Yazı

Mürit uçmaz şeyh uçurur...
Mürit uçmaz şeyh uçurur... 

İbrahim Becer

İzmir’de ikamet etmenin artıları ya da eksileri elbette vardır ve bu değişkenler her il ve onun mukimleri için farklılık gösterirler.

Mesela İzmir’in kavaklarına meftun olan bir müzisyen çıkar ve bir kavak ağacını överken, bir başka ilimiz Bingöl’de de bir şair çıkar ve yörenin çobanlarına güzelleme yapabilir. Çoban için de kavak için de şiirler yazabilecek, şarkılar besteleyecek sanatkârların, zamanında bu topraklarda yaşadığını bilmek güzel şey de bugün maalesef dünden çok farklı.
         Kemalettin Kamu’nun Bingöl’ünde ve onun dağlarında halen çobanlar geziyor mu, ya da şairin ‘bir çoban parçasısın olmasan bile koyun / Daima eğeceksin başkalarına boyun’ dizelerindeki seviyede bir kabullenişi içselleştirmiş insanlar halen mukim midir bahse konu şehirde bilmiyorum. Fakat hanidir evimden çıkıp da şöyle bir çarşıya uzanayım diye yola revan olduğumda kavakların gölgesinden değil de kalpaklı Mustafa Kemal bayraklarının altından yürüdüğümü biliyorum. Üç cepheli bir evin her cephesine bayrak asanı da gördüm, koluna Mustafa Kemal imzası atanı da gördüm. ‘Deliye her gün bayram’ derler ya, bunca bayrak arasında insan kendini her gün ayrı bir bayramı kutluyor gibi hissediyor. Sağ olsun, bu bayrak penetrasyonuna bir katkı da Başbakan’dan geldi ve ortalık tam panayır yerine döndü güzel ülkemde. Hani, Türk tarihine üç aşağı beş yukarı aşina bir Japon’u benim ülkeme getirseniz, garibim Yunan’ın az sonra karaya ayak basacağını zannedecek ve ilk kurşunu sıkmak üzere yana yakıla bir Hasan Tahsin aramaya çıkacak.
Tabi ‘bayrak asma’ konusundaki bu hassasiyete rağmen, 1922 yılının 9 Eylülünde neden memleketin öbür yarısı bir olmuş da, İzmir’deki Yunan bayrağını alaşağı edip Türk bayrağını göndere çekmiş, o sırada İzmirliler ne yapıyormuş apayrı bir konu. Daha da önemlisi, dün kendini kurtaranlara bugünün İzmirlilerinin ekseriyetinin neden kibirle baktığı konusudur ki buna da ‘vuzuha muhtaç bir istifham’ der eskiler.
Bazen, en azından son kırk senesinde havasını soluduğum bu şehre bakıyor ve şaşırıyorum. ‘İzmir’in denizi kız, kızı deniz, sokakları hem kız deniz kokar’ diyen şaire inat tahammülsüzlüğüyle insanın burun deliklerini sızlatan bir koku var artık bu şehirde. Gelmişini geçmişini tüm şöhretlerinin hepsini geçtim, dokuz mahalleyle barışık bir Sezen Aksu’ya bile tahammül edemeyip, adını verdikleri sokağın tabelasını bile değiştirdi bu şehir.
Türkiye’nin en büyük stadına sahip olup da Süper Lig’de tek bir temsilcisinin, hem de yıllardan bu yana bulunmaması gibi sayısız paradoksun sahibi olan bu şehrin insanları bir garip olmaya başladılar nicedir. En dudak uçuklatıcı komplo teorilerinin pabucunu dama atacak, en saçma dedikoduların ruhuna rahmet okutacak iddiaları İzmirliler büyük bir imanla telkin etmekteler biribirilerine.
Tamamen tesadüfen bulunduğum bir mecliste, kaşlarını Atatürk gibi yapmış, çakmağının üzerinde Atatürk imzası taşıyan bir muhteremi ağzı açık dinlediğimi hatırlıyorum. Hemen her konuda-bana göre en hafifinden saçma- görüş bildiren bu zata karşı masanın geri kalanı çaresiz kalmış olacak ki, beni münci olarak görüp yazar olduğumdan bahis açtılar. El mahkum davete icabet ettik; gecenin sonunda, 99 Depreminin Amerikan uydularının sinyalleri sonucu harekete geçen fay hattının kontrollü bir şekilde uyarılmasıyla gerçekleştiğini ve 7.4 şiddetinin de 74 Kıbrıs Harekatına atıf olduğunu iddia ediyordu söz konusu zat. Neyse ki verilmiş sadakamız varmış da uydu Fransa’ya ait değilmiş; Allah korusun, aynı Fransa 98’de kazandığı Dünya Kupasına atıfta bulunmaya kalksaydı 9,8’lik bir sarsıntıda taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmazdı zannımca.
Bu tip insanlar mebzul miktarda var bu ülkede ve nüfus yoğunluğuna göre de memleketin her tarafına yayılmış durumdalar farkındayım. Coğrafyanın kader olduğunun altını çizen İbn Haldun’a da hak vermiyor değilim ama eskiden kızdığım bu insanlara artık acımaya başladım. Ki ben böyle tiplere sempatiyle bakan bir insanımdır. Çünkü aynı ben ‘Allah’ın velileriyle delileri arasında soğan zarı kadar fark vardır’ sözüne her zaman saygıyla yaklaşmışımdır. Şimdi durduğum yerden baktığım zaman şu soru ciddi olarak kafamı kurcalamakta: ‘Allah’ın bu kadar veli’sinin aynı anda, aynı coğrafyada bulunma ihtimali –bildiğim kadarıyla- hemen hemen imkânsızsa, bu kadar ipe sapa gelmez şeye iman eden bu kitleye benim hangi nazarla bakmam gerekiyor’?
Böyle tiplere bu kadar hassasiyetle yaklaşmamın sebebi, belki de çocukken yaşadığım o travmadır, bilmiyorum. Yeni yetme iki delikanlı yolda yürüyorduk ve tam karşımızdan da herkesin kendisiyle ‘deli’ diye alay ettiği o kişi geliyordu. Küçük aklımla dalga geçmek istedim ve yanımdaki arkadaşımı işaret ederek;‘söyle bakalım, kim kimi döver’ dedim. Muhatabım hiç bekletmeden cevabı yapıştırdı: ‘Kim kimi döverse o onu döver’. Dondum kaldım ve o günden sonra dibini görmediğim suya girmemeye yemin ettim.
Beylik bir laf vardır ve ben çokça sevdiğimden her daim terennüm etmekten imtina etmem: ‘Şeyh uçmaz mürit uçurur’derler. Kabaca, ‘bir kişide yetenek olmayabilir ama çevresindekilerin gazıyla kendini farklı görebilir’ şeklinde tefsir edilebilecek bu deyimi, bu arkadaşlar için tam tersinden okumak gerekiyor yaşadığımız zamanlarda. Yani, ‘mürit uçmaz şeyh uçurur’. Son birkaç yıldır Sözcü, Aydınlık gibi gazeteleri ve onların yazarlarını yakından takip ediyorum. Yazılanlara, çizilenlere bakıyorum ve dünyanın en saçma fikirlerini müntesiplerine bu kadar pervasızca, memleket elden gidiyor yaygarasıyla telkin eden bu kadroların, bu ülkede nasıl değer gördüklerini anlamakta bir kere daha zorlanıyorum. Ben adım gibi eminim, Levent Kırca, Uğur Dündar, Müjdat Gezen, Emin Çölaşan vb. gibiler, mahlasla bu yazıları bu siteye gönderecekler, bu sitenin editörü ‘yetersizlikten sebep’ bu yazıları basmaz.
Kendilerine zararları dokunsa sadece gerçekten ses etmeyeceğim ama öyle olmuyor işte. Dışarıdan baktığın zaman üniversite görmüş, kariyer sahibi, aklı başında bu insanlar ortalığı yakıp yıkıyorlar, yetmiyor bu anarşinin adına ‘Devrim’ diyorlar. Hadi bunları geçtim, geride kalan bir tayfa var ki onların durumu daha da içler acısı; tatil beldelerinde bir yandan şortuna kaçmış kumları temizlerken, bir yandan da parmak arası terlikle bu anarşist tayfayı direnmeye çağıran ve Devrim’in bu yolla geleceğini sanan bir hamakat ehli var bu ülkede. İşin siyasi kanadını burada zikretmeye bile değmez; Peygamber’e küfreden bir siteye ödül veren ve bu insanları ‘demokrasinin yüz akı’ olarak lanse eden bir siyasi teşekkülün olan biteni anlamasını nasıl beklersiniz?
Bu kadar çapsız, ilkel yayın organlarından beslenen bu insanlar, haziran ayı başlarında memleketin battığını iddia ederek isyan çıkardılar bu ülkede. Battığını iddia ettikleri ülke aynı günlerde Boğaz’a üçüncü köprüyü, İstanbul’a üçüncü havalimanını, iki nükleer santralını yapmakla meşguldü. Battıklarını söyledikleri bu ülke, tarihinde ilk defa İMF’ye borcunu sıfırlamış, son otuz yıldır bir yaz ayını ilk defa şehit cenazesi görmeden idrak etmiş ve tüm kredi derecelendirme kuruluşlarının not artırımına gitmesiyle ekonomik anlamda yerini daha da sağlamlaştırmıştı.
Tüm bu verilerin karşısında yapabildikleri tek şey yakıp yıkmak, kalpaklı Mustafa Kemal bayraklarıyla balkon süslemek ve şortlarının içine kaçmış kumları temizleyerek, bu şekilde bir ruh çağırır gibi Devrim’i çağırmak oldu.
Sizlere kızılmaz ancak acınır…


22 Temmuz 2013  09:35:58 - Okuma: (598)  Yazdır




İstatistik