Yazı

Berlin, Berlin –V–
Berlin, Berlin –V– 

Asil S. Tunçer

Zeus Sunağı –IV-

Ayakta duracak halim kalmadı. Derken kalabalığın arasında nasıl olduysa bir bankta bulduğum ufak bir boşluğa iliştim. Oh! Dünya varmış. Bacaklarımın ağrısını asıl oturunca anladım. Yanımdaki grupta herkes put gibi durmuş sunağa bakıyor ve kulaklıklarından rehberin anlatımını dinliyorlar.
 
Ön tarafa baktığımda 30 yaşlarında var mıdır bilmem, bir hanım rehber anlatıyor. Head-setli grup onun anlattığı levha ve yöne göre, kafalarını sağa sola çevirerek pür dikkat sunumu ve ilgili figürü takip ediyorlar. Sesi duymuyorum ve anlatım Almanca ama aşağı yukarı tanrı ve tanrıça isimlerinden genel olarak ne anlatıldığını tahmin edebiliyorum.
 
Yalnız arada birkaç dakikalık bir şey anlattı ve sonunda herkes güldü; onu çok merak ettim. Zeus Sunağı’nda komik ne olabilir? Yoksa bizim salaklığımıza, nasıl ahmakça sunağı elimizden kaptırdığımıza mı gülüyorlar, bilmiyorum; bilmek de istemiyorum zaten.
 
Yalnız eğer bu dünyada hak ve hakkaniyet varsa ve tanrı yukarıdan her şeyi görüyorsa, buradaki adaletsizliği giderecek ve Almanların vicdansızlığını, yaptığını yanlarına koymayacak. Tanrı şahidim olsun, bir gün gelecek ve Zeus Altarı’nı yüce yaradan bize geri verecek. İçime öyle doğuyor, içimdeki ses bunu söylüyor. Benim o zamana kadar kemiklerim bile kalmasa dahi, Zeus Sunağı’nı benim torunlarım kendi ülkesinde görecek. Buna inanıyorum, kaniyim; Sunak eninde sonunda bizimdir.
 
Şurada ettiğim dualar, beddualar yeter en azından. Almanlar utanacağına gururlanıyorlar besbelli ki Almanca rehber hanım anlattı grubuna safdilliğimizi… Alman grup da kıkır kıkır güldü. Siz gülün! Son gülen iyi gülecek. O da biz olacağız. Ulan Eumenes, keşke bu altarı daha içte bir yere, gözden uzak bir köşeye yaptırtsaydın da Almanlar gelip onu bulamasaydı ve götüremeselerdi.
 
 
Bu arada biraz dinlendim; bir iki yudum su da içtim. Tekrar döndüm levhalara: artık son duvardayım. Sol tarafa geçtim yani; Sunak sağımda kalıyor. Oh yaşasın; burası da bitti mi gidip çay içeceğim. Sahi ben niye termosu ve oğlumun sabah okula giderken serviste çay içtiği matara-kupasını yanıma almadım? Su için kettle aldım otelde çay demlemeye ama onu akıl edemedim. Neyse bir daha ki sefere tam teçhizatız, bu tecrübe oldu.
 
 
Burada Afrodit elinde kalkanı ile savaşıyor. Vücudunun güzel hatlarını gösteren zarif bir khiton giymiş. Sahiden Afrodit, çok değişik betimlenmiş; bakın o bile savaşıyor ki çok görülmez. Ölmüş, sırt üstü yatan Chtonius’un gövdesine sapladığı mızrağı çekip çıkarmak için yüzüne şık sandaletiyle basmakta… Eksik ve kırık parça çok ama hikâye mükemmel. Arkada Ares, önünde oğlu Eros uçmakta.
 
Kanatlı genç bir dev karşısındaki Afrodit’in anası Dione ile savaşmakta. Dione, her iki kolunu kaldırarak kendisine saldıran devi göğsü hizasında tuttuğu kılıcıyla vurmak üzere, sol elinde kınını tutmakta.
 
 
Bundan sonraki kabartmalar çok bozuk olduğundan daha çok efsanelerden yararlanılmış ve tahminleme yoluna gidilmiş. Başka türlü de işin içinden çıkılamazdı herhalde. Doğu yüzünde güneş tanrıları bulunduğundan, burada gece tanrıları ve yıldız kümeleri yerleşmiş olabileceği düşünülmüş bence.
 
Elinde kalkan bulunan insan şeklindeki çıplak tanrı, dizüstü çökmüş genç bir deve hücum etmekte. Belki de Afrodit’in sabahyıldızı Phosporos’tur bu kaslı adam. Bundan sonraki grupta ise bir ilk defa bir tanrının ümitsiz ve mutsuz yüz ifadesi, çaresizliğini çok rahat dışına vurmuş bir tavır içinde olduğu sahneyi görüyoruz. Yılan bacaklı güçlü bir dev, genç tanrıyı belinden yakalayarak, kalkanlı sol elini pazı hizasından ısırmakta.
 
Burası çok ilginç bu kısım ve neden böyle birden farklılaşıyor, yoğunlaşıyor ifadeler? Bana göre şöyle açıklanabilir: Sunağın frizlerinin sıralaması ziyaret güzergâhından bence buradan başlıyor olabilir zira tanrıların ne denli uğraştığı ve mücadelenin büyük, zorlu olduğu vurgusu, teması var. Tanrının sağ elinde dişli bir savaş aleti var. Devin yılan ayaklarından biri bu silahın üstüne başını koymuş.
 
Levhanın sonuna doğru ise sanki anlatı sonlandırılıyor veya hikâye toparlanıyor. Avcı aslan iki eliyle kaldırdığı lobutu, miğfer ve kalkanı devin başına indirmek üzere ve başındaki aslan postu omuzlarını örtmüş.
 
 
En sağda, çıplak ve güzel işlenmiş bir dev arkadan görülüyor. Bir posta sarılı sol kolunu Orion’a karşı kaldırmış. Kanatlı Parthenos yani Yıldız Kümesi bu sahnede genç bir kadın olarak betimlenmiş. Yılan bacaklı bir gigantı saçlarından sürükleyerek, sağ elindeki kılıçla boynuna saplamış. Takip eden kısımda kalkanlı iki savaşçı çarpışmakta. Exomis giymiş bu tanrı belki Bootes’tir. Düşmanı mızrağa davranırken o da kılıcını savurarak indirmek üzere. Aralarında yere düşmüş çıplak bir gigant var.
 
 
Gece tanrıçası Nyx de bütün diğer tanrıçalar gibi giyimli. Dalgalanan elbisesi içinde miğfer ve kalkanla donanmış bir giganta saldırmakta. Tanrıçanın darbesi karşısında diz üstü düşen gigant kendisini kalkanıyla korumak ister gibi fakat tanrıça sol eliyle devin kalkanını iterek elindeki garip gülleyi atmak üzere.
 
Bozuk levhada -ortadaki- yılan ve değnek izleri fark ediliyor. Yine çok eksikleri olan diğer levhada bulunan bir kadın zengin kıvrımlı bir khiton giymiş. Sırtındaki ok torbasından bir av tanrıçası olduğu sanılmakta. Daha sonra omuzlarına dökülen bukleleri ile birbirini andıran kadınlar, Gece Tanrıça’sının kızları, Kader Tanrıçaları yani alın yazgıları olan Moira’lar.
 
Burada benim hoşuma giden bir bölüm var: O da hem dağınık figürler hem de derli toplu anlatım ve birbirini bütünleyen hikâyenin heykelleri. Başlayalım; ilk Moira, devi saçlarından yakalamış ve kaldırdığı sağ eliyle bıçağı göğsüne saplamak üzere. Gigant da sağ eliyle tanrıçanın kolunu yakalarken bir eliyle de saçlarını kurtarmaya çalışmakta.
 
İkinci Moira; yere düşmüş, yarı ölü genç bir gigantın kalçasına basmakta, omuzuna sapladığı bıçağı çekmekte. Üçüncüsünü tam çözemedim. Yalnız Puchstein, bu grubu intikam tanrıçaları Emnysler ve Gorgo’lar olarak tanımlıyor, onu da burada belirtelim.
 
En sondaki levhada, Denizler Tanrısı Poseidon’un arabası görülmekte. Arabaya iki denizaygırı koşulmuş. Vücudundaki pullar, bütün zenginliğiyle devrin heykelciliğin bir şaheseri olduğunu bize yüksek sesle haykırıyor. Sağ elinde üç dişli yabasını sallayan, sol elinde yunus balığı taşıyan tanrı, solda merdiven basamaklarında çarpışan deniz perilerinin önünde yer almış.
 
Şimdi sunak, sağ kanadıyla önümde. Sol batı yüzde; denizden çıkmış canlılar sanki yerlerinden sıçramış, savaşa katılmak için sunağın merdivenlerine fırlamışlar. Köşeden insan gövdeli, kanatlı, ortası at, bacakları balık gibi Poseidon’un oğlu dalgalar tanrısı Triton acayip bir şekilde elinde kılıcı ortada duruyor. Kuyruğu ile bir deve çarparken diz çökerek kendini müdafaa için kılıcını kaldıran bir diğer deve saldırıyor.
 
Üçüncü düşman ise, sol kolunu öne doğru uzatmış. Tanrı da kolunu örten aslan postunu çekmekte. Öte yandan yılan bacaklı bir gigant, Poseidon’un karısı Amphitrite tarafından öldürülmek üzere.
 
 
Sol Batı Ayna’nın sahnelerindeki balık derisi başlıklı sakallı adam denizdibi tanrısı Amphitrite’nin babası Nereus. Önündeki tanrıça Nereus’un genç karısı Doris, yılan bacaklı devin bacağına basarak saçlarından çekiyor. Devin yılan bacakları cansız bir halde yerde uzanıyor. Bir eliyle tanrıçanın dizini yakalarken diğer eliyle saçlarını kurtarmaya çalışıyor.
 
Sakalı ve işçi gömleği taşıyan bir adam, merdivenlerden koşarak çıkan düşmanına hücum etmekte. Bu zanaatkârlar tanrısı Hephaistos olmalı. Kalkanı yerde olup, ellerinde silah(lar) var. Bir başka düşman ise tanrılardan kendini kalkanıyla korumakta… Dedim ya bu bölüm biraz farklı, diğerlerinden tema olarak ayrılıyor az da olsa. Madem getirdiniz sunağı buraya o zaman aynı ortam ve mekânı hazırlayın. Bu şekilde karışık ve garip olmuş.
 
Sol Batı Ayna Merdiven İçi; sağda bir kartalın, gigantın yılan bacaklarından birini yakalamasıyla birlikte aynen karşı merdiven gibi enfes bir tablo oluşturmuş, hikâye de son bulmakta. Figürler öyle özenli ve anlamlı işlenmiş ki siz merdivenleri yalnız değil onlarla birlikte çıkıyorsunuz. Ya da sahne merdivenlerin basamaklarını çıkıp yukarda son buluyor.
 
 
Sayabildiğim kadarıyla Telephos ve Sunak frizlerinde toplam yüzün üstünde karakter ve onların hikâyesi var. Bunlar yerleştirilirken hem hikâye ve akışı hem de tanrıların ilişkili oldukları doğa olayları dikkate alınmış. Yani deniz, nehir ve su tanrıları misal sunağın denize, nehre bakan tarafına ama güneş, ay ve ışık tanrıları ya da tanrıçaları sunağın bolca güneş alan doğu, güney ve batı kenarlarına işlenmiş.
 
Atina özentisi içinde veya etkisi altında ama Bergama’ya özgü patetik üslupla islenmiş olan bu kabartmalar Helen sanatının en görkemli yapıtı bana göre. Başkası ne derse desin! Tüm kabartmalarda bir birlik ve uyum görülmesine karşın başta Telephos ile diğer kabartmalar ve de yine o kabartmalar kendi içlerinde belirli belirsiz farklılıklar gösterir. Bu da zaman ve sanatçı ile hikâye ve anlatılmak istenen olayla ilintili. Şahsen ben özellikle Hekate’li, Athena’lı ve Gaia’lı sahnelere bittim resmen, gerçekten…
 
Bir de bu sol taraftaki duvarda yer alan kabartmaların Nyx ve Moira ve de saç ile elbise kıvrımlarına bilhassa. “Gerçek olsa ancak bu kadar olurdu” diyorum. Bu sunaktakiler sanki birer canlı ama sırf sanat için sonsuza değin kıpırdamadan duran karakterler adeta. Bir sanatçının elinden çıkabilecek böylesi görkemli bir şaheserin karşısında insan sanki ufalıyor; küçülüyor.
 
Tek anlamadığım sol duvarın sonu ile sunağın kuzey duvarının sahnelerinin tekrarlanma nedeni? Ne gerek vardı, diye düşünmeden edemedim. Yalnız ayna konulması çok akıllıca olmuş. Biran ben bile sahnenin nerde bitip nerde yansıya düştüğünü anlayamadım. Burada göz yanılsaması var. Kaç kişi farkına varıyor acaba?
 
Zamanın kaotik ortamında ve bağnazlığında ve de cahilliğinde bizden koparılan bu mükemmel eserin güzelliği karşısında nutkum tutulmuş durumda. Gün boyu bu güzelliği seyreden gözlerim, kavuşamayacaklarını bile bile birbirine vurgun iki sevgilinin ayrılık anı geldiğinde yüzlerine çöken hüzün, gözlerini kaplayan buğuyla nasıl birbirlerine son kez bakarlar, aynı öyle son bir kez enfes kabartmalara bakıyor ve çaresiz, istemeye istemeye salonu terk ediyorum.
 
Hayatımdaki en zor vedalaşmalardan birini yaşıyorum şuan. Sunak, benden zorla koparılan, başka topraklara kaçırılan ve ebediyen orada kalmaya mahkûm edilen bizden bir beden, ülkemizden bir parça çünkü. Ne kadar anlatsam da, hislerimi tam olarak size aktarmam zor; burada benimle bu anı yaşamanız lazım.
 
Bu halet-i ruhiyeden sonra bir büyük sıcak çay bile beni kendime zor getirir. Sizi bilmem.
 
Elveda Berlin, Elveda Sunak. Tekrar Görüşmek Üzere.


16 Ağustos 2013  09:18:28 - Okuma: (905)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik