Yazı

Fasulye İle Börülce Farkı
Fasulye İle Börülce Farkı 

Asil S. Tunçer

Titrlerini Hak Etmeyen Akademisyenler

Atatürk'ü Andrew Mango’dan, Osmanlı Tarihi’ni Lord Kinros’dan, Türkçe Dil Bilgisi’ni Agop Dilaçar’dan öğrenmek… Neden bizi biz yazamıyor ve anlatamıyoruz? Ha diyeceksiniz zaten bu insanların bazıları bize mal oldu, bizden oldu. Agop Bey misal. Tamam, ona diyeceğim yok ama ya olmasalardı? Bizi biz, bizleri kendimiz anlatamıyor, çalışamıyor muyuz? Tarafsız ve nesnel mi olamıyoruz? Yoksa kendimize olan özgüvenimiz mi yok? Batı’nın koyduğu kıstaslara göre öyle mi olması gerekiyor?
 
Maalesef böyle deniliyor ve yabancıların dilinden, kaleminden biz ve bize ilişkin değerlendirmeler daha makbul görünüyor. Üstelik onlarınki daha inandırıcı ve güvenilir atfediliyor, daha nesnel olduğu düşünülüyor. Peki, bu algı ya da yanılgı neden? Osmanlı Tarihi üzerine doktora yapanlar Amerika’da, Türk Dili üzerinde çalışanlar Avrupa Türkoloji enstitülerinde çalışıyorlar. Bu işte bir terslik yok mu?
 
Sonra Roma İmparatorluğu ile Bizans İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki bağlar, benzeyişler ve ileri sürülen çeşitli tezler. Hocaların hocası ve hala Osmanlı Tarihi denilince akla ilk gelen isim Halil İnalcık hoca dahi bunu söyler: Osmanlı Bizans’ın devamıdır diye. Bu büyük bir iddiadır ve bu tez çoğunlukla Fatih’in kendisini “Diyar-ı Rum İmparatoru” olarak tanımlamasındandır.
 
Öte yandan batılı bazı Türkolog ve Türk tarihi üzerine dirsek çürütmüşler ise tersini söylemişlerdir. Bu doğrudur veya yanlıştır ama Türk tarihçileri bunu söyleye gelmektedirler. Peki, Fatih yanılamaz mı daha doğrusu o günün ve şartların gereği söylemiş olamaz mı? İlber Ortaylı hocamızın dediği gibi tarih peynir gibi kesilemez. Bir olay diğerine bağlıdır.
 
Din ve dil değişikliği ile ilgili olarak ayrım yapmaya ya da sınıflandırmaya kalkarsak Pagan ve Latince konuşan Roma, ardından Hıristiyan ve önce Latince ve ardından Yunanca konuşan Doğu Roma (buna tarihçiler Bizans adını taktılar bildiğiniz gibi) ve de sonrasında onun yerine geçen Müslüman ve Türkçe konuşan Osmanlı.
 
Hatta daha da ileri gidilerek Roma ile Bizans arasındaki ilişkiden çok daha fazlasının Bizans ile Osmanlı arasında olduğunu bile söyleyenler bulunmaktadır. Evet, kısmen doğrudur Osmanlı Bizans’ın topraklarında büyümüş ve genişlemiştir ama mirasçısıdır veya devamıdır aksiyonu biraz fazla iddialıdır. Neden mi? Selçuklu nerdedir dersem sanırım neden buna itirazım olduğu daha net anlaşılabilir. Eğer Osmanlı’yı Bizans’tan devraldıkları ve benzemeleri yönüyle Bizanslaştırırsak Türkiye’yi de Fransalaştırmak lazım gelir derim. Zira Türkiye Cumhuriyeti Fransız laisizminden tutun da Osmanlının son yıllarıyla Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında konuşulan Fransızca etkisindeki Türkçesine kadar Fransa’dır o halde.
 
İşte yanılgı burada. Etkilenmeler ve ortak benzeyişler mirası olmak anlamına gelmez. Türkiye Cumhuriyeti ne kadar Fransız devrim ve sonuçları etkisinde olursa olsun Osmanlı’nın mirasyedisidir; çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’dir. Öykünme, kopyalama, benzeşme ve etkilenme olabilir ama tamamen o millete veya devlete mal etmek biraz abartıdır ve insafsızlıktır. Osmanlı Bizans’ın değil Selçuklu’nun mirasçısıdır ama Bizans’ın kurumları, sistemi vs’den etkilenmiş, bazı yönler almıştır, kopyalamıştır. Bu her dönemde her devlette görülen bir özelliktir.
 
Bu haliyle Fuat Köprülü’nün “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri” kitabı bir referans, adeta bir politik manifesto niteliğindedir. Kitap ilk defa 1931 yılında yayınlanmış daha sonra 1981 yılında kitap olarak piyasaya çıkmıştır. Yalnız kitabı okurken dönemi ve şartlarını da göz ardı etmemek lazımdır. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren siyasi parametreleri, daha geçen asırdan baz alarak değerlendirir ve sonuca varır.
 
Zira eserde Batı’nın dayatmacı tarih tezlerine karşı Cumhuriyet ve Türk Ulusu’nun tarih ve dil gerçekliğini, Osmanlı’nın Selçuklu’dan aldığı mirası nasıl zenginleştirerek genç Cumhuriyet’e aktardığı çok nesnel bir değerlendirmeyle okuyucuya sunulmaktadır. Örneğin; Kanuni’nin son zamanlarında Avusturya Elçisi olarak Türkiye’de bulunan Busbecq’in görüşlerinin çok müspet olması beklenemez. 1
 
7.yy başlarında İstanbul’a gelen ve Ortadoğu’yu gezen İtalyan seyyah Pietro Della Valle’nin de öyle. Mutsuz bir yaşam ve aşksız bir evlilik. Bu çoğu yazar-çizerde olduğu gibi, o kişinin düşüncelerine, eserlerine de yansımış, çoğu zaman yazarı yorum ve düşüncelerinde kötümserliğe, olumsuz düşüncelere sahip olmaya sevk etmiştir.
 
A.H.Gibbons'un tezi ise daha gerçeklere dayanır ara sıra amacından sapsa da genelde isabetli çıkarımlar sunabilir tarzdadır. Gibbons'a göre, Osmanlıların Balkanlardaki yayılmacılığı daha çok fetihlerle, Anadolu'daki topraklarını genişletebilmeleri ise daha çok din ve dil öğelerini kullanarak ve ancak Balkan topraklarına yerleştikten sonra gerçekleşmiştir. Tam aksine Balkanlardaki fetihler yağma ve talan amaçlı değil; yerleşme ve kalıcı olma amaçlıdır. Hatta Osmanlılar, Baltık’a kadar ulaşmayı hedeflemiş ama bunu başaramamışlardır. Viyana bir ütopya değil ileri dönük bir planın parçasıdır ama fantezi olarak kalmıştır.
 
Buradan sonra Gibbons, Osmanlı’yı oluşturan çekirdek aşiret ve diğer boyların fütuhata yetişmediğini yeni fethedilen topraklarda gerek nüfus ve gerekse yeni akınlara olan asker ihtiyacını karşılamak için Müslümanlaştırarak ahali yaratma, millet oluşturma cihetine girmişlerdir, der. Orta Anadolu’dan yaptırılan Türk boylarını göçürme siyaseti bunun bir parçasıdır. Bunda başarılı da olunmuştur. Karaman Beyliği’nden bugünkü Makedonya topraklarına, Saruhanlı Beyliği’nden de Bugünkü Yunanistan’ın Selanik ve çevresine yerleştirilmeleri hem oraları Türkleştirmek hem de kendi bölgelerindeki sayılarını azaltarak ileride muhtemel Osmanlı karşıtı ayaklanmalara meydan vermemektir.
 
Çinli ve Moğollu savaşçıların önünden kaçan Şamanist Orta Asyalıların bir vesileyle kendilerinin de Müslümanlaştırıldıklarını söyler. Daha sonra da bu yeni dinin kendileri asıl savunucuları olduklarını da ekler. Sahiden de zaman içinde din ve ırk harmanlaması oluşur bir süreliğine ama bir zaman sonra durur.
Diehl’in İstanbul hakkındaki bir kitaba yazdığı Türkiye hakkındaki küçümser sözlerini dikkate almazsak şayet genelde çoğu gezgin ve yazarın İstanbul üzerine söyledikleri hayranlık ve övgü doludur. Bu II. Abdülhamit döneminde Osmanlı İmparatorluğu’ da görev alan Alman şarkiyatçısı Mordtmann’da görülür. Öte yandan Türkçe ve dilbilgisinin bugüne değin yazılmış en büyük kaynak kitabı, sözlüğü bir Fransız Türkoloğu olan Jean Deny’e aittir. Neden bizden birine ait değil?
 
Büyükelçi Henry Morgenthau’nun Türklere attığı iftiraların ve iddialarının arkasındaki gerçek ya da perde arkasını neden bir Amerikalı tarihçi Heath Lowry yazıyor da bizim tarihçilerimiz yazmıyor? Burada Heath Hoca’nın bizden artık bizden biri olduğunu, Türkçeyi çok iyi konuştuğunu ve Princton’dan sonra emekli olup İstanbul’a yerleştiğini ve Bahçeşehir Üniversitesi’nde derslere devam ettiğini söylemeliyiz. Ermeni Sonunun da yaptığı çalışmalarla özellikle Amerikan kamuoyunda Türk tezinin güçlenmesine büyük katkıları olmuştur.
 
İngiliz belgeleri üzerine en önemli çalışma Büyükelçi Bilal Şimşir’in. Ermeni sorunu üzerine ciddi yazılmış kaynaklardan biri Büyükelçi Kamuran Gürün’e ait. Tarihçilerimiz nerde? Akademik dünyamız mevki, kürsü ve kariyer kavgasında, yarışında mı?
 
Milliyetçi söylemleriyle tanıdığımız Rumen tarihçi Nikolae Iorga, Türkleri neredeyse Bizanslaştırırken Paul Wittek, Türklerin yaptığı tüm fetihleri gazilik sanına bağlar ki üzerinde çok tartışılmıştır. Öte yandan bu son tezle birlikte Hammer ile başlayan Avusturya-Alman şarkiyatçılığının ne derece ileri gittiği ve geldiği son safha gözler önüne serilir.
 
Burada bir parantez açmalıyım: Türk Tarihi üzerine doktora yapmak için Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’ndeki Türk Tarihi Anabilim Dalı’na başvurdum. Sözlü mülakat sınavında bana, lisansımın tarih olmadığından dolayı, “madem tarih mezunu değilsin burada ne işin var ve neden, ne birikiminle bu bölümde doktora yapmak istiyorsun” tarzında sorular soruldu. Uzunca süren bir mülakat sınavının sonlarına doğru sınav komisyonundaki üç hocadan birinden öyle bir açıklama veya gerekçe ifade edildi ki kulaklarıma inanamadım.
 
Bir Türk tarihi doçentinin Türk Tarihi üzerine doktora yapmak üzere bölümüne başvurmuş ve cumhuriyet tarihi üzerine yüksek lisansı bulunan ve de 15 yıldır tarih okuyan ve anlatan bir rehbere sarf ettiği sözlere bakın: “Biz bu soruları size niye soruyoruz biliyor musunuz? Buraya gelen bir kişinin fasulye ile börülceyi ayırt edebildiğinden emin olmak istiyoruz”.
 
Bu sözleri sınav komisyonuna başkanlık eden ve aynı zamanda bölüm başkanı olan hocamız da duydu. Kendisi düzeltme yapmadığı gibi farklı bir şekilde bu saçma sözleri telin edecek ve telafiye gidecek bir çaba içinde de değildi. Zaten benim için sınav bitmişti. Bu kafada ve bakış açısında bir insanın (hoca veya doçent demiyorum çünkü bana göre o titri hak etmiyor veya etse de bu sözler onun titrine gölge düşürüyor) olduğu bölüme gelsem, doktora yapsam ne yazar?
 
Bu aşağılama ve küçümseme neden gerekti ve böylesi basit sözlere ne gerek vardı? Üstelik rehber olduğumu, tarihi çok sevdiğimi vs söylememe rağmen. Yüksek lisans yaptığım süreçteki çalışmalarımdan, araştırmalarımdan da söz ettiğim halde “fasulye ile börülceyi birbirinden fark edemeyecek biri” kategorisinde değerlendirilmem, açıkçası aşağılanmam çok ağrıma gitti. Bu olayla akademik dünyanın göründüğü gibi olmadığı, bu büyük camianın her sektör ve kesimde olabildiği gibi çok saygın insanlar barındırdığı kadar, şanına ve makama yakışmayan insanları da barındırdığına kendi gözlerimle, kulaklarımla şahit olmuştum.
 
Çok saygı duyduğum, hocaların hocası Prof. Dr. Ergün Aybars hocam bir gün bize derste hala Türk Tarihi ve Atatürk üzerine yabancıların yazdıkları kitapların kaynak kabul edildiğini ve itibar gördüklerini söylemişti. Örnek olarak da Jean Paul Reux, Lord Kinross ve Andrew Mango gibi birkaç tarihçi ismi vermişti. Atatürk’ün yaşam hikâyesini en iyi anlatan ve kaynak kabul edilen özellikle Kinross’un ve de Mango’nun kitaplarını bizlerin de okumasını ama her anlatılana da % 100 inanmamızı tembihlemişti.
 
Türkan Başyiğit hocamız da bu kitapları okurken satır aralarında verilen mesajları iyi irdelemek, olayların yorumlarını ve değerlendirmelerini dikkatle okumak gerektiğini, yabancıların yazdığı kitapların gerek tercümelerinin ve gerekse analizlerinin çok dikkatli yapılmasının zorunluluğunu dile getirmişti. Sahiden de her ikisini yani gerek Kinros’u ve Mango’yu tez zamanında biraz çabuk ama daha sonra ikinci kez, bu sefer daha yavaş ve dikkatlice okudum. İnanın bu kitaplar hakkında, söylenenler, iddialar ve yorumlar üzerine bir tez yazılabilir.
 
Şimdi ben son 10 yıldır tarih, bilhassa Cumhuriyet tarihi üzerine yoğunlaşmış biri olarak ama Türk Tarihi Bölümündeki söz konusu kişinin değerlendirmesiyle “fasulyeyi börülceden ayırt edemeyecek düzeyde” ve de ‘tarih birikiminden yoksun biri olarak’ şunu söylüyorum ve kendisine soruyorum. Acaba sizin gibi akademisyenler yüzünden mi Türk tarihçiliği ve tarih yazarlığı yerinde sayıyor, Türk tarihi yabancıların tekelinde bulunuyor?
 
Sizin tarihe hizmetinizi ben sorgulayamam ama bu akademik olgunluktan uzak kişiliğinizle yetiştirdiğiniz ve yetiştireceğiniz öğrencilerinizi merak ediyorum. Aynı bakış açınızı ve dünya görüşünüzü bu öğrencilere aktardığınız muhakkak. O zaman vay Türk tarihine, vay Türk dünyasına… Burada bir şeyi net anlıyorum: Dar dünya görüşleri, kısır düşünceleri, kıskançlıkları ve kompleksleriyle bu tür akademisyenlerin Türk tarihine hiçbir şey veremediği gibi vermek isteyenlerin de önünü kestikleri çok aşikâr.
 
Peki, bizlere sunulan arşiv, kaynak vs imkânları yabancılardan daha iyi değil mi? Osmanlı arşivleri Amerika’da daha mı zengin? Türk’ün tarihini bir Türk değil de bir İngiliz veya Fransız mı daha iyi özümser ve yazar? Bence hayır! Türk tarihini en iyi Türkler yazar ve yazmalı da. Yani öyle olması gerekiyor. Peki, o halde neden biz Türkler hala kendi tarihimizi başkalarından öğreniyoruz veya öğrenmeye zorlanıyoruz da bizim tarihçilerimizden (geneli tenzih ederim) öğrenmiyoruz? İşte bana “fasulye ile börülce farkını bilir misin”, diye soran “fasulyeden” tarihçiler, “börülce” beyinli hocalar yüzünden.
 
Yine söylüyorum: Birkaçı dışında gerçekten taşıdığı akademik kariyeri fazlasıyla hak eden ve çok değerli çalışmaları olan tarihçilerimizi tekrar ayrı tutuyorum. Ergün Aybars hocamız örneğin. Kendisinin öğrencisi olma şerefine erişmiş biri olarak, sözüm sadece Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’ndeki Türk Tarihi Anabilim Dalı’nda doktora sınavında bana bu saçma sözleri sarf eden kişi ve aynı kafada olan kişiler için.
 
Hatırlatayım: Bugün hocaların hocası İlber Ortaylı hoca da aslen tarihten gelmez, siyasi bilimlerden tarihe geçiş yapmıştır. Öyleyse, benim rehberlikten tarihçiliğe soyunmam çok mu abesti?


25 Haziran 2013  13:29:22 - Okuma: (830)  Yazdır




İstatistik