Yazı

İznik (NICEA)
İznik (NICEA) 

Asil S. Tunçer

İznik’te NeophytosBazilikası’ndan Başka Daha Neleri Biliyoruz ya da Bilmiyoruz…

 Daha ilk başta dikkatimizi çeken bir Nilüfer Hatun İmareti var. Yalnız burada çoğunluğun yanılsaması şu: bu imaret kapıda yazıldığı gibi aşhane anlamındaki imaret değil.Durun! Paniğe kapılmayın! İlk turumda bunu ben de böyle anlatmıştım. Dedim ya benim ilk Batı Anadolu turum Bursa-İznik’ti. Daha geçici kokartla tur yapıyordum dolayısıyla tecrübe turumdaki bilgilerle ancak paldır küldür uzunca bir turaçıkmıştım. Tur dönüşü sıkı bir çalışmayla, topladığım tüm bilgileri ve gördüklerimi bir araya getirince bazı hususlar daha belirgin ve farklı canlanmaya başladı kafamda.

 
Çok ilginçtir; o zaman tur yaptığım gurubu tanıyanlaradaha doğrusu mesai arkadaşlarına bir sonra tekrar aynı bölgede tur yaptım ve ikinci partiyle paylaştığım bilgileri bu kez ilk partiye iletilmesini rica ettim. O gün için söz konusu yapı hakkında genelde yazılan-çizilen bu yöndeydi. Ben de doğal olarak o kaynaklardan beslenmiştim.
 
Peki, bunu yazanlar niye öyle diyorlardı? Çünkü genel kanı olarak imaret denilince o mana akla geliyor da ondan. Şimdi, o kültürü yeterince tanımamışlık, bilgisizlik veya sığ bilgilerle yapılan yanlış bir tanımlama desek belki haksızlık yapabilir, fazla ileri gitmiş olabiliriz. Bazen bu tür aymazlıklar karşımıza çıkabiliyor. Misal; Efes: onca farklı tanımlama ve işlev yükleniyor ki oradaki yapılara, bazen biz rehberler bile kendi aramızda tartışıyoruz kimi ayrıntıyı.
 
Oysa bir sistematik ve disiplin olmalı değil mi bilgi kaynaklarında ki ulaşan da doğru bilgilensin ve hatta onu biz gibi başkasına anlatan ve bilgi paylaşımında bulunanlar da sağlam ve doğru bilgiyle donatılsınlar. Her zaman söylüyorum ve bir kez daha tekrarlayayım. Yanlış bilgi virüs gibidir. Bir yayılmaya görsün önünü alıp düzeltmezsin. Yanlış bilgiye sahipseniz hastalık yapan virüsü kapmış gibi mahvolmakla yüz yüzesiniz demektir.
 
Yalnız şu da var: Ne yazık ki ülkemiz ve dolayısıyla insanımız bana göre daha henüz bilgi çağını yaşamıyor ve ülkemizde bilginin değeri yok. Yirmibeş yıldır turizm camiasındayım ve bunun onyedi yılı rehberlik anlamında ve yine çoğunuzun da bildiği gibi son on yıldır da akademik camianın içindeyim. Maalesef; bana bilgi başvurusunda bulunan yüzlerce hatta binlerce kişi arasında takdir eden insan sayısı elin parmaklarını geçmez. Neden? Çünkü ülkemizde bilgi para etmiyor ve değer bulmuyor.
 
Bir acente arıyor ve diyor ki “hocam, bize çok özgün bir Balkan programı yazar mısınız?”. Acenteye davet ediyorlar, kalkıp gidiyorsun ve senden iki çaya on günlük bir Balkan turunu onlara yazıyorsun. Sonra da sana diyorlar ki “yeterli sayı çıkmadı; tur iptal”. Eee, peki benim emeklerime ne olacak? Hiç! Sıfır.
 
Sen yeni bir şey buluyor ve çok özel bilgiler biliyorsun ama bunu satman, bu özel kriptoyu adına noterden tasdik ettirmen veya işte hakkını satın alman diye bir şey yok. Sonra senden bunu birileri bir şekilde alıp kullanıyor ve hiçbir emek harcamadan, sana herhangi bir dönüşte bulunmadan istediği gibi kullanıyor. Bu manada sanatçıları, yaratıp, eser meydana getirip de maddi olarak bir şey elde edemeyen ve bunun için mücadele edenlere çok hak veriyorum.
 
Tam uydu mu bilmiyorum ama bunu aynı İngilizcede “innovation” ve “copy-cat” diye açıkladığımız hadiseyle bağdaştırıyorum. Gerçi orda her yeni buluşa bağlanan kopyacı aslında farkında olmadan buluşçuya uydu kalıyor. Bizimkisi bundan biraz farklı. Neden mi? Biz söğüşlenen ve ya da daha açıkçası kerizlenen oluyoruz. Sorsan, şunu derler: ne olacak alt tarafı iki sayfa bir şey yazdın… Doğru iki sayfa ama ben bunun için oturup en azoniki saatimi yani bir günümü harcayıp tüm ayrıntılarıyla enine boyuna sana çok özgün bir program kurguladım ve bunu eksiksiz, uygulanabilir halde kâğıda döktüm. Az mı?
 
İşte bu yüzden belki bugünkü yapılanmada ve bizim meslekte gelinen noktada artık herkeste nerdeyse görülmeye başlayan hâkim inanç veya başat kanı bilgi sahibi olmaya çalışma çünkü para etmez. Ya da bilgi karın doyurmuyordur. Oysa bu zararlı bir yönleniş ve cehalet bataklığına sağlanışa geçtiğimizin alametidir. Bunu her alanda en başta siyasi ve sosyal yaşantımızda, kültürel yozlaşmamızda oldukça, sık görür olduk.
 
Eve oyun oynamak için BS alan ve sırf internetten birini bulup arkadaş olmak için eve ağ ve donanım satın alan insanlarımızın sayısı hiç de az değil. Oysa bunun adı BS. Yani adı üstünde bilgiyle alakalı bir şey. Yoksa OS olurdu ve sadece oyun oynardık. Ya da ZS olurdu zamparalık yapmak için. İşte konu bu: Bilirsen imareti;bayındır kılmak, imar etmekama bilmezsen yarım somun ekmek yani… Erken dönem Osmanlı yapılarında yan mekânlı binaların fütüvvet yani yönetim amaçlı binalar olduğu ve bu izleri, işaretleri taşıdığı aşikâr değil midir?
 
Hatta erken dönem divan, arzuhal, toplantı, savaş kararlarına hatta önemli davalara bakan yüksek mahkeme ve siyaset mekânları olduğunu tahmin etmemek için sahiden İlberhocavari “cahiller” demek lazım. Başka yer kalmadı mı ki oralarda aş pişirilsin, yemek yensin! Bu mekânlara“tabhaneli-zaviyeli cami” denilmesi de işi kurtarmaya yetmiyor aslında ve dolayısıyla sorunu da çözmüyor.
 
Bursa Yeşil Cami’de, kanatlı bölümlerde yabancı elçilerin konuk edildikleri hakkında bazı belirsiz işaretlere rağmen, güçlü kanıtlar, Bursa tipi cami, tabhane odaları olan cami, ters T planlı cami, v.b. gibi denilmesinin yanlış olduğunu; fütüvvet ve ahilik gibi İslami kurumlarla iç içe olan kuruluş günleri geçtikten sonra özellikle Yavuz’un halifeliği getirmesiyle, Osmanlı Devleti’nin koyu bir Sünni çizgiye büründüğünü ve bu tip camilerin ortadan kalktığını bize açıkça söylüyor ve yüzümüze haykırıyorlar dikkatli baktığımızda ve birazcık merak edip mürekkep yaladığımızda.
 
İznik çok önemli ve bir o kadar da az bilinen, biliyoruz dediklerimizin de çoğunun yine yanlış olduğu bir yer. Nedendir bilmiyorum ama İznik üzerine onlarca hatta yüzlerce doktora tezi yazılır. Çok ilginç bir yer ve her köşesi tarih dolu; ayrıntı dolu. İznik’te istersin yaya tüm yolları yürüyeyim her yapıyı her binayı ayrı ayrı göreyim. Hatta dersin gün sonunda ayakların artık seni taşımaz olduğunda yorgunluktan, ben şurada bir-iki gün kalayım bari de iyice bir İznik’i sindireyim yoksa bu böyle olmayacak. Sonunda yaparsın da.
 
Geçen sene Mart ayında kaleme aldığım yazı dizisinin ilkinde benzer hususları farklı yönleriyle ele almıştım. Okuyamayanlar aşağıda linklerini verdiğim yazı dizimin ilkine göz atabilirler. “… İznik’e doğru yola çıkıyoruz. Yolumuz üzerinde yaklaşık 50-60 km İznik tabelası görmememiz bizimkileri işkillendiriyor…Yalova-İstanbul yolu değil gittiğimiz güzergâh, Bilecik yolunu takiben Yenişehir üzerinden gideceğiz çünkü İznik’teki kapılardan birine adını veren Yenişehir’i de görmek, tanımak istiyoruz. Sonuçta buradan da İznik’e gidiliyor ama dediğim gibi hiçbir tabelada ‘İznik’ adı geçmiyor, çok garip...”
 
Sanılanın aksine 1097 yılında Haçlılar İznik’i muharebe ile alıp yağma ve katliamda bulunmamışlar. İznik politik bir yol bulup kendini yağmalatmaktan kurtarmış. Anadolu Selçuklu Devleti’nin kale komutanı, Bizans komutanıile anlaşarak kentin yağmalanmasının önüne geçmiş. Buradan çıkan diğer şehir efsaneleri sadece çerezlik ama asla ana menü değil.
 
Bir diğer efsane de anlatılagelen VIII.yy’da İznik Kalesi’ni kuşadan İslam ordularıyla alakalı. Şöyle ki; Sancaktar Abdülvahap kuşatma sırasında gönlünü genç bir Rum kızına kaptırmış. Kızlar burcunu müdafaa eden sevgilisi her seferinde Abdülvahap’a Kaleyi alırsan beni de alırsın diye bağırırmış. Genç sancaktar sevgilisine kavuşmak için yaptığı hücumda bir düşman oku ile yaralanmış ve başı uçurulmuş. Buna rağmen kılıç sallamaya devam eden sancak bir arkadaşının “bre Abdullah başını unuttun!” demesi üzerine sancaktar Abdülvahap geri dönmüş ve başını koltuğuna alarak yedi adımda bugün yattığı tepeye çıkarak kendini defnetmiş falan filan. İlk dört cümle tamam da sonrası işte…
 
Bir sürü böyle uydurulmuş şeylerle gerçek kahramanlık hikâyeleri zamanla birbirine girmiş. İşin kötüsü bir zaman sonra işin uyduruk kısmı gerçek kısmını da alıp götürüyor. Daha doğrusu biraz da martavalları denilebilir. Hani nerde bir kız kulesi varsa orda hemen kral vardır ve kızını kuleye kapatır ama yılan gelip kızı zehirler ya işte ona benzer bir şey.
 
Bu öyle bir hastalık ki eğitimlisi de eğitimsizi de aynı hemen hemen. İnsanların nedense aklında kalan bu tür hikâyeler. Bir yakınımız bizimle çok tura katılmak istedi ama bizim de uygun bir turumuz denk gelmedi. Kendilerini turu olan bir arkadaşa, emanet ettik ve tur dönüşü kendilerini ziyaret ettik izlenimlerini almak için. Arkadaşlar üç günlük İstanbul turunu bize anlattıkları üç efsane ile özetlediler. Yani akıllarında kala kala üç martaval kalmıştı. Herhalde biraz da palavrayı seven milletiz ve mizah anlayışımız yüzünden olsa gerek akıl-mantık dışı şeylere daha eğilimliyiz.
 
Bir de bir mezar görüldü mü hemen orda mum yakma, çaput bağlama ve hatta kurban kesme olayı başlıyor. Siirt’e yaptığım turlarımdaki kadar türbe hayatımın başka bir turunda gördüm mü bilmiyorum. Haa bir de Urfa… Konya’da Mevlana’dan çıktınız mı cadde kenarında bir şair yatar ama hala evliya diye dua edilir, mum yakılır başucunda.
 
Sahi mum yakmak da hangi ritüelimize giriyor onu da anlamış değilim. Biz de var mı mum yakmak yoksa ben mi bilmiyorum. İznik’te de durum farklı değil. Şehir içinde Musa Baba denilen ve kabrinde mumlar yakılan şahıs, evliya değil, âlim bir yazar olan Musa bin Hüseyin-i İzniki.
 
Bunlar ne ki Ayasofya’nın içindeki lahitten Sarı Saltuk’a kadar say say bitmez. Yanlış bildiklerimiz doğru bildiklerimizden çok ve üstelik yanlışla doğru yan yana hatta iç içe.
 

Asıl sorunda bu zaten.



7 Mayıs 2014  10:52:30 - Okuma: (627)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik