Yazı

Rehberce -6-
Rehberce -6- 

Asil S. Tunçer

Yörük Kızı Çiçekleri ve Ateş Böcekleri

Yörük Kızı Çiçeklerine Konan Ege Zıpzıplarını ve kuru dallar arasında ışıldayan Ateş Böceklerini son gördüğümün üstünden tam 33 yıl geçmiş. Bitirdiğim ortaokulun bahçesi gündüzleri al-al, pembe-pembe Yörük Kızları, geceleriyse şavkıyan Ateş Böcekleriyle doluydu. Kaymakçı Ortaokulu; bugünün Lisesi.
 
Bir de okulun üst tarafındaki yol boyunca sıra sıra dizilmiş hayıt ağaçlarına konan uçuç böceklerini hatırlıyorum. Tamı tamına otuz yıl önceydi. Daha sonra lise eğitimim için İzmir’e geldim ve derken üniversite. Sonrası malum: İş hayatı... Şehir hayatı bizlere daha iyi eğitim ve sağlık hizmeti, sosyal yaşam olanakları sunarken doğamızdan kopardı ve koparmaya devam ediyor farkında değiliz. Benim çocuklarımın okuduğu Cemil Akyüz’de ağaç bulmak hele çiçek görmek çok zor. Eğitim tabi ki daha iyi. Ben mi yoksa çocuklarım mı şanslı? Farkında olmadan doğadan uzaklaşıyoruz o kesin. Farkında olsak bile yine de büyük şehir tercihan, değil mi? 
 
Evet, turizme başlayalı doğduğum yerleri, Ege zıpzıplarının Yörük Kızı Çiçeklerine uçuştuğu aylar olan Nisanı ve Mayısı, kuruyan incir, üzüm ve meşe yaprakların arkalarına saklanan ateşböceklerinin parıldadığı Eylül ve Ekim aylarını gidip doğduğum topraklarda tekrarlamadım hiç. Arılar, kelebekler uzun zamandır pek yakınımda olmadı. Ne üzücü! 
 
Hayıt Ağacı, Hayat Ağacı
 
Hayıt ağacı, yazın geldiğini müjdeler; kuruyan kengeller de aynı. Yalnız biri sevinçle araladığı yazın kapısını diğeri hüzünle kapatır. Bunları görmez ve yaşamazsanız ne yazın geldiğini anlayabilirsiniz ne de bittiğini. Ben ören yerlerinde hayıt ağacının çiçek açmasından anlıyorum yüksek sezona girdiğimizi. Bir de narların sarıya kesilmesinden anlıyorum güzün geldiğini. Afrodisias gibi, Latmos gibi, Milet gibi örenlere gidince doğayla da yan yana duruyoruz. Olympos ve Faselis’te ise iç içe.
 
Annemin pekmez kaynatırken harlattığı Karaağaç odununun alevinden sağa sola kaçışan pervane böceklerini hatırladım geçen gün. Sonra avlumuzun kuytu köşelerinde geceleri kıpır kıpır gezinen kirpicikleri… Işık görünce kaçan bir diğer hayvan hamamböcekleri damda, çıvıda. Küçük Menderes’in durgun sularına dalıp çıkan su yılanlarının benzerlerini Karine’ye dökülen Menderes’in ağzında gördüm. Bizim Maşatlıkta çocukken gördüğüm engereklerin akrabalarını da Alexander Troas ya da bilinen adıyla Dalyan’da. Issız bağ yolunda yürürken kıyıdan kıyıya geçen kertenkelelerden Didim Apollon Tapınağı’nın devasa bloklarında da var.
 
Neden böyle çünkü biz doğayı yıkıp yerine bina yaptıkça bu hayvanların habitatları daralıyor. Onlar da en büyük düşmanları olan biz insanlardan korunmak ve kendi habitatlarını yenilemek için daha içerilere, ulaşılmaz alanlara ve insan elinin daha az değdiği yerlere, kuytu köşelere, zirvelere çekiliyorlar. Tarhana iteğilerini gagalayan serçeler nerde şimdi? Atalarımız büyük binalara kuş evleri yapmışlar. Şimdi hangi mimar ya da inşaat mühendisi bunu akıl ediyor da apartmanlarımızda böyle bir insaniyet var? İşte asıl hayvan sevgisi bu.
 
Tabiat Anayı Çok Üzdük
 
Yakında o hale geleceğiz ki, su yılanı görmek için Kırklareli Longozlarına, Yaban Domuzu görmek için Bafa-Beşparmak Dağları’na filan gitmemiz gerekecek. Artık neredeyse Selçuk Keçi Kalesi, Metropolis Kybele Tapınağı, Çine-Gerga ve Priene Akropol’de bile vahşi yaşam kalmadı. Keçi Kalesi’ne eski tırmanışlarımda tilki, doğan görürdüm ama son tırmanışımda bunlardan eser yoktu. Nerde o yılanlar, yaban domuzları, atmacalar; nerde o ormanlık alanlardan karşımıza aniden bir ayı çıkar mı diye korkarak geçtiğimiz günler? Geçen kış yaptığımız yürüyüşlerin bir tanesi yaklaşık 10 km.di. Dağdan dağa 8 saat yürüdük ve inanın bir atmaca ve 1-2 sincap, birkaç yerde 1-2 sürü kargadan başka bir şey görmedik. Bunu bir düşünmek lazım. Eğer vahşi yaşam yok oluyorsa bizim yaşamımız da yok olmak üzeredir. 
 
Dedim ya doğa bizim ayrılmaz bir parçamız. Yazın bittiğini, kışın geldiğini veya baharın başladığını biz ancak etrafımızdaki börtü böcek, yaprak ve çiçekten anlar, doğayla uyum içinde ayları ve mevsimleri yaşarız, iklimlere uyum sağlarız. Ülkemiz bir doğa fuarı görünümü verir bitki ve hayvan çeşitliliğiyle. Yalnız bilinçsiz kullanım ve tüketim ne yazık ki bu zenginliğimizi günden güne azaltıyor; bizleri fakirleştiriyor.
 
Dağlarımız çıplak, ovalarımız ağaçsız ve ormanlarımız artık yok denecek kadar az. Hele şehirlerimizdeki bahçeler ve parklar içler acısı. Olanlara park denilirse o da… Semt başına 3-5 tane 300-500 m2lik alanları aşmayan köpek pislikleriyle dolu, hastalık saçmaya potansiyel yerler, park olmaktan çıkmış fosseptik çimlikler olmuş yerler. Belgrad’da 52 tane park varmış ve Belgradlılar parklarının azlığından şikâyetçilermiş. Bizimkiler ne yapmalı bu durumda?
 
Park Fakiri İzmir
 
İzmir, Belgrad’ın tam 3 katı. Ancak toplam ya 17 ya 18 tane parkı var. Yani nüfusuna göre 3 kata daha az yeşil alanı var. Rekreasyon alanı çok yetersiz. Beğenmediğiniz Sırplar bizden daha yeşilalancı çıktılar. Buyurun bakalım! Bulgaristan’daki orman ve doğal zenginlik dudaklarınızı uçuklatır. Varna’daki park sadece yeter de artar bile. Bulgar ‘komşilerimiz’ bizden daha doğasever.
 
İzmir’e uçaktan bak; deniz olmasa biryanında sanırsın taştan kent Şam’a geldiniz. Bizim mahallede örneğin; bahçeleri ağaç dolu iki katlı ne kadar ev varsa kat karşılığı müteahhitlere gitti. Bahçede tavuk beslenirdi, bazı aileler kuzu bile beslerdi. Sebze- meyve kalıntılarıyla, patates, karpuz ve marul artıklarıyla beslenirdi. Sütünden, etinden ve yününden hatta derisinden istifade edilirdi. Bu güzel evleri dairelerle takas edenler şimdi aynı apartmanda köpek besleyerek günah çıkartıyorlar. Verin müteahhide, alın dairenizi. Verin doğanızı, yaşamınızı ve yerine alın beton yığınlarını.   
 
Müteahhit ne erik dinledi ne portakal; ne varsa kesti, yıktı. Birbirine yapışık apartmanlar inşa edildi. Soluk alan evler, nefes darlığı çeken betonarmelere dönüştürüldü. Kat malikleri katlarına yerleştikten sonra anladılar ne kazanıp ne kaybettiklerini. Şimdi saksı saksı gelin çiçeği satın alıp balkonlarını doldurdukları şeytan merdivenlerini sulayarak bir nebze tatmin olmaya çalışıyorlar.
 
Taşkentler Her geçen Gün Bizi Doğadan Biraz Daha Koparıyor
 
Ben kâh apartmanın arkasındaki boşlukta limon yetiştirmeye kâh evimin balkonunu çeşit çeşit çiçekle doldurmaya çalışıyorum. 2 dekarlık bahçesi olan evde büyümüş biri için çok kolay değil ama yazlığımın bahçesine doldurduğum ağaçlarla bir nebze olsun kendimi ikna ediyorum. Yalnız hanımın hibiscuslarına (Japon Gülleri) yer kalmayınca işte o zaman asıl sorun başlıyor. Yani işin ucu nazlı yâre dokununca… Hiç unutmam bu çiçekleri çokça alıp dikmeye başlayınca seradaki adam “ağbi, yenge Japon mu, diye sormuştu. Ben de keşke Japon olsaydı, çiçeğini çeyizinde getirir, ben de bu masraftan kurtulurdum, demiş ve gülüşmüştük.
 
Şaka biryana; gün gelecek, bizler kahve fincanlarında ve çay bardaklarında çiçek yetiştirmek ve damlalıklarla bunları sulamak durumunda kalacağız. Neden mi? Çünkü doğayı hoyratça kullanıyoruz. Bu doğa bir gün tamamıyla tükenecek. Otoban kenarlarındaki tarla sınırları ve ören yerlerinin dış sahalarına göz atın. Sayısız pet şişe ve naylon torba, meşrubat şişesi vs göreceksiniz. Vapur iskelelerine vuran pislikleri hatırlayın. Her geçen yıl daha kırlaşan ve orman vasfını yitiren arazilerimiz ve Gediz başta olmak üzere, Ergene ve Menderes, ardından Seyhan ve Asi Nehirleri neredeyse zehir akıttılar ve akıtmaya devam ediyorlar. Gediz iki arıtma tesisinin devreye girmesiyle bir nebze kurtuldu kirlenmekten Allah’tan. Ya diğerleri?
 
Bizi bekleyen tehlike kirli hava, kirli su ve sonuçta ölüm. Dayanıklılık ve direnç yönüyle kirlenen dünyayı ya hamamböceklerine terk edeceğiz ya da bizler de hamamböceği gibi yaşamak zorunda kalacağız. Duyduğuma göre bilim adamları hamamböcekleri üzerinde çalışma yapıyorlarmış. Konu açıldı aklıma geldi: 1995 yılında GATA’da yattığım Gastroenteroloji Kliniğini kahverengi hamamböcekleri, kakalaklar basmıştı. Tüm dolaplar, banyo-tuvalet ve mutfakları kakalaklar istila etmişti. Atılan ilaçlara bağışıklık kazanan yavru kakalaklara karşı daha güçlü ilaçlar kullanmak gerekiyordu. Bu da oldukça hatırı sayılır maliyetti. Sanırım çok uzun soluklu ve büyük bütçeli bir mücadeleden sonra ancak baş edilebildi. Biz dünyaya zehir akıttıkça kendimizi aslında yok ediyor, yerimizi kakalaklara bırakıyoruz farkında değiliz.        
 
Hayvan Sevmenin Adı: Apartmanda Köpek Beslemek
 
Çiçek, ağaç iyi de hayvan sevgisi başka bir boyut. Apartmanda hayvan beslemek denince en bilineni köpek. Bu konuda ne söylerseniz söyleyin altında kalıyorsunuz. Öyle ki bütün gün havlayan komşunun köpeğine bile laf söyleyemez duruma geldik. Toplum son yıllarda sahip olduğu popüler hayvan hakları mantalitesiyle, hayvan sevgisini abartması ve bakışıyla insanlığını, insan sevgisini unutur oldu.
 
Bu arada Belgrad deyince aklıma geldi: I. Dünya Savaşı’nda Berlin, Belgrad, Budapeşte, Byzantium (İstanbul), Bolu, (Batman), Basra, Bombay kentleri bir Alman demiryolu ve sömürgeciliği hedefinde olan kentlerdi. Bunlara 'B' kentleri planı denildi.  
 
Osmanlı ne kadar Batı’ya doğru akınlar gerçekleştirdiyse Batı da Osmanlıda Doğu’ya uzanan yolları bellendi sömürmek için. İstanbul’dan Edirne’ye oradan Budapeşte’ye uzanan geniş ovalarda Osmanlı atlıları asırlarca at koşturttular, yay gerdiler, ok attılar, kılıç salladılar. Ok kullanmada hele at üstündeyken durmadan anlık yapılan ok atışlarında Osmanlı okçularının eline kimse su dökemedi.
 
İki kelimeyle anlattığımız bu aksiyon hiç de anlatıldığı gibi kolay bir iş değildi. Çok maharet isteyen ve özel yapım ekipmanla ancak başarılı olunabilen bir savaş sanatıydı. Buna “Meleke Kasbet” denilirdi. Yani beklemeden at üstünde ve hareket halindeyken (isabetli) ok atmak; hedefi vurmak. 
 
Bu oklar, Kaz Dağları’ndaki Karaçamlardan yapılırdı. Yaylar ise Kırklareli mandalarının boynuzlarından ve tendonlarından elde edilirdi. İki boynuz kıvrımı arasına Bolu Dağları’nda yetişen Akçaağaç kirişi konulurdu. Bu boynuz ve asıl kiriş çok hafifti ki ekseri 350 gr civarında gelirdi. Hele “Endamlı Ok” en etkili oktu. Bu özel oklar “Tirkeş” denilen ok kılıflarında, yaylar ise “Sadak” denilen özel muhafazalarda saklanırdı. Bu özel donanımı dünyada tek Osmanlı kullanmış ve çok başarılı olmuştur.
 
Otellerin Acayip Yabancı İsimleri
 
Son günlerde kafama takılan bir soru var. Türklerin yaşadığı Türkiye’de neden bu kadar yabancı otel ismi var? Bakın sahillere, bakın İstanbul’a otellerin yarısından fazlası yabancı isim. Hadi dilimize geçmiş ya da terminolojik olarak ara sıra olsa da kullandığımız isimleri geçtim. İşte; Apollon, Dafne, Smyrna vs. Ya ötekiler? Geçenlerde bir otele gittim yolcu almaya. Otelin adını şimdi sor söyleyemem. 27 yıllık otel isimleri hafızam bu isim karşısında çaresiz kaldı. Bu işi o kadar abarttılar ki kalacağınız veya gideceğiniz otelin adını kolunuza yazmak zorundasınız nerdeyse. 
 
Akılda kalmayacak, zor telaffuz edilecek otel isimlerini özellikle mi seçiyorlar, eksantriklik olsun diye? Nerden ve nasıl buluyorsunuz? Zor otel isimleri bulma programı mı var internette bilmiyorum. Kolay ve akılda kalabilen Türk isimlerini neden tercih etmiyorsunuz? Türk ismi koymak utanılacak bir şey mi ya da ayıp mı? 
 
Otobüslerde Harem-Selamlık
 
Öte yandan bir izlenimimi sizlere aktarayım: Geçen gün İstanbul’dan İzmir’e otobüsle dönüyorum. Bir bayan yeri ile bay yeri mi ne yanlış satılmış; aman tanrım! Ortalık öyle bir karıştı ki, sormayın! Bayla-bayı, bayanla-bayanı yan yana getirebilmek için birkaç kişiyi yerlerinden kaldırıp satranç oynar gibi insanları tekrardan ama yerlerini değiştirerek koltukları yeniden yerleştirdiler ve bu işlem 15-20 dakikayı buldu. Araçta yabancı turistler de vardı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Şimdi bir açıklama gerekse nasıl izah edeceksin? Bizim zihniyet henüz kadınla erkeği yan yana oturtamadı mı diyeceksin.
 
Uçak, gemi, tren dâhil yan yana oturan biz bay ve bayanlar şehiriçi otobüslerde yan yana iken neden şehirlerarası otobüs olunca harem-selamlık oturuyoruz? Bu ilkellik neden? 2013 yılında dahi bir erkek, bir hanım yan yana oturup uygarca seyahat edemiyor mu? Çok yazık!
 
Başka bir konu: İstanbul’dan önceki güzergâhımız Kapadokya’ydı. Ortahisar’da kaldık. Ortam çok güzel ve dinlendirici. Zaten Ürgüp’te veya Göreme’de kalmayıp Ortahisar’da kalma sebebimiz daha az gürültü ve sakinlik. Ama bu fikrimizde yanıldığımızı sabah ezanıyla anladık. Hiç bu kadar yüksek seste ezan okunan başka yer görmedim. Ortahisar Camii sanki odama bitişik. Türkiye'nin en çok bağıran imamı veya müezzini bu camimizde mi? Aynı şeyi turistlerim de söyledi. Sultanahmet’te Firuz Ağa Camii’ne çapraz konaklayan müşterilerim, Ortahisar’daki kadar ezan sesinin yüksekliğinden rahatsız olmamışlar. Ya bu nedir? 
 
Ezan Sesinde Ayar Şart
 
Ezan sesi eğer normal seviyede olursa kulağa hoş gelir. Yoksa gürültüye dönüşür. Düşünün doğduğumuzdan beri duymakta olduğumuz ezan o kadar yüksek volümde duyuruluyor ki son yıllarda, amaç neyse bunu yapmakta, alışık olduğumuz beyinlerimizi bile tırmalıyor; bizi bile rahatsız ediyor ki turistti hayli hayli ve misli misli etmesin. Ülkenize dinlenmeye gelmiş insanları sabahın beşinde uyandırmanın manası ne? Ben Girit’te Hanya’da Arkeoloji Müzesi’nin çaprazındaki kilisenin çanıyla bir karış yerimden sıçramıştım, hiç unutmam. Bu da aynı şey...
 
Bu ezan sesinden rahatsız olma, Ramazanda içki içilen yerlerin kapalı olması ve sezon öncesi başlayan içki yasağı tartışmaları, bazı otellerde, restoranlarda ve kafelerde bir şişe suyun 2-3 TL, bir bardak çayın 3-4 TL ve bir fincan kahvenin 5-6 TL’ye satılması, hemen çoğu turistik restoran ve barın fiyat listesinin olmaması, fiyatların fahiş olması gibi sebepler yurtdışında Türk turizmi aleyhinde büyük reklamasyona neden oluyor. Bunun etkilerini bu sezonda gördük. İstanbul ve Antalya’yı geçtim. İzmir ve Kapadokya gibi destinasyonlarda istenilen sayılar yoktu. Tek sayı yeterli değil; turistin para bırakması, mal ve hizmet satın alması önemli. Kantitatif değil kalitatif olması önemli.
 
Havalimanından yolcu giriş yaptı ve her şey dâhil otelde yattı-kalktı, yedi-içti. Oh ne ala, turizm patladı. Yok, böyle bir şey. Türk turizmi sadece havayolu ve otel değil. 35’e yakın sektör besleniyor bu işten. 5’ini doyurdunuz; peki, 30’u ne olacak? Evet, turizm 5 sektörün cebinde patladı ama yeterli payı alamayan 30 sektörün de kafasında patladı. Bundan haberimiz var mı?
 
Dış Hatlar Gelen Yolcuda Turistik Çıkış Ayrı Olmalı
 
Havalimanı dedim, bir şeyi daha söylemem lazım. Lütfen! Yurtdışından gelen ve Türkçe bilmeyen daha önce görmediğim, tanımadığım 20-25 kişiyi ben elimde isim tabelası, saatlerce havada tutarak onca kalabalık arasında karşılıyorum. Bizim Türkler ne yapıyor? Almanya’dan, Fransa’dan gelecek akrabasını, 2 ya da 3 kişiyi rahat bir 4-5 kişi karşılamaya geliyor. İstanbul Havalimanı Dış Hatlar Terminali’ni biz Türklere verin yetmez. Bu ne anlayış, bu ne akıl ve mantıktır? Her uçaktan 8-9 yolcu Türk karşılaması ve 6-7 uçağın aynı anda pasaport ve valiz işleminden geçtiğini düşünürsek, emin olun benim sağımda solumda 50 karşılamacı olmaması işten değil. Ben o güruhun arasından turist grubunu almak ve insan kaybetmemek için mucize yaratmak zorundayım.
 
Bunun bir de bayramını, seyranını düşünün! bu anlattığım kalabalık ve karmaşa ikiye katlanıyor. Hızını alamayıp demir bariyeri geçerek kapıda sarılmalar, öpüşmeler vs. Abartmanın bu kadarı olur. Hâlbuki daha bir gün önce face’den yazıştın, skpe’dan konuştun bilmem nerden görüntülü arama yaptın falan filan. Zaten geleni tanıyorsun. Şimdi kalkıp yüzlerce insanın çıkış yaptığı o tek kapıya koşup şov yapmanın lüzumu ne? Ortaçağda olsan anlarım belki bir gideni 10 yıl görmüyordun. Ne mektup ne telefon? Ama şimdi, elinde her türlü haberleşme imkânın var. Bu yaptığın şimdi tam bir arabesklik değil mi? Bedenin 21.yy’da ama kafan değil, kusura bakma! Ülke turizminin en büyük baltalarından biri sensin.
 

Bu ülkede artık her şey var. BS'ın en son modeli, cep telefonunun en kralı... Tek bir şey yok: Eğitim. Zira cehalet diz boyu. Gerçekten eğitim şart! Atatürk’ümüzün de dediği gibi: “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Fendir.”



11 Kasım 2013  09:58:22 - Okuma: (703)  Yazdır




İstatistik