Yazı

Turizmde Rekreasyonel Alanların Azalması Sorunu -II-
Turizmde Rekreasyonel Alanların Azalması Sorunu -II- 

Asil S. Tunçer

KEMALPAŞA VE TORBALI ÖRNEĞİ

2015 yılında 85 milyon olacağız. 1975 yılındaki nüfusumuzu ikiye katlamış ve hatta biraz geçmiş bir halde... 
 
Bu km2’ye 100 kişiden fazla insanın düşüyor olması demek. Bu ekim-dikim alanlarının yok edilip yerine şehir yani bina yapılması demek. Neden özellikle ekim-dikim alanı diyorum çünkü bizim hemen her kentimiz verimli arazi üzerinde yükseliyor.
 
Bizim kentlerin büyümesi çevresindeki marul ve lahana tarlalarının, üzüm ve incir bahçelerinin müteahhitlerce yeni apartmanlara dönüştürülmesiyle oluyor. Bunu emin bir şekilde söylüyorum. Zaten çevremize şöyle bir bakmak yeterli.
 
Gelin bir hesap yapalım: 1 dekar bahçenin yıllık üzüm satışından elde ettiği gelir brüt 1.100 ila 1.200 bilemedin 1.300 TL. Bağ olarak toprağını satsa 30.000 veya 40.000 TL. Fakat bir dekar bahçeyi asmalarını sökerek arsaya çevirirse bu arsaya 250 m2 üzerinden rahat iki oda bir salon dört dairelik sekiz katlı apartman dikerler. Buradan da bu bağcıya dört daire düşer ki o zaman 800.000 TL’lik gayrı menkule sahip olması demek olur.
 
Şimdi bu adamın ne yapacağını tahmin edelim: Misal dairelerin birinde oturur diğer üçünü kiraya verirse şayet, yılda eline 9.000 TL civarında para geçer ve de bu para bağcılık yaparak kazanacağının toplam 7 katıdır. Şimdi daha iyi anlıyor muyuz Kemalpaşa’yı ve Torbalı’yı? Bir zamanlar baştan sona tarım arazisi olan yerler şimdi endüstriyel alan. Küçüklüğümden hatırlıyorum Torbalı’yı. İçinden otobüsle gelir geçer, durur Ayrancılar’da ayran içerdik. Ne ayrandı ama! Şimdi nerde…   
 
Bakın sektörlere; hiçbir zaman durmayan ve zarar etmeyen nadir bir-iki sektörden biridir inşaat sektörü. Neden zarar etsin ki? Analar kontrolsüz doğuruyor. Nüfus orantısız artıyor. Kentler plansız büyüyor. Ağaçlar, ormanlar hesapsız kesiliyor. Apartmanlar, gökdelenler sayısız yükseliyor.
 
Yan komşumun portakal ağacı, arkamdaki kavak, önümdeki çam neredesiniz? Bir tane kiraz ağacı, kayısı dalı ve dut yaprağı gören var mı etrafında? En son eriği ne zaman toplamıştınız? Hani nerede dalları duvarlardan dışarılara sarkan kınalı narlarla süslü sokaklarımız? Özlemediniz mi yemişlerini koparan çocuklara söylenen komşu annenizi? 
 
Çok uzak değil. Daha 30 sene önce şuan oturduğum semtin, Karşıyaka-Nergis’in gün batımında kalan topraklarda sebze-meyve yetişirmiş. İlerisi Bostanlı; adı üstünde bostanlıkmış alabildiğine. Bakıyoruz 1945’te ülkemizde kentli nüfus %25, köylü nüfus %75. Bugün ise bunun tam tersi. Kent ve köy doğum oranlarını eşit kabul ettiğimizde demek oluyor ki son 66 yılda Türkiye’nin %66’sı köyden kentte göç etmiş. Sonuç: Malum sorunlar… Çarpık kentleşme, varoşlar ve sonrasında yeni dış semtler yani bol bol mantar gibi ortaya çıkan apartmanlar.
 
Peki, biz göç alan kentlerimizdeki mevcut altyapıyı %66 ilerletebildik ve okul, hastane, yol, su-kanalizasyon şebekesi vs 2/3 arttırabildik mi? Hayır! Gelenlere şehir hayatı sunabildik mi? Hayır. Peki, ne oldu? Köyden kente göç edenler şehirleşmedi ama göç ettikleri kentleri varoşlaştırdılar, köylüleştirdiler. O yüzden bugünün Türkiye’sinde kentlerin 2/3’ü köy yaşamı sürmekte ve kentleşemedikleri için de arabesk kültürü yeşertmekte.  
 
Sorun sadece kentleşemeyen köylü ve köyleşen kentli değil. Bununla birlikte istatistiklere baktığımızda şunu görüyoruz; mesela, yıl 2010: Yaklaşık 7,5 milyon insan ilköğretim diplomasına sahip değilmiş. Nüfusun yaklaşık %3’ü okuma-yazma bilmiyormuş. Bu oran sayı olarak toplam nüfus olan 72,5 milyonun 2,5 milyonu. Hiç de azımsanacak bir şey değil. Bu ülkenin en büyük sorunlarından biri plansız üreme yani dengesiz çoğalarak eğitim ve sağlık sorunlarına yeni sorunlar eklenmesi. Dolayısıyla istihdam gibi başka sorunların da beraberinde ortaya çıkması.
 
...
 
Kükürt-dioksit Oranı En Yüksek İller: Kütahya, Kars, Bitlis, Aydın, Aksaray, Bolu, Çanakkale, Siirt. Havadaki Yabancı Madde Oranı En Yüksek İller: Denizli, Van, Batman, Kütahya, Maraş. Çarpık kentleşme ve varoşların tarım arazileri üzerine yerleşmeleri, ayrıca ekim alanları üzerine kurulan fabrika ve endüstriyel alanlar, altyapısız sanayi tesislerinin atıkları gibi benzer nedenlerle hızla artan kirlilik, fosseptik akıntılar ve içme sularına karışan kanalizasyon suları vb ortaya çıkan sorunlar başta insan yaşamı, ardından sağlıklı çevre ve yaşam koşullarını tehdit etmekte.   
 
Bugün Kemalpaşa ve Torbalı gibi yok olmuş tarım arazilerine örnek olarak Menemen ve Çorlu; Bursa ve İzmit illerimiz gösterilebilir. Ödemiş ve Tire; Nazilli ve Söke ovaları geleceğin yıkıma uğrayacak hatta yok olmaya yüz tutmuş ilçelerimizdendir. Hem zirai alanlar yok olmakta hem de var olanlar ne yazık ki endüstriyel atıklarla kirletilmekte. Çok değil; 10 yıl sonra içme suyu sıkıntısı yaşayacak dünyanın en zengin su rezervlerine sahip ülkelerden olan şu memleket. Yazık değil mi?
 
Bugün 19 litre suyu 4,5 TL’ye alan bir kişi ancak bir bardak suyu 10 krş’a içebiliyor. O da en ekonomik fiyata satın aldığı için. Yoksa sokakta bu 20 krş. 10 sene sonra bir bardak suyu 1 TL’ye içeceğimize iddiaya girebilirim. Dostlar! Hem tarım arazilerimiz hem doğal su kaynaklarımız her geçen gün azalıyor. Buna mukabil biz çoğalıyoruz. Bugün sahip olduğumuz kaynaklarımız bizi besliyor ama zaman gelecek yetmeyecek. Ürdün’de insanlar çölde suyu damlalıkla akıtarak domates, salatalık yetiştiriyorlar ve orada sebze-meyve yetiştirmek için verilen çabayı görünce insan anlıyor kendi ülkesinin zenginliğini.       
 
Okulda “Turizm ve Rekreasyon” dersimiz vardı. Hocamız renkli kişiliğiyle Prof. Mustafa Sağcan’dı. Boş zamanları değerlendirme ve dinlenme-eğlenme gibi faaliyetlerin tamamıydı kısaca bu dersin özeti. Bunları yapmak için de doğal ve yaşam alanları ön plana çıkıyordu. Söz konusu nehir, göl, akarsu, orman ve yeşil alanlar potansiyel rekreasyonel alanlardı. Sanayi toplumları turistik faaliyetlerde bulunacakları ya da tatile çıkacakları zaman bu potansiyel alanları daha çok tercih etmekteydi.
 
Özetle başta kendi yaşamımız ve sağlığımız sonra da konumuz olan turizm ve rekreasyon için tabiata, tarım alanlarına, doğal kaynaklara çokça ihtiyaç duymaktayız. Onların yok olması demek bizim yok olmamız demek. Dinlenme ve eğlenme ihtiyaçlarını gideremeyen insanlar beden ve ruh sağlığını yitirmekte. Rekreasyonel turizmdeki etkinliklere baktığımızda bunu rahatça görürüz.
 
Sağcan Hocama ikinci kitabının bazı kısımlarında kendisine yaptığım çevirilerle yardımcı olmuştum. Dolayısıyla o kitabı hala hatırlarım. Rekreatif faaliyetlerden bazılarına göz atalım: Piknik, Oltayla Balık Avlama, Güneşlenme, Yürüyüş, Yüzme, Alışveriş, Köy ve Yayla Ziyaretleri, Doğada Yürüyüş, Sandal ve Tekne Gezintisi, Yelkencilik, Rafting, Şnorkel ve Tüplü Dalış, Bitki Türleri İnceleme, Doğal Güzellikleri Görüntüleme, Tarihi ve Arkeolojik Sitleri Ziyaret, Kelebek-Çiçek vs Koleksiyonculuğu, Dağcılık, Açık Alan Sporları, Kampçılık, Yürüyüş ve Tırmanma, Safari, Av Turizmi, Ata Binme, Bisiklet Sürme ve Yeme-İçme (Gurme)…
   
Liste devam ediyor. İşte tüm bu saydıklarımız için mutlaka doğaya, temiz akarsuya ve korunmuş bir çevreye ihtiyaç var görüleceği gibi. Dağları orman kaplı, ovaları meyve-sebze dolu bir ülkede yaşamak istemez misiniz? Çok değil çevrenize biraz daha dikkatlice bakın! Seçici bir gözle bilhassa kirlilik ve yok olmaya yüz tutmuş doğal güzelliklerimize; en basitinden çevremizdeki atık naylon poşet ve plastik şişelere… Kim böyle pis bir çevrede hayat düşler?
 
Lütfen, arabanızla giderken üstünden geçtiğiniz köprüden inip altından akan suyun temiz olup olmadığına bir bakın! Nasıl kirlendiğimizi ve zehirlendiğimizi gözlemleyin! Sonra o ırmağın denizle birleştiği veya aktığı gölde biriktirdiği atıkları ve o atıkların zaman içinde ne kadar çoğaldıklarını ve yaşamımızı tehdit etmeye başladıklarını görün. Çok eminim ki sonunda şunu diyeceksiniz: “Naylon Poşet ve Plastik Şişe Kullanımı Yasaklansın!.. Sanayi Atıklarına Daha Sıkı Denetim Getirilsin!”... Ödemiş ve çevresini tehdit eden naylon ve plastik atıklar ile ilgili yerel basında çıkan haberlere bir örnek: http://www.yerelguc.com/yasam-saglik/vatandas-ucan-cop-posetlerinden-rahatsiz-h4550.html
 
Kirlilik akarsularımızdan sonra denizlerimizde de o kadar arttı ki AB, Türkiye’den aldığı çift kabuklu yumuşakça ürünlerini bundan sonra almayacağını duyurdu çünkü aldıklarında izin verilen ölçülerin üzerinde ağır metal ve bakteri bulundu. Bundan sonra kum midyesi, kara midye, kıllı midye, tarak, istiridye gibi deniz kabuklularını Avrupa’ya satamayacağız. Yalnız çok eminim biz yemeye devam edeceğiz. Tıpkı radyasyonlu çay ve fındıkta olduğu gibi.
 
Zira ülkemizde satılan midyelerin çoğu toplaması kolay olan kıyıdaki fabrika ya da tersane rıhtımlarındaki dubaların diplerinden ve de liman duvarlarının altlarından toplanıyor. Daha temiz ve sağlıklı olan Karadeniz midyesini piyasada bulmak zor.
 
AB’nin aldığı bu tedbir kararının ardından denetimleri hızlandıran Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, bu sıkıntıyı atlatabilmek için özel laboratuvar ekipmanları satın aldı. Ancak en önemli madde olan ‘katalizör’ eksik kaldı. Bu katalizörün sadece Kanada’da üretildiği ve çok kontrollü satıldığı ayrıca ücretinin de yüksek olduğu biliniyor.
 
 
2015 yılında 85 milyon olacağız. 1975 yılındaki nüfusumuzu ikiye katlamış ve hatta biraz geçmiş bir halde... 
 
Bu km2’ye 100 kişiden fazla insanın düşüyor olması demek. Bu ekim-dikim alanlarının yok edilip yerine şehir yani bina yapılması demek. Neden özellikle ekim-dikim alanı diyorum çünkü bizim hemen her kentimiz verimli arazi üzerinde yükseliyor.
 
Bizim kentlerin büyümesi çevresindeki marul ve lahana tarlalarının, üzüm ve incir bahçelerinin müteahhitlerce yeni apartmanlara dönüştürülmesiyle oluyor. Bunu emin bir şekilde söylüyorum. Zaten çevremize şöyle bir bakmak yeterli. 
 
Gelin bir hesap yapalım: 1 dekar bahçenin yıllık üzüm satışından elde ettiği gelir brüt 1.100 ila 1.200 bilemedin 1.300 TL. Bağ olarak toprağını satsa 30.000 veya 40.000 TL. Fakat bir dekar bahçeyi asmalarını sökerek arsaya çevirirse bu arsaya 250 m2 üzerinden rahat iki oda bir salon dört dairelik sekiz katlı apartman dikerler. Buradan da bu bağcıya dört daire düşer ki o zaman 800.000 TL’lik gayrı menkule sahip olması demek olur.
 
Şimdi bu adamın ne yapacağını tahmin edelim: Misal dairelerin birinde oturur diğer üçünü kiraya verirse şayet, yılda eline 9.000 TL civarında para geçer ve de bu para bağcılık yaparak kazanacağının toplam 7 katıdır. Şimdi daha iyi anlıyor muyuz Kemalpaşa’yı ve Torbalı’yı? Bir zamanlar baştan sona tarım arazisi olan yerler şimdi endüstriyel alan. Küçüklüğümden hatırlıyorum Torbalı’yı. İçinden otobüsle gelir geçer, durur Ayrancılar’da ayran içerdik. Ne ayrandı ama! Şimdi nerde…   
 
Bakın sektörlere; hiçbir zaman durmayan ve zarar etmeyen nadir bir-iki sektörden biridir inşaat sektörü. Neden zarar etsin ki? Analar kontrolsüz doğuruyor. Nüfus orantısız artıyor. Kentler plansız büyüyor. Ağaçlar, ormanlar hesapsız kesiliyor. Apartmanlar, gökdelenler sayısız yükseliyor.
 
Yan komşumun portakal ağacı, arkamdaki kavak, önümdeki çam neredesiniz? Bir tane kiraz ağacı, kayısı dalı ve dut yaprağı gören var mı etrafında? En son eriği ne zaman toplamıştınız? Hani nerede dalları duvarlardan dışarılara sarkan kınalı narlarla süslü sokaklarımız? Özlemediniz mi yemişlerini koparan çocuklara söylenen komşu annenizi? 
 
Çok uzak değil. Daha 30 sene önce şuan oturduğum semtin, Karşıyaka-Nergis’in gün batımında kalan topraklarda sebze-meyve yetişirmiş. İlerisi Bostanlı; adı üstünde bostanlıkmış alabildiğine. Bakıyoruz 1945’te ülkemizde kentli nüfus %25, köylü nüfus %75. Bugün ise bunun tam tersi. Kent ve köy doğum oranlarını eşit kabul ettiğimizde demek oluyor ki son 66 yılda Türkiye’nin %66’sı köyden kentte göç etmiş. Sonuç: Malum sorunlar… Çarpık kentleşme, varoşlar ve sonrasında yeni dış semtler yani bol bol mantar gibi ortaya çıkan apartmanlar.
 
Peki, biz göç alan kentlerimizdeki mevcut altyapıyı %66 ilerletebildik ve okul, hastane, yol, su-kanalizasyon şebekesi vs 2/3 arttırabildik mi? Hayır! Gelenlere şehir hayatı sunabildik mi? Hayır. Peki, ne oldu? Köyden kente göç edenler şehirleşmedi ama göç ettikleri kentleri varoşlaştırdılar, köylüleştirdiler. O yüzden bugünün Türkiye’sinde kentlerin 2/3’ü köy yaşamı sürmekte ve kentleşemedikleri için de arabesk kültürü yeşertmekte.  
 
Sorun sadece kentleşemeyen köylü ve köyleşen kentli değil. Bununla birlikte istatistiklere baktığımızda şunu görüyoruz; mesela, yıl 2010: Yaklaşık 7,5 milyon insan ilköğretim diplomasına sahip değilmiş. Nüfusun yaklaşık %3’ü okuma-yazma bilmiyormuş. Bu oran sayı olarak toplam nüfus olan 72,5 milyonun 2,5 milyonu. Hiç de azımsanacak bir şey değil. Bu ülkenin en büyük sorunlarından biri plansız üreme yani dengesiz çoğalarak eğitim ve sağlık sorunlarına yeni sorunlar eklenmesi. Dolayısıyla istihdam gibi başka sorunların da beraberinde ortaya çıkması.
 
...
 
Kükürt-dioksit Oranı En Yüksek İller: Kütahya, Kars, Bitlis, Aydın, Aksaray, Bolu, Çanakkale, Siirt. Havadaki Yabancı Madde Oranı En Yüksek İller: Denizli, Van, Batman, Kütahya, Maraş. Çarpık kentleşme ve varoşların tarım arazileri üzerine yerleşmeleri, ayrıca ekim alanları üzerine kurulan fabrika ve endüstriyel alanlar, altyapısız sanayi tesislerinin atıkları gibi benzer nedenlerle hızla artan kirlilik, fosseptik akıntılar ve içme sularına karışan kanalizasyon suları vb ortaya çıkan sorunlar başta insan yaşamı, ardından sağlıklı çevre ve yaşam koşullarını tehdit etmekte.   
 
Bugün Kemalpaşa ve Torbalı gibi yok olmuş tarım arazilerine örnek olarak Menemen ve Çorlu; Bursa ve İzmit illerimiz gösterilebilir. Ödemiş ve Tire; Nazilli ve Söke ovaları geleceğin yıkıma uğrayacak hatta yok olmaya yüz tutmuş ilçelerimizdendir. Hem zirai alanlar yok olmakta hem de var olanlar ne yazık ki endüstriyel atıklarla kirletilmekte. Çok değil; 10 yıl sonra içme suyu sıkıntısı yaşayacak dünyanın en zengin su rezervlerine sahip ülkelerden olan şu memleket. Yazık değil mi?
 
Bugün 19 litre suyu 4,5 TL’ye alan bir kişi ancak bir bardak suyu 10 krş’a içebiliyor. O da en ekonomik fiyata satın aldığı için. Yoksa sokakta bu 20 krş. 10 sene sonra bir bardak suyu 1 TL’ye içeceğimize iddiaya girebilirim. Dostlar! Hem tarım arazilerimiz hem doğal su kaynaklarımız her geçen gün azalıyor. Buna mukabil biz çoğalıyoruz. Bugün sahip olduğumuz kaynaklarımız bizi besliyor ama zaman gelecek yetmeyecek. Ürdün’de insanlar çölde suyu damlalıkla akıtarak domates, salatalık yetiştiriyorlar ve orada sebze-meyve yetiştirmek için verilen çabayı görünce insan anlıyor kendi ülkesinin zenginliğini.       
 
Okulda “Turizm ve Rekreasyon” dersimiz vardı. Hocamız renkli kişiliğiyle Prof. Mustafa Sağcan’dı. Boş zamanları değerlendirme ve dinlenme-eğlenme gibi faaliyetlerin tamamıydı kısaca bu dersin özeti. Bunları yapmak için de doğal ve yaşam alanları ön plana çıkıyordu. Söz konusu nehir, göl, akarsu, orman ve yeşil alanlar potansiyel rekreasyonel alanlardı. Sanayi toplumları turistik faaliyetlerde bulunacakları ya da tatile çıkacakları zaman bu potansiyel alanları daha çok tercih etmekteydi.
 
Özetle başta kendi yaşamımız ve sağlığımız sonra da konumuz olan turizm ve rekreasyon için tabiata, tarım alanlarına, doğal kaynaklara çokça ihtiyaç duymaktayız. Onların yok olması demek bizim yok olmamız demek. Dinlenme ve eğlenme ihtiyaçlarını gideremeyen insanlar beden ve ruh sağlığını yitirmekte. Rekreasyonel turizmdeki etkinliklere baktığımızda bunu rahatça görürüz.
 
Sağcan Hocama ikinci kitabının bazı kısımlarında kendisine yaptığım çevirilerle yardımcı olmuştum. Dolayısıyla o kitabı hala hatırlarım. Rekreatif faaliyetlerden bazılarına göz atalım: Piknik, Oltayla Balık Avlama, Güneşlenme, Yürüyüş, Yüzme, Alışveriş, Köy ve Yayla Ziyaretleri, Doğada Yürüyüş, Sandal ve Tekne Gezintisi, Yelkencilik, Rafting, Şnorkel ve Tüplü Dalış, Bitki Türleri İnceleme, Doğal Güzellikleri Görüntüleme, Tarihi ve Arkeolojik Sitleri Ziyaret, Kelebek-Çiçek vs Koleksiyonculuğu, Dağcılık, Açık Alan Sporları, Kampçılık, Yürüyüş ve Tırmanma, Safari, Av Turizmi, Ata Binme, Bisiklet Sürme ve Yeme-İçme (Gurme)…
   
Liste devam ediyor. İşte tüm bu saydıklarımız için mutlaka doğaya, temiz akarsuya ve korunmuş bir çevreye ihtiyaç var görüleceği gibi. Dağları orman kaplı, ovaları meyve-sebze dolu bir ülkede yaşamak istemez misiniz? Çok değil çevrenize biraz daha dikkatlice bakın! Seçici bir gözle bilhassa kirlilik ve yok olmaya yüz tutmuş doğal güzelliklerimize; en basitinden çevremizdeki atık naylon poşet ve plastik şişelere… Kim böyle pis bir çevrede hayat düşler?
 
Lütfen, arabanızla giderken üstünden geçtiğiniz köprüden inip altından akan suyun temiz olup olmadığına bir bakın! Nasıl kirlendiğimizi ve zehirlendiğimizi gözlemleyin! Sonra o ırmağın denizle birleştiği veya aktığı gölde biriktirdiği atıkları ve o atıkların zaman içinde ne kadar çoğaldıklarını ve yaşamımızı tehdit etmeye başladıklarını görün. Çok eminim ki sonunda şunu diyeceksiniz: “Naylon Poşet ve Plastik Şişe Kullanımı Yasaklansın!.. Sanayi Atıklarına Daha Sıkı Denetim Getirilsin!”... Ödemiş ve çevresini tehdit eden naylon ve plastik atıklar ile ilgili yerel basında çıkan haberlere bir örnek: http://www.yerelguc.com/yasam-saglik/vatandas-ucan-cop-posetlerinden-rahatsiz-h4550.html
 
Kirlilik akarsularımızdan sonra denizlerimizde de o kadar arttı ki AB, Türkiye’den aldığı çift kabuklu yumuşakça ürünlerini bundan sonra almayacağını duyurdu çünkü aldıklarında izin verilen ölçülerin üzerinde ağır metal ve bakteri bulundu. Bundan sonra kum midyesi, kara midye, kıllı midye, tarak, istiridye gibi deniz kabuklularını Avrupa’ya satamayacağız. Yalnız çok eminim biz yemeye devam edeceğiz. Tıpkı radyasyonlu çay ve fındıkta olduğu gibi.
 
Zira ülkemizde satılan midyelerin çoğu toplaması kolay olan kıyıdaki fabrika ya da tersane rıhtımlarındaki dubaların diplerinden ve de liman duvarlarının altlarından toplanıyor. Daha temiz ve sağlıklı olan Karadeniz midyesini piyasada bulmak zor.
 
AB’nin aldığı bu tedbir kararının ardından denetimleri hızlandıran Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, bu sıkıntıyı atlatabilmek için özel laboratuvar ekipmanları satın aldı. Ancak en önemli madde olan ‘katalizör’ eksik kaldı. Bu katalizörün sadece Kanada’da üretildiği ve çok kontrollü satıldığı ayrıca ücretinin de yüksek olduğu biliniyor.
 
...
 
Ülkemiz suları kirleniyor. Verimli topraklarımız harcanıyor. Ormanlarımız yok oluyor. Doğamız, toprak anamız şimdilik cömertliğini sürdürüyor, fakat farkında olmadığımız bu zenginliği böyle hoyratça kullanmaya ve israf etmeye devam edersek gün gelecek öyle bir fakirleşeceğiz ki bir bardak suya, bir karış toprağa ve bir tutam yeşil dala ve yaprağa muhtaç olacağız. Ama 30 yıl ama 50 yıl.
 
Kendimizi, evimizi nasıl temiz tutuyorsak çevremizi, doğamızı kısacası dünyamızı temiz tutmak zorundayız. Sonuçta; dünya da hepimizin içinde yaşadığı koca bir ev.
 
O yoksa hepimiz yokuz.

3 Kasım 2013  12:51:54 - Okuma: (761)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik