Yazı

Berlin, Berlin –I–
Berlin, Berlin –I– 

Asil S. Tunçer

Bir Başkent Nostaljisi

Amerikalı bir yazarla üzerinde çalıştığımız kitap serisinin Bergama ile ilgili kısmını bitirmek üzereyiz ve bunun için de Berlin’deki Zeus Altarı’nı yerinde görmek ve güncelleme yapmak durumundayız. Sayın yazarla takvimimiz bir türlü uyuşmadığından benim Almanya daha doğrusu Berlin seyahatim ancak Mart 2013’e kaldı.
 
Bir yurtdışı turu birçok etmene ve de değişkene bağlı bildiğiniz gibi. Uçak tarihleri, oradaki hava şartları, sizin zamanınız, ön çalışmalarınızın yeterli olması ve fiziken hatta ruhen söz konusu seyahate hazır olup olmadığınız… Sezonun da başlamasına ramak kala uzun zamandır sıfırın altında seyreden Berlin’deki hava biraz ılımaya başladı ve biz atladık uçağa Berlin’e indik.
 
SunExpress’in İzmir’den öğleden sonra kalkan uçağı bize gün kaybettiriyor ama aktarma yaparak da çok şey değişmeyeceğinden elimiz kolumuz bağlı karar veriyoruz. Oysa uçağımız sabah kalksaydı hiç olmadı Berlin’de bir yarım günümüz olacaktı. Çok yanlış bir saat konulmuş; sanki Berlin’deki otellerle bağlantısı var ve bizi yatmaya götürüyorlar. Bu saçma uçuş saatinden olsa gerek, uçakta 35-40 kişi ancak vardık. Zaten uçanların da yarısı sanırım bizim gibi çaresizlerden oluşmaktaydı.
 
Uçakta tanıştığımız bir Alman sayesinde hem Berlin’deki Zeus Atları hakkında sohbet ediyoruz hem de otelimize kolayca geliyoruz. Hava hâlihazırda kararmış olduğundan en yakın Türk restoranında akşam yemeğimizi yiyip otelimize dönmeyi düşünüyoruz. Yarın için plan yapıp, notlarımıza göz atmak yerinde olur.
 
Otelimiz Potzdamer Str üzerinde TierGarten ile Krezuberg’e arasında. Ben aslında Charlottenberg’de kalmak istemiştim ama müzelere uzak kaldığından sonradan bu fikrimden vazgeçtik. Oysa burada kalıp Talat Paşa’nın Berlin’de kaldığı ve adımladığı sokakları daha yakından görmek istiyordum. Bilhassa 15 Mart 1921’de vurulduğu sokağı; Hardenberg strasse’yi. Yalnız şimdi bu yerlerde çok yıldızlı zincir oteller yükseliyor. Kentin çok merkezi yeri olduğundan buradaki oteller daha pahalı.
 
Bir Alman denizaltısıyla Kırım üzerinden Almanya’ya geçen Talat Paşa, Berlin’in Charlotenburg semtine yerleşir ve Ali Said takma adıyla Hardenberg Strasse numara 27’de kalmaya başlar. 47 yaşındaki Talat Paşa 15 Mart 1921 Salı günü evinden çıktıktan kısa bir süre sonra Ermeni aslılı İran pasaportlu Soghomon Tehleryan tarafından katledilir. Mahkeme katili akli dengesi yok diye serbest bırakır. Yani anlayacağınız I. Dünya Savaşı’nda birlikte savaşıp yenildiğimiz müttefikimiz Almaya, siyaseten attığı kazıktan başka, hukuken de Türkleri arkadan vurur.   
 
Bu arada Berlin’de 50 civarı cami ve mescit var diye duydum. Ezan yasak olduğundan okunmuyor. Tek toplu namazın kılındığı en bilinen cami Türk Şehitliği adı verilen mezarlıktaki camii. Bu mezarlık halen define açıkmış. İlk olarak kullanılması 18.yy sonuna gidiyor. 1797’de Giritli Ali Efendi görevli olarak Berlin’e gönderilmiş ve burada vefat edince cenaze nakil işlemlerinin zorluğu, mesafenin uzunluğu ve de sıcak mevsim nedeniyle aynı yere yani Berlin’e defin zarureti ortaya çıkmış.
 
Zamanla başka Türk ve Müslümanların defnedilmesiyle Türk Şehitliği oluşmaya başlamış. Şehitlik denmesinin sebebi ise Talat Paşa gibi şehit edilen siyasilerimiz ile asker ve devlet görevlilerimizin buraya defnedilmesinden. Yanına inşa edilen cami de 1995’te Türk Diyanet İşleri idaresine geçirilmiş. O tarihten sonra cami daha işlevsel hale gelmiş, bakımı-onarımı yapılmış.
 
Yalnız Berlin’deki Türk marketlerindeki temizliği ve restoranlardaki lezzeti sorgulamak gerekirse çok güzel şeyler söyleyemem. Fiyatlar ve çeşitlilik olarak tam ama hijyen konusunda, lezzet konusunda biraz düşük puan verdim maalesef. Ağız tadı konusunda Almanları bilemem ama Türkler bu konuda seçicidirler, leziz yemek yemeyi severler. İyi yemek yedikleri gibi de pişirirler. Zaten ikisi yan yanadır. Yalnız Berlin’de yemek yediğim yaklaşık beş Türk restoranının hemen hepsi iyi değildi.  
 
Bir Alman’a bizim en lezzetsiz yemeğimiz bile pek fena gelemeyebilir. Hatta hoşlanabilirler de ama Berlin’de yaşayan Türklerin buraya gelirken lezzet ve damak zevklerini de memlekette bırakmayıp beraberlerinde getirdiklerine inanıyorum ama gördüklerim bunun tam tersini söylüyor. Berlin’deki Türk restoranları neden kötü yemek hazırlıyorlar? Sonra da bunları Türk restoranı konseptinde başta Türklere ve daha sonra Almanlara sunuyorlar? Niçin yemek kültürümüzü kötü tanıtıyorlar?
 
Bir Türk, Berlin’de bir Türk restoranında aradığı lezzeti bulamaz ve hayal kırıklığına uğrar. Bence sebebi şu olabilir: Türkler sanırım Almanlara lezzetsiz yemek yapmaktan ve nasıl olsa önlerine ne koysan yiyorlar diye düşünmekten zamanla el maharetlerini kaybetmişler. Ya da bunun açıklaması şöyle de olabilir: Buradan gittiler ve işsiz kalınca kendilerini aşçı diye tanıtıp yemek yapmaya başladılar. Dolayısıyla iyi kötü kendilerine bir ekmek kapısı açtılar.
 
Son olarak da aklıma şu geliyor: Orada Almanlara benzeyip damak tadından ödün verdiler; Türk yemek lezzetini yitirdiler. Öyle ki, ben bile sizin kadar yemek pişirebilir ve size bakarak kendimi aşçıdan sayabilirim. Bir insan bir şeyi yaparken yaptığı şeyin içine biraz özen ve ustalık, biraz zevk ve duygu katmalı, yaptığını önce kendi beğenmeli, değil mi? Para nasıl olsa gelir.    
 
Yemek yediğimiz restoran Döner Restoran. Yani ilk ve ana lezzet döner ama çok kötüydü ve kardeşim. Buradaki restoranlarda ekseri dönerler kıymadan yapılıyor ve eminim bu kıyma hayvanın en kalitesiz etlerinden yapılma ki hiçbir lezzet alamadım. Resmen saman gibi. Ayrıca döner yapılırken sandviç olarak içine ne varsa dolduruyorlar ve sen nerdeyse mayonezli, ketçaplı lahana-havuç yiyorsun. Yani kıyma kötü, döner zaten kötü ve de hazırlanış ayrı bir kötü. Söylemedim değil; söyledim, sordum da üstelik. Yanıtları: biz böyle yapıyoruz dediler.
 
Girdiğimiz restoranların tuvaletleri temiz sayılmazdı. Süpermarketlerin bilhassa sebze-meyve reyonları dağınık ve pasaklı görünüyordu. Berlin malum Türklerin çok yaşadıkları bir yer. Çevremizde bir Türk’e rastlamak zor değil ama sanki bizim Türkler biraz Almanlaşmış! Bir de Türk olduklarından utanıyorlar mı ne, kendi aralarında Almanca konuşuyorlar. Buraya yazları tatile gelen Almancıların çocuklarının kendi aralarında Almanca konuştukları gibi. Bu nedir? Bu kompleks ve kendi kültürüne yabancılaşma nedir? Çok yazık!
 
Bu arada Almanlar da Türkleşmiş mi ne? Bizim kaldığımız otelde din ve isim değiştirmiş bir Alman gördüm. Tercih meselesi tabi ki. Yalnız yere çöp atan Alman, hatta çök konteyneri karıştıran Berlinli gördüm. Çoğu dükkân, kafe ve büroda yabancılar çalışıyor. Kaldığımız otelde de Rus ve Ukraynalı çalışan çoktu. Sonuçta ortaya karma bir Berlinlilik çıkmış. Berlin öyle ki Pakistan, İran, Polonya, İtalyan ve Mısır’dan çok insanı kendine çekmiş. Bu gibi daha birçok ülkeden insanların toplandıkları, birlikte yaşadıkları bir şehir olmuş Berlin Metropolü.  
 
 
Kaldığımız otelde sabah kahvaltısı sabah 07.00’de. 06.45’te büfeyi hazırlayan personel bizi karşılarında hazır buluyorlar. Büfe bizim 3 yıldızlılarımızdan daha iyi. En azından sırf büfe olsun ya da sırf kahvaltı veriyor desinler cinsinden değil. Doğruyu söylemek gerekirse ödediğimiz paraya nazaran otelin büfesi bizim otellerimize kıyasla daha iyiydi. Sahibi bir Yahudi imiş, çalışanları ise dediğim gibi Ukraynalılar. Hemen hepsi güler yüzlü ve sempatik, yardımsever insanlar. Sorularımızla bıktırdığımız halde her zaman doyurucu yanıt bulduk. 
 
Sabah erkenden Müzeler Adası’na gitmek için M48 no’lu otobüse biniyoruz. Metro ile de gitmek mümkün şehrin çoğu yerine olduğu gibi buraya da ama konum itibariyle otelimizden otobüsle daha kolay dediler; biz de otobüsü tercih ettik. İçerde şoförden parayla bilet alabiliyorsun. Kart haliyle daha ucuz. Yalnız otobüslerin içi pis, dışı da kirli. Birisi bunlara su tutmayı akıl etmiyor mu ki? Ücret bizimkiyle nerdeyse aynı tek fark € olması. Yemek de içmek de bizden 2-3 kere misli.
 
Demek burada rehber olsam bizim rehberlik de günlük DRV yevmiye 250 € olmalı yoksa aç kalırız. Öyle ya 15 € ile sandviç ve patates cips kıt kanat doyuyorsun, ikindi vakti ise bir parça tatlı çörek ve bir kapuçino 7,5-8 €. Türk market fiyatları bizimkilerle hemen hemen aynı. O yönden takdir ettim. Burada, memlekette görmediğimiz bazı marka ve ürün isimlerini, farklı ambalaj ve etiketlemeyi gördük. Benim aldığım ise, o meşhur tiryakisi olduğum Seylan çayım. Evde Rize tomurcuk ile karıştırıyor ve mükemmel bir lezzet elde ediyorum. Sırf bize çayımızı içmeye gelen arkadaşlarımız var; haklılar da.  
 
Berlin’de ulaşım bir yabancı için ilk etapta hem karışık hem anlar ve çözersen kolay. Metro tam 130 yıllık. Zamanla ilave edilen yeni metroyla birlikte eskileri de kullanılıyor bazı noktalara. Önünden geçtiğimiz Devlet Kütüphanesi bizim Ankara’daki Milli Kütüphane gibi. İçine girmedim ama içinde çok Osmanlı yazma eser olduğunu duydum. Sadece kataloglar 5-6 cilt tuttuğuna göre oldukça önemli Osmanlı el yazması eseri barındırdığı muhakkak.
 
Alexander Platz’da inip müzeye yollanıyoruz. Berlin’de çoğu yerde inşaat ve yol yapım çalışması var. Sokağın üstünden geçen borular ‘tak’ gibi duruyorlar; sanki altlarından tören alayları geçecekmiş gibi. Tek yön ve çift yön bazen trafiği sıkıştırıyor. Birkaç inşaat durmuş, bekliyor. Para gelecekmiş ve inşaata ondan sonra devam edilecekmiş. Vayy! Alman anayasasına göre bütçe denk olmadan onaylanmıyormuş bildiğim kadarıyla projeler! O zaman bunlar nasıl oluyor da böyle bekletiliyor? Demek kriz burada da var.
 
Köprüden karşıya müzelere yürürken Dom sol tarafta, Altes ve Boden Museum ortada Neuses Museum ile Pergamon Museum sağ tarafta kalıyor. Pergamon Museum ilk hedefim. Saat 10.00’da ziyarete açılan müzeye biz 09.30 gibi gittik. Hava düne nispeten biraz daha açık. Bilet gişesi U şeklindeki binaların orta yerindeki avlunun sağında, irice bir konteyner. İki gişe memuru önümüzdeki yaklaşık 100 kişiyi 45 dakikada ancak biletleyebiliyor. Karın altında, soğuk havada yaklaşık bir saat bekliyorum. Sorun değil; Zeus Sunağı için değil bir saat, bir gün bile bekleyebilirim.  
 
İçeri girdiğimizde üstümüzdeki deri ceket ve şemsiyelerden kurtulmak için 1 € atınca çalışan küçük dolaplara eşyalarımızı koyuyoruz. Berlin soğuk. Öyle ki üstümden çıkan mont vs dolap zor alıyor. Sonra merdivenlere değin uzayan sıraya giriyoruz. Girişteki görevlilere biletlerimizi gösterip son holü dönüyoruz. Zeus Sunağı için hazırız. Zeus Sunağı bizim için zaten hazır, bekliyor.
 
Evet! Ben de kendisini bunca zaman bekledim. Artık karşılaşma, buluşma ve hasret giderme zamanı…
 
 
Sürecek…
 
Ülkemizden Kaçırılan Zeus Sunağı’nın Geri İadesi İçin Başlatılan Kampanya Linki:
 


19 Temmuz 2013  13:44:11 - Okuma: (557)  Yazdır




İstatistik