Yazı

O Sedyeyi biz kirlettik!
O Sedyeyi biz kirlettik! 

Ahmet Çipli

Tam on bir saat Soma’da ki o kahrolası madende yeraltında kaldı maden işçisi Murat Yalçın.

 Henüz otuz altı yaşındaydı daha.

Halk diliyle kirli hava diye bildiğimiz karbon monoksitle dolu dehlizlerde ölümü soludu.
Çamur, duman ve ateş yumağı altında tam on bir saat ölümün o soğuk yüzünü hissetti Murat.
Sonra nasılsa ulaştılar ona birileri, tutup aldılar ölümün pençesinden.
Yürüyerek yüz metrelik insan çığlıklarıyla dolu keşmekeşlik arasından ambulansa koydular “ Haydi koçum “ diyerek.
Kendisi gibi genç bir hemşire kardeşi tutmuştu ki koltuk altlarından uzansın diye bembeyaz örtülü o Sedyeye.
“ Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin” diye seslendi görevlilere.
İşte o an tüm Türkiye insanı gibi bende utandım kendimden.
Koçum Murat’ın eli- yüzü, üstü başı ve tabi ki de ayağında ki çizmeleri sim siyah kömür tozu ve balçıkla sıvalıydı çaresiz.
Canından aziz bildiği Devlet malı Sedyeyi kirletip zarar vermemek için çıkarmak istemişti çizmelerini o ak- pak yürekli Murat’ım üç yaşında ki kızına kavuşmadan önce.
Oysa farkında değildi ki o soylu emekçi, canım maden işçisi.
O bembeyaz sedyeyi biz malum insanlar çoktan kirletmiştik oysa.
O’nun çizmelerinden bulaşacak kara çamuru biz tüm dünyamıza bulaştırmıştık çoktan.
Biz çoktan kirletmiştik bu dünyayı.
Çoktan karaya döndürmüştük tüm aklıkları.
Ne yeşil bırakmıştık bu dünyada kirlenmeyen, ne de mavi.
Akarsuları, bereketli toprakları biz çoktan kirletmiştik.
 Hoyratça kullandığımız “yer altı ve yer üstü zenginliklerimizi” biz büyük değer zannetmiştik ele geçirilecek.
Biz çoktan unutmuştuk en büyük zenginliğin İNSAN ve SEVGİ olduğunu.
Çoktan unutmuştuk.
Biz çoktandır çıkarsız, umarsız yaralı parmağa bile işememiştik bir çoğumuz.
Murat’ların bindirildiği o Ambulanstan, kirletmemek istediği o Sedyeden bile nasıl “yol buluruz” hesapları yapılmıştı çoktan biz sözde insanlarca.
Onları üreten emekçiye de yaşatmıştık aynı çileleri Murat gibi.
Onların ilk sahibi kapitaliste de göz yummuştuk Soma’dakiler gibi.
İmal edildikleri ham maddeleri de çıkarılmıştı yine yer altından ölümle kucaklaşılarak.
O Sedyeyi biz Uludere’ de Murat gibi gencecik, hatta daha çocuk yaşta canlarımızın kanıyla da kızıla boyamıştık.
Unutulmaz Gezi Direnişi’nde Abdullah, İsmail, Berkin, Ethem ve diğer evlatlarımızı da o Sedyelerde ölüme göndermiştik çoğumuz seyrederek.
Kadına yönelik şiddete, evlat katline, trafik canavarının ülkemizde kırdığı rekorlara da o Sedyeler tanıklık etmişti.
Silivri, Mamak, Hasdal ve bir sürü toplama kampından  “ tahliye” etmişti yurtseverlerimizi o Sedyeler ya, biz o zamanda hiç tınlamamıştık.
 Selvi  boylu Deniz’in boyuna yetmemişti o Sedye.
Erdal Eren küçücük kalmıştı o Sedye ortasında.
Binlerce acıya yıllarca kahretmişti o Sedyeler biz kardeş kanı döktükçe.
Dostumuz Hrand o Sedyede kaldırılmıştı kaldırımdan tabanı delik ayakkabılarıyla.
O Sedyelerle taşınmıştı yüzlerce emekçi yıllar önce 1 Mayıs’ta Taksim Meydanından.
Çorum’da, Sivas’ta, Kahraman Maraş’ta ne canlar taşındı o Sedyelerde ne canlar.
Doğu ve Güneydoğu illerinin dili çözülse de bir anlatsa o Sedyeleri, dünya görecek biz asıl kirleticileri.    
Ama geçim derdindeydi Koçum Murat.
Taştan ekmeğini çıkarmanın peşindeydi ne yapsın?
 Öylesine kadere inandırılmıştı ki bilemedi bunları, hep şükretti, yetindi ona verilenlerle.
O başkaları tarafından çoktan kirletilen bu dünyanın kirleteni olacağını düşündü tüm duruluğuyla uzanırken sedyeye.
Onun içindir ki çıkarmak istedi en acılı anında bile emekçi çizmelerini.
Çıkarmak istedi ve işte o an ekran başında biz ağlaşırken farkında olmadan utandırdı bizleri.
İnsanlığımızdan, yaptıklarımızdan ve yapacaklarımızdan, göz yumduklarımızdan, susturulmuşluğumuzdan, suç ortaklıklarımızdan utandırdı bizleri.
Beli silahlı, ayağı çizmeli adamların yıllarca yönettiği, sömürdüğü, ezdiği bir ülkenin zavallı yurttaşları olarak utandırdı bizleri.
“Taşeron işçiliği” denilen kölelik sistemini bu ülkenin başına bela edenler, edenler karşısında suskun kalanlar, vahşi kapitalizme övgüler düzenler, alkış tutanlar, tetikçilik yapanlar olarak utandırdı bizleri.
1995 yılından beri İLO sözleşmelerinin en önemli maddesi “ Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi” ni imzalamayanlar, imzalatmayanlar olarak utandırdı bizleri.
Murat’ımın çalıştığı o madene topu topu 5 Milyon dolar harcatıp ta o 780 emekçinin kurtulabileceği kaçış odalarını yaptırtmayıp o miktarda parayı ayakkabı kutularında saklayanları hoş gördüğümüz için utandırdı bizleri.
Ve maalesef biliyorum ki bundan böylede daha bir çok Murat Yalçın çamurlu çizmelerini çıkarmaya çalışırken biz kendimizi ve ne olduğumuzu saklamak için o kara çamurları yüzlerimize sürmeye devam edeceğiz.  
Böylesi yeni bir faciaya kadar bu yaşananları unutacak, dünyamızı, ülkemizi ve kendimizi amansızca kirletmeye devam edeceğiz.
Bilesiniz ki;  gelecekte de yeni bir felaketi kendi ellerimizle hazırlayarak yine tıpkı bu günkü gibi o günde de utanma duygusunu bir kez daha, bir kez daha yeniden tadacağız.
Olaydan dört gün sonra gazetelere yaptığı açıklamasında “ Temizlik imandan gelir. Devletin malına zarar vermek olmaz” diyordu Koçum Murat.

Oysa bu devlet ona zarar vermeyecek hiçbir karara henüz imza atmamıştı.



26 Mayıs 2014  10:31:18 - Okuma: (281)  Yazdır




İstatistik