Yazı

Garbdan Doğan Güneş
Garbdan Doğan Güneş 

Sevgi Melek

Kimisi vatan şairi, kimisi vatan haini dedi ona.

 Ne vakit ki o elem yakıştırmanın gerçekliğini kabullenemeden yapıştırdılar üstüne. Çok geçmeden beş aya ‘hakkın aguşlarında’ haberini aldık. Mehmet Akif, kalemini savaşlar karşısında bir kılıç gibi kullanmıştı. Evet, doğru benim gibi milli mücadele zamanında Çanakkale cephesinde savaşmamıştı belki ama o fikir cephesinde savaşmış ve millet cephesinin tek başına yiğit bir savunucusu olmuştu.

         Birinci Dünya Savaşı öncelikle Çanakkale demekti, hiçbir cephe Çanakkale muharebeleri kadar şiddetli çarpışmalara sahne olmadı. Bunu bilen Mehmet Akif, memleketini sevmek hususunda müstesna bir fıtrata sahip olan o üstat, yek-diğerini veyl eden bu felaketler karşısında deli gibi olmuştu. Azgın fırtınalar bir türlü dinmek bilmedi onun için, memleketin temelleri sarsıldıkça üstadın ruhu ıstıraplar içinde yandı.
         Ben Nezahat Onbaşı olarak ne Gevye savaşı, ne Konya isyanı, ne Birinci – İkinci İnönü, ne Sakarya, ne Gediz muharebeleri görmüşüm meğerse.
         “ Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
  En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla saldırmış ufacık bir karaya.
Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde – gösterdiği vahşetle <<bu: bir Avrupalı!>>
Dedirir – yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahûd kafesi!”
Çanakkale savaşının eşi benzeri yoktu. Hem karadan, hem denizden ‘en kesif’ ordular Marmara’ya geçmek için adeta kafesini yırtmış aslan psikolojisinde vahşice saldırmaktaydı. Üstadın da dediği gibi öylesine rezil bir istilaydı ki ‘veba’ gibi tehlikeli bir hastalık bile bu durumdan utanç duymaktaydı.
“… Ah o yirminci asır yok mu, o mahuk-i asil,
Ne kadar gözdesi mavcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına;
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz…
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.”
         Nasıl bir hırssa düşmanınki, ne savaş şerefi kalmıştı ne de insanlık. Dört ucu sivri ham demirden dövülerek yapılmış ‘yıldız’ adlı silahı, savaşta Mehmetçiğe karşı kullanmakta hiç çekinmedi. Ne rezil bir silahtı ki bu, nasıl düşerse düşsün yere, bir sivri ucu yukarıda kalmakta ve yıldıza basan Mehmetçik, ya kangren olmakta ya da kan kaybından şehit düşmekteydi. Bu savaş hilesi, bu insanlık suçu tamamı ile Türk’ü insan saymadıklarının göstergesinden başka bir şey değildi.
         Avrupa medeniyeti işte tam da buydu. “Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.” bu savaşla Batı’nın gizlediği asıl yüzü ortaya çıkarmış, maske yırtılmıştı. “Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz.”
         “… Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
         Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
         Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
         Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmında;
         Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
         Hangi kuvvet onu haşa, edecek kahrına ram?
         Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.”
         Mehmet Akif  “Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” diyebilecek kadar müstesna ve ileri görüşlü bir şairdi. Mehmetçiğin en büyük gücünün göğsündeki iman olduğunu ve bu imanla Çanakkale'de cenk ettiğini biliyordu. O maneviyatçı bir şairdi ve böyle bir değere sahip olan ordu elbette yenilmezdi. Çünkü manevi kuvvetin derecesine hiçbir maddi kuvvet ulaşamaz. Mehmet Akif’in zafere imanı tamdı ve bundan en ufak kuşku bile duymadı.
         İlk İstiklal Madalyası alan çocuk olarak İstiklal Marşı’nın, Çanakkale Destanı’nın bir devamı olduğunu gayet iyi biliyordum. Akif, Çanakkale Destanını da İstiklal Marşını da görüleni, görülmeyen taraflarıyla yazdı. Bu yeri, ne kadar derinleşmesi mümkünse o kadar kazdı. Toprakta satıh altında Türk askeri yatıyorsa elbette ki orası çok derindir. Akif, Çanakkale şiirinde satıh’ın bu derin yerini buldu. Çanakkale şiirinde toprakta yürürken Akif’in alnına yıldızlar takılır. Bunda bir ruh yaratılışının kıvılcım saçan sesi vardır.
Ömrünün üçte ikisini savaşlarla geçirmiş nesildendi üstat. Onun Çanakkale şiiri, inanmış bir milletin her türlü zorluklara, her türlü yokluğa rağmen bütün emperyalist güçlere karşı durabileceğinin bire bir tanığıdır. Biz cephede savaşırken o da cephe gerisinde hem yüreği hem de kalemiyle savaşmış, mücadele etmiş, yazı ve şiirleriyle ‘cephe şairi’ yahut ‘şiirleriyle savaşmış şair’ olmuştur. Mehmet Akif, Çanakkale’nin sadece bugünü değil; aynı zamanda geleceğimiz olduğunu her fırsatta dile getirirdi. Çanakkale müdafaası üç mucizeler muharebesidir: hal’i kurtardı, maziye kahramanlığını ve en yüksek derecede bulunma durumunu, azamiyetini iade etti. Vatanımızı bir vatan-ı ebedi yaptı.
         “Bütün dünya toplanıp hücum etse de yine Çanakkale sükût etmez” diyerek milletin ıstırabıyla ağlayan, heyecanıyla çırpınan, kahraman Türk memleketinin Mehmetçiğini Çanakkale de destanlaştırmıştır. Birçok felaket karşısında güneşli geceler ona leyl-i matem olmuş, memleket sevgisi, istiklal aşkı, onun bütün varlığını kaplamıştı. Niketim, kuşku bile duymadığı zafer gerçekleşmişti. Tacettin Dergâhının fikir ve kültür adamı, bilge kişiliğini saygı ve rahmetle anmamak mümkün mü?
         Dizelerimizi bitirirken Akif'in tüm Türk-İslam gençliğine miras bıraktığı şu beyti anmadan edemeyiz:
"Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa eminim, budur ancak..."


15 Nisan 2014  20:07:45 - Okuma: (392)  Yazdır




İstatistik