Yazı

Lizbon’dan Bir Kesit –II–
Lizbon’dan Bir Kesit –II– 

Asil S. Tunçer

Fatıma ve Sırları

Yolda mola için durduğumuz bir tesiste çok güzel ve fiyatları uygun restoran gördük. Az Fransızca, biraz Almanca ve İngilizceyle ne istediğimizi anlattık. Sorduklarında Türkiye’den geldiğimizi söyledik. İstanbul’u görmüş olmalarındandı belki hatırına bize çok güzel serviste bulundular. Dikkatimi çeken şey buranın porsiyonlarının gerçek porsiyon olması. Ülkemizdeki gibi eli korkak şefler yok. Yemeği tabağa hakkınca koyuyorlar.
 
Fonda Fao şarkıcısı Amália Rodrigues’den şarkılar: Meu Amor, Neu Amor… Tudo Isto é Fado… Uma Lagrima Tua ve Fado Meu… Bunu bilhassa ben istedim. Bu güzel ses, o muhteşem gırtlak sanırım kanseri haketmiyordu ama olan oldu ve Amalia 1999’da bir daha hiç fado okumamak üzere hayata gözlerini yumdu. Evet, müzik enfes, yemek nefis. Fazla oyalanmadan Fatıma Kasabası’na doğru tekrar yola koyulduk. Saat 17.00’de ordaydık.        
 
Günümüzden yaklaşık 100 yıl önce üç çoban çocuk dağda hayvanlarını otlatırlarken gökyüzünde Hz. Meryem’i görüyorlar. Meryem Ana çocuklara orada bir kilise yapılması gerektiğini söylüyor, onlar da gördüklerini, duyduklarını ana-babalarına anlatıyorlar. Sonrasında Meryem Ana’nın dediği gibi oraya bir kilise inşa ediliyor. O kilise yalnız sonra bugün gördüğümüz katedral kilise etrafı da müştemilatı oluyor.
 
Bundan başka Meryem Ana, çocukların her birine birer de sır veriyor. Toplam üç çocuk; üç sır. Vatikan’da uzun yıllar bu sırlar tam bir sır gibi saklanıyor ve zamanı geldiğinde açıklanıyor. Sırlar ilginç: II. Dünya Savaşı’nın çıkacağı, SSCB’nin dağılacağı ve Papa John Paul’un suikasta uğrayacağı… Burada ilginç olan I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir başka savaşın, II. Dünya Savaşı’nın olacağının müjdelenmesi, henüz çarlık yıkılmamış ve daha kurulmamış olan SSCB’nin dağılacağının bildirilmesi ve bir de onca Papa varken John Paul II için kehanette bulunulması.
 
İnançlara mutlaka saygılıyız ama hadise 1917 yılında Papa XV. Benedikt zamanında meydana geliyor. I. Dünya Savaşı sonunda Katoliklerin büyük kayba uğradığını biliyoruz. Papa, aslen İtalyan. Savaşta en çok eli boş dönenlerden biri de İtalya. Tüm bunlar ortaya bir ihtiyacı mı çıkardı? Kasabaya girişte çocukların heykellerini dikmişler. Etraf temiz ve bakımlı. Çok geniş bir alan üzerine kurulu katedral kilise uzaklardan bile görülüyor. Bu papanın heykeli İstanbul-Pangaltı’daki bir Katolik kilisesinde olması lazım. Şu saray müzisyeni Donizetti’nin gömülü olduğu kilise.
 
Ayin her gün ve hemen her saat grup bazında şapelde yapılabiliyor ama ada kilisede sabah 07.30-19.30 arası yani 10 saat hizmet veriliyor. Ayrıca yine bu saatler arası günah çıkartılıyor. Büyükçe geniş bir avlu çevresine konuşlanmış yapıların güney tarafı açık. Yani yarı daireden biraz büyük alanın en güneyi toplanma yeri olarak düşünülmüş. Dediklerine göre bir keresinde 80.000 kişiyi alabiliyormuş.
 
Her ayın 13’ünde toplanılıp büyük ayin yapılıyormuş. Bizim tarihimiz 28 Şubat’tı ve hiç yoksa yine bir 150-200 kişi vardı. Kilisenin içi çocuk heykelleriyle süslenmiş. Şüphesiz Meryem Ana ile de. Zaten Fatıma tarikatının hemen tüm ritüelleri Meryem Ana ikonları içeriyor. Yani Fatıma, Meryem Ana’nın takma adıdır ve onun buradaki görüntüsüne, hayaline takılan isimdir.
 
Meryem Ana 10 yaş ve altı bu üç çocuğa ilk kez 13 Mayıs’ta görünmüş ve daha sonra toplanan kalabalığa 13 Haziran 1917’de görünmüş ve de sonraki ayların 13. günlerinde de görünmeye devam etmiş. Tek istisna 15 Ağustos. Ağustosta 13'ü değil 15’inde gözükmüş. Yani Meryem Ana yortusunun kutlandığı gün. Malum bizim Meryem Ana’da da o 15 Ağustos’ta büyük tören yapılır. Zira Katolik inancına göre Meryem Ana’nın göğe yükseldiği gündür.
 
Kıyamet senaryoları arasında buranın adı geçmiyordu. Tek bizim Şirince’den sonra Fransa’daki Bugarach köyüydü diğer yer. Şimdi aklıma takıldı? Neden burası değil? Madem Meryem burada insanlara göründü ve hala da görünüyor, o halde burası da kıyametten etkilenmemeli, Meryem Ana’nın koruması altında olmalı, değil mi?   
 
Buradan çıkıp kasabayı da turluyor ve otel, restoran donanımı yönüyle olası bir tur için saptamalarda bulunuyoruz. Buradan Lisboa yaklaşık 145 km. Saatlerimiz 18.30 gibi kasabadan ayrılıyoruz. Evet! Burayı gezmemiz toplam 1,5 saatimizi aldı. Lisboa’ya dönmemiz 1,5 saat sürüyor çünkü akşam saatinde kente girişimiz sabahleyin kentten çıkışımız gibi kolay olmuyor. Trafik çok sıkışık. Öte yandan sabah erken kalktığımızdan hepimiz hem uykusuz hem de yorgunuz. Arkada oturanlar arada kestirdiler ama ben direksiyonda olduğumdan buna pek fırsat bulamadım.
 
Aracımızı park edip kent merkezine yürüyoruz. Oradan da gençlerin takıldığı, alışveriş, yeme-içme ve eğlence mekânlarının olduğu cadde ve meydana yürüyoruz. Kıyafet satan mağazalarda camlara %90 ve hatta %99 indirim etiketleri asılmış ki komiğimize gidiyor. Ne kadar uçuk renk ve kıyafet varsa burada. 10 €’ya ceket, 5 €’ya ayakkabı ve 1 €’ya gömlek var. Yanlış duymadınız 1 €’ya gömlek. Gerçi kim giyer bunu o da ayrı bir soru. 1 €’luk fularlar fena değildi ama...  
 
Süpermarkette en arkadaki tuzlu, kurutulmuş balıkların yaydığı kokuyu sormayın! İçim kalktı her gidişte. Yalnız keçi peyniri çok güzeldi. Keçi kokmayan ve burnu burmayan bir keçi peyniri. Bir de esmer tahıllı ekmek. Arkadaşlar bol bol tropikal meyve aldılar çünkü çok ucuz. Ben bunlardan tat alamıyorum; bu yüzden elma, armut ve portakala devam. Eve erken dönüyoruz çünkü ilk gün ve bugün yaptığımız çalışmalar iyi sonuçlandı. Organizasyonu yapan acentemiz bizi ödüllendirmek istiyor.
 
Düşüncesini akşam yemeğinde açıklıyor: “Sabah çok erken yola çıkarak İspanya’ya geçebilir, Sevile, Cordoba ve Granada gibi kentleri görebilir, boş geçecek olan 3. günümüzü değerlendirebiliriz”... Doğruyu söylemek gerekirse teklif gayet şık. Oy birliğiyle tamam diyoruz. O halde erken yatıp erken kalkmak ve bir taşla iki kuş vurmak istiyoruz.
 
 
Sabah erkenden hazırlanıp aracın başına geliyoruz. Bir de ne görelim. Sol arka kelebek camı kırılmış; gps’i torpido gözünden alınmış yani çalmışlar. Şu işe bak!  Polisi arıyoruz; rapor tutuluyor. Sonra araç firmasına haber veriyoruz ve değişiklik için havalimanına gidiyoruz.
 
 
Yeni aracımız daha güzel. Firma jest olsun diye bizden fiyat farkı almıyor ama o para gps’e gidiyor çünkü kasko gps’i ödemiyor. Artık yeni araca gps filan almıyoruz çünkü zaten yolu ve adresi ben buluyorum. Arkadaşlar bana “turkish gps” adını takıyorlar. Yaklaşık 2 saat zaman kaybımız oldu. 
 
“Caymak yok, moral bozmak yok” diyerek yola koyuluyoruz. Saat 13.00’de Seville’e geliyoruz çünkü zaman kaybından dolayı görerek gidecek, görebildiğimizi görüp geri döneceğiz. Sabahki hadise olmasaydı en uzak olan şehir Granada’dan başlayıp göre göre geri gelecektik ama tatsız olay her şeyi altüst etti. Lisboa ile Granada arası yaklaşık 750 km.
 
Biz risk almamak için 275 km önce Seville’de duruyoruz. Kenti adeta tavaf edip nefis binaları, tarihi yapıları görüyoruz. Sevile kelimenin tam anlamıyla enfes. En çok görmek istediğimiz yapı katedral. İlk yapısı bir kilise, sonra camiye çevrilen yapının yerine 15.yy’da bu büyük katedral yapılmış. Dünyanın en büyük birkaç katedralinden biriymiş. Hala kullanılan kale-saray yapısı Alcazar’dan başka Arkeoloji Müzesi’ni merak ediyoruz ama tıkanan trafik nedeniyle ara sokaktan çıkıyoruz, kaçıyoruz aslında ve tekrar aynı kalabalığa geri dönmek istemiyoruz. Aracı park edip minare-çan kulesinin fotoğrafını çekelim derken Kristof Kolomb’un mezarını da göremedik bu meyanda. Bugün kaçırma ve görememe günümüz olsa gerek. 
 
Buradan ayrılıp 2 saatlik bir yolculuktan sonra Granada’ya varıyoruz. Buradaki en görülesi yapı şüphesiz el Hamra Sarayı. Maalesef saatlerimiz 17.00 ve müze kapanıyor. Bizim en az 1 saat önce burada olmamız yani 16.00’da giriş yapmamız gerekiyordu. Olalım ki mekânı asgari gezebilelim. Yoksa el Hamra rahat 2,5-3 saatlik bir ziyaretgâh. Okuduğum, duyduğum ve resimlerini gördüğüm kadarıyla mükemmel. Evet! En bomba müze saatini kaçırma, ziyaret edememe olayını burada yaşıyoruz. 
 
Sabah ki tatsız olay için kaybettiğimiz 2 saat ve çok uzun yol yapmak yerine yorulmazsak şayet daha ileriye öyle gidelim fikrinden yola çıkarak önce Seville’e girmemiz ve burada oyalanmamız… Derken El Hamra’yı kaçırdık. Üzüntümü anlatamam ama yapacak bir şey yok. Nasipten ötesi olmazmış, şayet nasipse yer yarılır duvar örülürmüş. Nasıldı tamamı? “Nasipten ötesi olmaz, hazine olsa durmaz. Nasip ise toprak göçer; duvar açılır, eline geçer”.
 
Ne kahredici bir durum. Çingene lisanında klarnetin adı ‘gırnata’ ile Arapların bu kente verdiği isim olan “Gırnata” arasında ne bağlantı var arkadaşlar merak ediyor musunuz arkadaşlar diye soruyorum, kimseden cevap gelmiyor. Belki ki herkesin tadı kaçtı, konuşmak dahi istemiyor insanlar. Herkes suskun; ne kadar kendimizi oyalamaya çalışsak da içimizde “ah keşke!” var.
 
Acentemiz bize yemek için Cordoba’yı teklif ediyor. Teselli anlamında bir akşam yemeği. Ona da tamam. Yaklaşık 2 saatlik bir yoldan sonra 20.00’de Cordoba’dayız. Eski kenti adımlıyoruz. Müslümanlar buraya Kurtuba diyorlar. Endülüs Emevileri’nin başkenti. Müslümanlar 8.yy’da gelip kenti kurmuşlar. O zamanlar Avrupa’nın en temiz kentiymiş; öyle ki kentte yaklaşık 990 hamam bulunmakta ve ortalama her 1.000 kişiye bir hamam düşmekteymiş.
 
Daracık sokakları adımlıyoruz ve loş ışıklar altında kent çok romantik görünüyor. Işık deyince; kent o zaman yağ lambalarıyla aydınlatılır ve yağ da her lambaya merkezi sistemle ulaştırılırmış. Büyük İslam âlimi “Tahafut al Tahafut”un (tutarsızlığın tutarsızlığı) yazarı İbn-i Rüşd işte böylesi bir kentte dünyaya gelmiş. Musevi Musa İbn-i Meymun da. Yine her ikisi başka kentlerde ölmüşler.
 
Sokakları gezerken ne kadar sakin oldukları dikkatimi çekiyor. Ara sıra restoran evlerden müzik sesi gelmese diyeceksiniz bu kent bomboş. Küçük ama temiz bir restoranda yemek alıyoruz. İspanya, Portekiz’e nazaran daha temiz ve hareketli ama fiyatlar daha yüksek ve porsiyonlar Porto yolundaki gibi öksüz doyuran değil. Aynen bizdeki gibi küçük. Tam turistik yani.
 
Ben sadece çorba içiyorum çünkü restoranda gördüğüm domuz çevirme midemi kaldırdı. Domuz hariç her şey temiz ve güzeldi. Yemekten sonra geceleyin ışıkların altında Cordoba’yı görelim mi teklifine ise pek sıcak bakılmıyor çünkü yorgunluk; daha doğrusu el Hamra’yı kaçırmanın verdiği gönül yorgunluğu bastırıyor.
 
Cordoba Camii yani günümüz kilisesini uzaktan, gece loşluğunda dışarıdan görüp kenti terk ediyoruz. I.Abdurrahman tarafından inşa ettirilen camii 8.yy’da başlanmış başlanmasına ama 10.yy’da ancak bitirilebilmiş. Yaz aylarında avlusuyla birlikte 40.000’i aşkın insanı alabiliyormuş. Mihrabı muhteşem olan Kurtuba Camii’nden içeri girildiğinde bir sütun ormanı ile karşılaşıyorsunuz adeta.
 
Camii 13.yy’dan sonra el değiştiren medeniyetle birlikte kilise olmuş. Olmuş olmasına ama kiliseye çevrilirken nefler için çok sütun kaldırılmış. Bu arada da camii statik ve dinamik dengesini kaybetmiş, zarar görmüş. Hatta Kral V.Carlos’un bu manzarayı gördükten sonra hayıflandığı, üzüldüğü söylenir. İslami kaynaklarda Mescid-i Kebir ama Hıristiyan kaynaklar da daha çok Mescid-i Katedral denilen cami buraya yapılan gezilerde mutlaka görülmeli diyorum.
 
Burada da aklım arkeoloji, sanat ve tarih müzelerinde kalıyor. Hıristiyan, Musevi ve Müslüman medeniyetlerinin izlerini taşıyan bu kentte aslında kafadan bir gün lazım. Öyle ki sur içini adımlayarak dolaşacak, o ambiyansı yaşayacaksın. Malaga’ya uğramıyoruz artık çünkü zamanımız hiç yok. N’apalım Picasso ve Antonio Banderas’ın kentini görmeden ayrılıyoruz. Bakarsınız bir başka programda Cebel-i Tarık’a da uğrar, hatta 35 dakikalık feribot yolculuğuyla Fas’a birle geçeriz. Kimbilir? 
 
Cordoba’dan ayrılıp Lisboa’ya dönmek için tekrar yola koyuluyoruz. Yaklaşık bir 150 km yoldan sonra Seville’ye tekrar varıp oradan da Lisboa’ya güneyden giren otobanı takip edeceğiz. Bunun için İspanya’nın batısına doğru direksiyon kırıyoruz.
 
Gece yarısı 03.30’da Lisboa’ya ulaşıyoruz. Sabaha karşı semtimize yakın barlardan boşalan alkollü gençlerle solu sokaklar ve caddeleri görüyoruz. Bir anlamda Lisboa’nın sabaha karşı olan görüntülerinden bazılarına tanık oluyoruz istemeden. Aman tanrım! Sanki tüm gençleri buraya toplamışlar ve hepsini sarhoş etmişler.  
 
Ertesi günü uçağımız öğleden sonra ve biz tüm işimizi bitirdiğimizden sabah geç kalkıp öğleye doğru havalimanına gidip aracımızı teslim edeceğiz. Sonrasında da ver elini Türkiye.
 
Bizde de olduğu gibi II. x-ray cihazından geçerken şişe suyunu ya içiyor ya çöp kutusuna atıyorsun. Nedeni, sıvı taşımak uçakta yasak. Yalnız anlamadığım şey; banttan geçince az ilerdeki büfeden tekrar su alıp uçağa sokabiliyorsun çünkü artık başka kontrol yok. Bu ne demek oluyor şimdi? Dışarıdaki 0,50 €’luk suyu çöpe at sonra kontrolü geçince git 1,65 €’luk yeni su al.
 
Bu uygulama bizde de aynı. Oran yine yaklaşık üç-dört katı. Peki, ama neden? İnsan yanında getirdiği suyla cürüm işleyebilir de kazık fiyata aldığı suyla aynı cürümü işleyemez mi? Neyse…
 
Adeus Lisboa.

17 Haziran 2013  00:56:38 - Okuma: (892)  Yazdır




İstatistik