ilgi çektiği için çıkardım artık takmıyorum çünkü her sorana anlamını ve nerden aldığımı anlatmaktan bıktım.
 
Bir tek şu Dimitri takma adına alışamadım. Aziz Pavlus’un gümüşçülerle olan mücadelesinden esinle kendisi de gümüşçü olduğundan bu ismi yakıştırmışlar Sedat Ağbimize… Burada oturup ikram çaydan içtiğinizde ikincisini istersiniz zira çok güzel çay yapan iyi bir çaycısı vardır. Çok merkezi bir mevki olduğundan tek cami arkası yol hariç her yeri kesersiniz. Karşıda Richard’ın dükkânı. Şirince’nin en uzun adamı diyebileceğim bu Amerikan kovboyu görünümlü dükkân sahibimiz de aslen Selçuklu ve elinde harika işlenmiş çeyiz malzemeleri, kıyafetler bulunur. Alt tarafta zeytinyağı satan ve tadı enfes zeytinleriyle bir ablamız, yine onun solunda tarhanası süper bir teyzemiz vardır. Şirince zeytinyağı bambaşkadır. Kendine has tadı ve kokusu vardır. Ayvalık’tan, Akhisar’dan, Bafa’dan nerden aldıysanız aldınız; bir de buradan alın ki farkı görün. Hanımlar uğraşmayın; tarhananız Şirince’de hazır; üstelik tadı süper. Eşinize ben yaptım diye o biçim hava da atabilirsiniz. Benden söylemesi.
 
Buradaki meyveler enfes olur ama malum fiyatları birazcık pazardan farklı ama yediğiniz bir şeftalinin tadını başka yerde üç şeftalide ancak bulursunuz. Meyve dedim de çizik veya varsa kırma zeytini mutlaka buradan alın. Şirince, bu konuda kimseye eline su döktürmez. Sağdaki yoldan sokağa girerseniz sizi otoparka ve tuvalete çıkan meydana taşır ki bu sokak içinde Sabuncu Halil ile en iyi La Coste taklitlerini bulabileceğiniz, daha girişte sağda çok güzel deri çanta ve cüzdanların olduğu dükkânlara uğramadan geçmeyin. Az ilerde sağlı-sollu şarap tadım evleri. Buradaki şaraplar malum daha çok meyve aromalı ve düşük alkollü.
 
Şimdi size asıl Şirince’de yapacağınız bir şeyi söylemek istiyorum. Şirince’ye geldiyseniz burada mutlaka konaklayın ve deliksiz bir uyku çekin. Göreceksiniz çoktandır uyku diye uyuduğunuz şeyin aslında sadece gözlerinizi kapamaktan ibaret olduğunu anlayacaksınız. Burada deliksiz uykunun vücudunuzu ve zihninizi nasıl dinlendirdiğini göreceksiniz. Sabah kalktığınızda kızarmış ekmekle, zeytinyağlı ve siyah zeytinli çökelek, yanında tereyağında sarışı kayısı beyazı pişmiş göz yumurta ve zeytinyağına hafif batmış kabuğu soyulmuş domates dilimleriyle keçi peynirli bir kahvaltı. Masa mutlaka güneşe karşı olacak ki gözlerinizi zor açacak ve yudumladığınız çayla kendinize geleceksiniz.
 
Ondan sonra kalkıp Selçuk’a ineceksiniz. Selçuk, Şirince’nin dinlenmiş insanlarını arkeolojisi ve tarihi zenginliğiyle yoğurup, kültürel yorgunluğa gark eden bir ilçemiz. Burada Artemis’ten başlayacak, sonra kronolojiyi sapıtmayacaksınız. Yoksa allak-bullak olursunuz gün sonunda ne nezamandı, ne neredeydi diye… Efes’le devam edecek ve İsabey Camii’nden sonra da Kale ile bitireceksiniz. Aslında cami önce gelir biliyorum, hemen itiraz etmeyin. Böyle sıralamamda bir anlam ve söylememde bir sebep var: Akşam gün batımı…
 
Şirince’den daha inerken Selçuk’a yaklaşınca sizi enfes bir kale ve müştemilat manzarası karşılar. Öyle-böyle değil. Eğer çok kereler çıktım-indim ama fark etmedim diyorsanız şuan, demek ki ya yanınızdakiyle gevezelik ettiğinizden ya da CD değiştirmeye çalıştığınızdan bu muhteşem kale manzarasını ıskalamışsınızdır muhakkak. Ha, bir de cep telefonuyla uzun saatler konuşma tutkunuzdan da olabilir.
 
Neyse, şimdi arkanıza yaslanın ve Kale ile ilgili anlatacaklarıma kulak verin. Sonra da yazının bir çıktısını alıp, aracınızın torpidosuna koyun. Bir sonraki ziyaretinizde bakın bakalım; anlattıklarım gerçek mi, değil mi?
 
Selçuk Kalesi için burada ara veriyoruz. Haftaya görüşmek üzere…


11 Aralık 2014  08:58:28 - Okuma: (584)  Yazdır




İstatistik