Yazı

Berlin, Berlin –III–
Berlin, Berlin –III– 

Asil S. Tunçer

Zeus Sunağı –II-

Sunak, çok iyi bir plan ve projelendirme sonrası vücuda getirilmiş. Bunun için en az 30-40 heykeltıraşın çalışmış olması gerekli. Kaynaklarda da bu yönde bilgiler mevcut sayılar farklı olsa da. Ayrıca mitosları iyi bilen, bunların nasıl ve beye göre sıralanacağını hesap eden sanatçı, usta ve uzmanlardan oluşan bir grup kafa kafaya verip birlikte çalışmış olmalı. Yoksa bu muhteşem eseri 1-2 kişinin yapması bugün bile olanaksız bana göre.
Çok basit bir örnek, sunağa geliş yönü, merdivenleri çıkarak içeri giriş yönü, güneşin ve ayın doğuş-batış yönü gibi her türlü ayrıntı hesaplanmış, ona göre düzenleme yapılmış ve levhalar da hikâyeleriyle uyumlu olarak ona göre dizilmiş. Bunun için gündüz tanrıları doğudan batıya doğru sıralanmış misal.
Önde ufuk tanrıçası Eos, dizginleri sol elinde olduğu halde atını koşturtmakta. Sağ elinde bir meşale tuttuğu sanılan tanrıçanın insan şeklinde bir dev tarafından izlendiği düşünülmekte. Sağda kalan güneş tanrısı Helios, uzun bir elbise giymiş, başında parlak bir çelenk. Denizden çıkarak üzerine atladığı arabasını 4 azgın at çekmekte. Sağ eliyle bir meşale savurmakta, sol eliyle de yaldızlı dizginlerini tutmakta.
Üstüne gelen arabaya karşı hayvan postu sarılı sol kolunu kaldıran ve sağ eliyle taş atmak üzere olan genç bir gigant görülmekte. Theia, elinde kılıç olduğu halde genç bir devle savaşmakta… Ay tanrıçası Selene, atın üstünde sırttan görünmekte ve atını sola doğru sürmekte. Gömleğinin sol omzu düşmüş. Atın üstünde bir hayvan postu var. Yere serdiği devi görmek için arkasına bakmakta.
Resmen başım dönmüş durumda. Burada nerdeyse Azra Erhat’ın kitabının tamamı var. Bozuk alanda hikâye kopuyor, merak ediyorum doğrusu; acaba burada ne vardı? Bu levhadaki sağdan sola doğru açılmış bir kanattan sonra, boş olan levhada belki Gündüzler Anası’nın kanatlı bir kocası vardı.
Sonraki sahne de bir boğuşma anı gözüme çarpıyor. Aslan başlı, insan gövdeli bacakları yılan şeklinde olan bir gigant pençesini, titan Pallas’ın koluna geçirmiş. Kısa şortlu çıplak titan, kuvvetli kollarını devin boynuna dolayarak onu boğmaya çalışmakta.
Önünde kanatlı ve sakallı bir tanrı, elindeki kalkan ve kılıçla, post sarılı kolunu kendisini korumak için kaldıran bir giganta hücum etmekte. Kanatlarındaki gözden, bunun tanrı Uranos’a sarılmış Pallas’ın kardeşi Perses olma kanısı oldukça kuvvetli.
Buradaki levha bir kapının tam üstünde yer alıyor öyle ki açımı daraltıyor. Arada da zaten bozuk bir levha var. Oldukça yoruldum sayılır. İçeri gireli aralıksız 2 saate yakın toplamda da otelden ayrılalı 4 saat oldu ve ben hala bir bardak çay bile içmedim. Zaten başım da ağrımaya başladı. Sabahki kar altında müze önündeki sırada bekleyiş ve soğuk hava, şifayı kapacağız sanırım. Gidip bir çay içmeli.
Görevliye sordum; çay içmek için yandaki binaya, diğer müzeye girmem lazım. Bunun için öteki tarafın biletini alıp kapıda ibraz etmem gerekiyor. Vazgeçtim; sunağı yarım bırakamam. En azından biraz su içebilirim ama şu sırayı bitirmek lazım önce temadan kopmadan.
Sağ duvarın son levhasına geldim: Themis sağa doğru yönelmiş, yüzüstü yere düşmüş, var gücüyle göğsüne giren oku çekmeye çalışan ve yüzünden acısı okunmayan devin yılan bacaklarından Themis’e doğru uzanmış. Önünde insan yapılı, büyük kanatlı, boynuzlu ve sivri kulaklı bir gigant var. Sanki Gigant elinde ateş saçan meşalesiyle kendisini kovalayan tanrıçadan kaçmakta. Tanrıçanın başında çelenk, elbisesinde ipeğimsi kıvrımlar mevcut. Bu Pırıltı Tanrıçası Phoibe’nin ta kendisi. Phoibe meşalesini geriye doğru kaykılmış olan Gigantların üstüne tutmakta.
Güney yüzün sonunda Kız kardeşi Asteria var ve o da av köpeğinin yere yıktığı yılan bacaklı düşmanı saçından yakalamış kılıcını saplamakta. Uzanan kolu tutan bir el Asteria’yı engellemeye çalışsa da başaramamakta. Zengin görünümlü ve zevkli elbisesiyle tanrıça sağa doğru yönelmiş, sol eliyle çökmüş bir devin saçlarından yakalamış ve sağ elindeki kılıcı devin göğsüne saplamış. Köpeği de devin yılan bacaklarından birini ısırmakta.
Yılan bacaklı çıplak gigant sol kolunu köpeğe dayarken, sağ eliyle de tanrıçanın kolunu yakalamış. Yılanların başları yukarı kalkık ve ıslık çalmakta. Yılanların duruşu ve saldırgan tavrı sanki engerek yılanı hissi uyandırdı bende. Bergama’dan yukarı Alexander Troas’a kadar olan hemen tüm ören yerlerinde sıkça rastladığımız bu yılanın burada karakterize edilmesi çok doğal.
Şimdi başa dönüp fotoğraflarını da çekeyim istiyorum. Önce biraz banklardan birine oturup notları ve bazı düzeltmeleri gözden geçireyim. Buraya geldiğinde sırada beklemeden içeri girecek ve hiç enerji harcamamış olarak levhaların karşısına geçeceksin. Ayrıca bir gün önceden ayakları yukarı kaldırıp iyicene dinlendireceksin. Berlin içi için bir tam gün zar zor yeter, Potdzam için yarım gün ve burası yani müzeler için yine en az bir yarım gün ayırman lazım.
Toplamda 4 müze var ve tamgününü alır ama başlar baş ağrısı ve 4 saat sonra sarhoş gibi olursun. Bu söylediğim turistik gezi. Benim gibi araştırma amaçlı ziyarette Berlin’deki müzeler tam iki gün rahat sürer. Sunak sadece yarım gün yani 4 saat. Ben de bu yüzden müzeler için 2 gün ayırdım ve beynimin dayanabildiği kadar müzede kalıp sonrasında şehri dolaşacağım. Sabahleyin müze açılıncaya kadar yine şehir turu yaparak zamanımı optimum kullanmaya çabalıyorum. Yoksa yarım gün Berlin ve yarım gün müze yaparak toplam 2 günde Berlin programımı bitirmeyi planlıyorum.  
Su içmek ve çıkıp bir yan taraftaki kitap reyonuna bakmak bile beni biraz olsun dinlendirdi. Tekrar salona dönüyorum ve kaldığım yerden devam ediyorum. Saatime bakıyorum 12.14. salona gireli rahat 2 saati doldurmuşum. Daha yarısındayım ve hemen sağ batı aynaya geçiyorum.
Ormanlardan Olympos tanrılarına yardıma koşan Tanrı Dionysos’un üzerinde kıvrımları net gözüken güzel bir elbise bulunmakta. Başında da sarmaşıktan mı yoksa defneden mi tam anlayamadığım bir çelenk var. Bacakları arasında kutsal bir arslan ama daha çok pars gibi duruyor çünkü daha ufak bir kedigil. Sağ elinde fırlatmak üzere bir mızrağa benzer kargı şeklinde bir savaş aleti, yanında keçi küpeli ve kıllı vücuduyla 2 satyr mevcut.
Karşıda; bir aslanın sırtüstü yere yuvarlandığı çıplak gigant (!) sağ ayağını yere sol ayağını aslanın kafasına dayamış durumda, kutsal aslanın arkasındaki tanrıça büyük olasılıkla… İç tarafa doğru döndüğümde merdivenin sağ iç yüzü çok bozulmuş ve figürler zar zor seçiliyor. En solda kanatlı ve yılan ayaklı bir gigant, kaybolmuş bir Nympha’nın meşalesine karşı kendisini korumak için kollarını kaldırmış. Soldan uçarak gelen bir kartal, devin yılanlarından birinin çenesine pençesini geçirmiş.
Merdivenlere tekrar çıkıp oturuyor ve karşıya bakıyorum. Önce uzaktan tüm paneli görüp sonra tek tek levhalara odaklanacağım. Bu sıra sanki daha bizden gibi. Yani aslında bir şekilde tüm Olympos’a aşina olsak da bu sıra da ne bileyim. Artemis, Apollon, Hekate ve Athena derken sanki bizim daha sık karşılaştığımız tanrı ve tanrıçalar, daha doğrusu karakterler var. Özellikle şu Rhea’lı olan levha beni deyim yerindeyse olduğum yere çaktı. Olamaz böyle bir şey.
Aşağıya inip olabildiğince sokuluyorum, yaklaşıyorum levhalara. Yani abes ama dokunmayı çok isterdim. Hani uzun zamandır görmediğin bir yakınına sarılmak istersin ya, öyle bir şey. Tanrım! Bunlar niye bizde değil. Neden bizimkiler bunların kaçırılmasına göz yumdu? Neden izin verdiler? Bir mucize olamaz mı? Bunları ülkemde görmeyi o kadar çok isterdim ki anlatamam. Saatlerdir hem bir yandan çalışıyorum hem öte yandan bu beynimi tırmıklayan sorularla uğraşıyorum. Hatta bir ara bir-iki levha geçmişim farkında değilim. Kendime gelince geri döndüm, tekrardan.
Bana deseler şuan ne istersin; herhalde hemen sunak derdim. İnsanın tekrar tekrar bakası, göz süzesi geliyor. Kabartmalar öyle canlı ve gerçekmiş gibi duruyor ki gece ilk defa bu gigantları görsen karanlıkta örneğin, yaratık gördüm galiba dersin. Tanrım! Bunları nasıl yapmışlar? Bu ne maharettir, sanattır! Mermerin işlenmesindeki ve oymacılığındaki kabiliyet karşısında eziliyorum. O kadar büyülendim ve etkisinde kaldım ki karşımda duran bu şaheserin arkamdan seslenen birisini bile duymamış olmalıyım, adam resmen sırtım vurdu; “beni duymuyorsunuz!” dedi.
Evet! Şuan hiçbir şeyi duyacak ve başka bir şeyi görecek halde değilim. Zaten şuan ben ben değilim. “Beni bende demen bende değilem, bir ben vardır bende o da Sunak’tan içeri” dermişim! Yahu ben daha önce neden gelmedim, neden bu zamana kadar sarktı bu gelişim. Öff, öff!
Neyse, levhalara dönelim! Burası sunağın ana cephesi. Olympos tanrıları, binanın en iyi görünen kısmında yer almışlardı. Son figür Hekate, savaşıyor. Burada muazzam bir teşbih var. Üçlü kadın figürü; ne bu biliyor musunuz? Kuvvet. Evet, efendim; üçlü kadın kuvveti simgeliyor. Hekate, iç içe üç kadın ile simgelenir ve bu yüzden de altı kolludur.
Laguna (Yatağan’ın hemen çıkışı) uzak derseniz, Efes’te de size Hekate gösterebiliriz. Nerde? Kütüphane’den Ticari Agora’ya açılan Mazeus Mihridates Kapısı’nın en solundaki nişin solunda. Yapan yanlış filan değil. Tutturamamış da çok kol olmuş, o da değil. Hekate’dir burada yer alan silinmeye yüz tutmuş figür. Derler ki kapı duvarına affedersiniz, ufak su döken ve kirletenleri lanetlemek için buraya yapılmış.
O haliyle çok çevrecidir, etrafın temiz tutulmasında etkili olmuş zatı zamanında. Aklıma geldi şimdi; memlekete baştanbaşa Hekate ile mi doldursak da şu çöp, poşet ve pet şişe atımını engellesek! Ha, ne dersiniz?
 
Sürecek…
 
Ülkemizden Kaçırılan Zeus Sunağı’nın Geri İadesi İçin Başlatılan Kampanya Linki:


28 Temmuz 2013  14:09:54 - Okuma: (704)  Yazdır




İstatistik