Yazı

AB ve ABD’ci olmak
AB ve ABD’ci olmak 

Asil S. Tunçer

Körfez Savaşı sonrası Türkiye ve dünyadaki beklentileri üç noktada toplamak mümkündür:

1-Irak’ın mağlup olması sonucunda Saddam Hüseyin rejiminin yıkılacağı, Irak’ın parçalanacağı ve sınırlarının yeniden çizileceği ihtimali; 2-Irak’ın parçalanması sonucunda Iraklı ayrılıkçı Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmaya çalışacakları ve bunun başka ülkelerce destekleneceği ihtimali; 3-Irak’ın parçalanması ve bir Kürt devleti kurulmasının ardından Kuzey Irak’ta oluşacak bir güç boşluğunun ülke içi ve dışı yaşanacak olumsuzlukları ile başta Türkiye olmak üzere diğer komşularına etkileri...  
Tüm bu ihtimaller Türkiye’nin zararına olacak önemli gelişmelere gebeydi. Türkiye’nin temel politikası bölgede her ne olursa olsun bir Kürt Devleti oluşmasını engellemekti. Dönemin Cumhurbaşkanı’nın sözleri bunu açıkça ortaya koymaktaydı: “Irak içinde yeni bir devletin kurulmasına karşıyız. Gerçekten biz her zaman Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasını desteklemişizdir. Bizim tüm gayretimiz ve temel amacımız bir Kürt devleti kurulmamasıdır. Böyle bir devlet, Irak’tan daha fazla Kürt nüfusuna sahip olan Türkiye topraklarından da bir parçayı ileride içine almaya çalışır”.
Ama müttefikim dediği ülkenin, ABD’nin siyaseti tam tersineydi. Türkiye’de politika üretenlerin hemen hepsi tehlikenin boyutu ve kendisi hakkında görüş birliğine sahipti ancak izlenecek yöntem konusunda farklı görüşler mevcuttu ve oluşturulacak politikalar için nasıl bir yöntem uygulanılması ve kimin tarafının tutulması konusunda büyük bir kararsızlık vardı. Bir kesim ise, “Türkiye Körfez Savaşı’na karışmamalı, geleneksel tarafsızlık politikasını devam ettirmeli” derken, diğer kesim ise, “Körfez Savaşı’nda ABD ile tam bir işbirliği yapılarak, bölgedeki gelişmelerde söz sahibi olmayı hedefliyor, kısaca savaştan kazançlı çıkılabileceğini” iddia ediyordu. Özellikle bu görüş Çankaya ağırlıklı çevrelerde mevcuttu. Körfez Krizi sırasında ve sonrasında Hükümetin politikalarıyla pek örtüşmeyen Muhalefet ise “Irak’ın Güvenlik Konseyi’nin 660 ve 662 no.lu kararlarına uyaraktan Kuveyt’ten çekilmesini ve 661 ve 670 sayılı kararla belirtilen Irak’a ekonomik ambargo uygulanmasına uyulmasını” istiyordu. Ana Muhalefet Lideri, “halkımız savaş istemiyor fakat Çankaya odaklı Hükümet aylardır bu noktaya adım yaklaşıyor, bunu tasvip etmiyoruz, savaşa katılmak bizim ulusal politikamıza terstir, bu sebeple biz hükümete destek vermiyoruz” diyordu. Öte yandan diğer bir Muhalefet Partisi Lideri ise, “buradaki soru Türkiye’nin böyle bir riske yani gelebilecek bir tehdit riskine karşı neyi nasıl yapması gereğidir. Nereye, ne kadar bir kuvvet gideceğini bilmemiz lazım. Şu anda önümüzde bir savaş vardır. Hükümet bizim savaşa sürüklenmeyeceğimizi söylüyor fakat diğer taraftan da Türk topraklarını yabancı askerlere açmak için izin istiyor. Bu tip bir düşünce karşı tarafın provokasyonudur” derken sözlerine şu şekilde sürdürüyordu: “Diyorlar ki; onlar saldırmadan savaşmayacağız. Eğer sen tehdidi davet edersen savaş kaçınılmaz olur ve bunun bedelini de millet öder”.
         Çankaya ise tüm bu görüşlere karşılık olarak, “Türkiye’nin durumu çok önemli, Irak ve Ortadoğu’daki her türlü gelişme Türkiye için önem taşır. Irak’ta meydana gelen gelişmeler Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olmamalıdır. Türkiye potansiyel değişikliklere karşı ilgisiz kalamaz. Aksine, barış yönünde veya savaş yönünde oluşacak değişikler konusunda söz söyleme hakkına sahip olmalıdır. Irak’ta meydana gelen önemli bir değişiklik Türkiye’nin güvenliğine aykırı olmamalıdır, bu en temel şartımızdır. Bunu Türkiye’nin krizde rol oynadığını ortaya koyarak yapabiliriz. Eğer Türkiye bir kenara çekilirse ve rol oynamaktan kaçınır ise konuşma hakkına sahip olamaz” demekteydi. Bu çerçeve içinde Türkiye, krizin başlamasıyla birlikte Irak-Türkiye petrol boru hattını kapattı ve bir bakıma savaş sırasında izleyeceği politikaları göstermiş oldu.
         Hükümetin Cumhurbaşkanı’nın uyguladığı bu politikalar sadece muhalefet tarafından eleştirilmiyor, Hükümet içi muhalefeti de harekete geçiriyordu: “Ülke mekanizmasını elinde bulundurduğuna inananlar veya gerçekten kontrol edenler, sadece kendi inandıkları problemleri çözmeye kalkışmamalıdırlar. Türkiye açık bir tehdit olmadıkça savaşa girmemelidir” ve “Türkiye, ABD’nin uydusu gibi hareket etmektedir. Türkiye krizin başında pozitif bir tavır takınmıştır; bu da BM. Kararları ve uluslararası yaptırımlar sonucuydu. Başbakan, Türk dış politikasını krizin başlangıcıyla beraber ABD Başkanı George Bush’a endekslemiştir. Tüm dünyaca ve Türk halkı tarafından bilinir ki, Türkiye bağımsız bir ülkedir ama Körfez Krizi sırasında ABD’nin bir uydusu gibi hareket etmiştir” tarzında dile getirilen haklı eleştirilerle Hükümetin de içinde ne kadar farklı görüşlerin olduğu gözlerden kaçmıyordu.
         Tüm bu tartışmalar devam ederken krizi yöneten daha doğrusu yönetemeyen Hükümet içinden kopmalar peş peşe gelmeye başladı. 1990’da, ardı ardına 3 bakanını yitiren Hükümet, dönemin Genel Kurmay Başkanı’nın da 3 Aralık 1990’da istifasıyla derinden sarsıldı. 5 Aralık 1994’de yapılan açıklama, bu şok istifanın sebebinin tamamıyla Hükümetin yanlış Irak politikaları olduğunu gösteriyordu: “Cumhurbaşkanı, Türkiye’yi bölgeye sokmak için hazırdır. Fakat Hükümet ne kadar Çankaya’dan yönlendirilse de buna tam hazır ve Cumhurbaşkanlığı ile aynı fikirde değildir. Ayrıca, TSK bu tip operasyon için eğitilmedi, eğer bölgeye girerse çıkışı zor olacaktır. Cumhurbaşkanı’nın kafasında Musul-Kerkük’ü kapsayan, Türkiye yönetimli federal bir yapı vardır. Ama bunun sonuçlarını iyi düşünmek lazımdır” demekteydi. Dönemin bir önceki TBMM Başkanı ise Mayıs 1995’te verdiği demeçte, basında çıkan Musul-Kerkük senaryolarını doğruluyor ve konu ile ilgili olarak ta, “Bazı müttefiklerimiz bizim Irak’a girmemizi istedi. Fakat biz bunu kabul etmedik. Yaklaşık 2 milyon Türkmen’in yaşadığı Musul ve Kerkük çevresinde bu tip bir emperyalist düşünce kabul edilemez’’ diyordu. Bütün bu görüş ve beyanlar ABD’nin bir şekilde Türkiye’yi Körfez Krizi’nin içine çekmek istediğini, bunu gerçekleştirmek içinde Musul-Kerkük kozunu oynadığını göstermekteydi.
         Türkiye’de bu tartışmalar yaşanırken Irak hükümeti Kuveyt’ten çekilmeyi reddediyor, dünya hızla buhrana doğru gidiyordu. Türkiye Cumhurbaşkanı işte tam bu sırada ortamdan kazançlı çıkmanın aktif rol oynamak ile sağlanacağını düşündüğünden, işgalin hemen ardından 3 Ağustos’ta MGK’dan Kuveyt’in koşulsuz boşaltılmasını isteyen kararı çıkarttı. Bunun ardından Türkiye hemen, 7 Ağustosta Irak’a ekonomik ambargo konmasını isteyen 661 sayılı karara katıldı. 12 Ağustos’ta Anayasanın 92. maddesinde belirtilen, ‘TSK’nın yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulundurulmasına izin verme’ yetkisi 107 sayılı meclis kararı ile hükümete devredildi. Bu yetki Hükümet’te olmak ile beraber 5 Eylül’de 108 sayılı TBMM kararı ile Körfez Krizi sebebiyle, TSK’nın yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulundurulması için yeniden bir izin alındı. Bu iznin ardından BM Güvenlik Konseyi’nin 667 ve 670 sayılı kararlarını kabul ederek ABD ile Irak ve Kuveyt’e karşı ablukaya katıldı. ABD’nin isteğiyle görünürde Irak’ın Türkiye’ye karşı girişeceği saldırıları önlemek için, gerekçe ise, Irak kuvvetlerini kuzeyde bağlayarak güneye yardıma gitmelerini engellemek düşüncesiyle, NATO’ya ait ‘Çevik Kuvvet Hava Birimi’ Türkiye’ye davet edildi. 42 savaş uçağından meydana gelen bu güç 6–10 Ocak 1991’de Malatya’nın Erhaç Üssü’ne geldi. Aslında Cumhurbaşkanı’nın isteği bir adım ötesi yani Irak topraklarına kuzeyden bir cephe açarak girmekti ancak eleştiriler o kadar yoğunlaşmıştı ki bu isteği gerçekleşemedi. 17 Ocak 1991 günü ABD ve müttefikleri Irak’a hava akını başlattıklarında, İncirlik Hava Üssü’nü Irak’a karşı kullanmaya başladılar. Bu şekilde, Türkiye savaşa girmemekle beraber Irak ile savaşan güçlere her türlü desteği vererek hiç karşılıksız ve çıkarsız bir tek taraflı hatta kendi zararına bir işbirliğine giriyordu.
         Türkiye! ‘Batı’lı değil ama ‘Batı’cı siyaset çizgisinde, bir kez daha AB ve ABD’ci girdaplara tutsaktı?
         …sürecek…


24 Mart 2007  23:19:36 - Okuma: (1577)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik