Yazı

Lizbon’dan Bir Kesit –I–
Lizbon’dan Bir Kesit –I– 

Asil S. Tunçer

Bir Rüya Gerçek Oldu

Yıllar önce sabah uyandığımda evimde, yatağımda olduğumu bilememiştim. Gördüğüm rüya beni o kadar etkilemişti ki 1-2 saat zor toparlandım. Rüyamda Lizbon’daydım ve yağmurlu bir günde sahildeki bir restorana yemeğe gittik. Dalgalar insan boyu kıyıya vuruyor, insanların ellerindeki şemsiyeler sağa sola savruluyor, bütün şiddetiyle esen rüzgâr başımızdaki kapüşonları açıyor, şapkaları uçuruyordu. Eski kentin otantik görünümü beni çok etkilemişti. Hala o kıyıyı anımsıyorum…
 
Uyandım ve 1-2 saat rüyamın etkisinde kaldım. Hanım’a anlattığımda şaşırdı ve dedi ki “bütün gittiğin başkentleri rüyanda görmüyorsun da neden Lizbon’u görüyorsun?”. Gerçekten de neden Lizbon’u görmüştüm? Aklımın ucundan bile geçmemişti ve üstelik hiç de düşünmemiştim. Bu öyle kaldı ve aradan belki üç sene geçti. Şubat ayı başında İzmir’den üç acenteci arkadaş kimi otel, kimi operatör kimi ise gelecekte muhtemel bir destinasyon için Portekiz’e gitmeye karar vermişler. Ben de içlerinden birine bir sohbet sırasında rüyamı anlatmıştım. 
 
Derken telefonum çaldı ve bu acenteci arkadaşlar bana Portekiz’e gideceklerini istersem beni de yanlarına alacaklarını ve ulaşım-konaklama masraflarımı karşılayacaklarını söylediler. Karşılığında ben de kendilerine tercümanlık ve biraz da rehberlik yapacaktım. Para kazanamayacaktım ki zaten Portekiz’i bilmiyorum. En azından masraflarımın karşılanması da güzel. Bu sayede hem Portekiz’i öğrenecek, hem de rüyamı gerçekleştirmiş olacaktım. Hani bazen fırsat insanın ayağına gelir. 
 
27 Şubat sabah erkenden İzmir Havalimanı’ndan İstanbul’a oradan da Lizbon’a uçtuk. Toplam 4,5 saat süren yolculuğumuzun ardından Lizbon’a indik ve ilkin ‘Lizbon’ adının gerçekte ‘Lisboa’ olduğunu öğrendik. Portekiz zaten Portugal yani Portakal. Lis’i bilmiyorum ama ‘boa’ iyi, güzel demekmiş. Kentin adından öte Portekizce kulağa değişik gelen bir dil. Sanki İspanyolcanın Arapça versiyonu gibi farklı bir telaffuza sahip. Evde biraz araştırdım ama ne olursa olsun yine de ilk kez gidiyorum; sürprizlere hazırım. Yanımda bulabildiğim kadar harita, kroki ve çıktı var.
 
Havalimanında iner inmez taksi tutarak her yeri dolaşmak, kenti öğrenmek niyetindeydik ama uçakta dört saat boyunca önceden yapılmış tüm plan ve programlar revize edildi. Son karar Porto’ya da gidileceğinden en iyisi araç kiralamaktı. Ne de olsa ücretler makuldü… Ben bir yandan da rüyamda gördüğüm Lisboa’nın deniz kenarını, balık restoranını merak ediyorum; sahiden var mı diye. 
 
Havalimanındaki araç kiralama firmalarıyla görüşürken durumun pek de öyle olmadığı ortaya çıktı. Araç fiyatları tahminimizden daha yüksekti ve ne hikmetse uçakta tanıştığımız tanışmadığımız çoğu Türk de bizim gibi Lizbon’a geliyor, hemen çoğu araç kiralıyordu. Araç kiralama firmalarının neredeyse tamamında küçük ve ekonomik araç kalmamış, üstelik rakamlar da makul olmaktan çıkmıştı.
 
Derken madem araç kiralıyoruz istersek İspanya’ya da geçeriz fikri ortaya çıktı. Havalimanında plan ve program revizyonu bize hem zaman kaybettiriyor hem de araçların azalmasına, fiyatların da artmasına sebep oluyordu. Son tahlilde dizel araç ve çok km ve de İspanya’da da sigortası, kaskosu geçerli araç üzerinde karar kılındı. Bu sefer bu yönde müzakere edildi ve bir de gps ihtiyacı doğdu çünkü firmadaki bey bize ısrarla bunu tavsiye etti. Biz de tamam dedik. Aldık gps’i aracımıza taktık.
 
Sonunda bir rakam çıktı ki bize, ağzımız açık kaldı. Meğerse ilk söylenen fiyata KDV dâhil değilmiş ve rakama bir de %23 eklenmiş. Yuh ama ne yuh! Yapılacak bir şey yoktu ve sadece gps’i ücretsiz almayı başarabildik. Aracımız reno clio. Lizbon Havalimanı’ndan çıktık ve uçakta karşılaştığımız tanıdık bir kardeşimizi de Otogar’a bıraktık. Araçlar burada ful depo teslim ediliyor ama sen boş getiriyorsun. Yani dolu getirirsen yakıt paran iade olmuyor. Bu yüzden zaten bir günden fazla kiraladık ki yakıtı bitirecek km yapalım. Haliyle Porto’ya gitmek zaten elzem oldu.
 
Otelimiz şehrin en merkezi yerlerinden birinde. Lisboa’da Chiado, İzmir’de Alsancak gibi. Yani merkezi bir konumda ve sahili var, deniz kenarında. Havalimanı’ndan yaklaşık bir 20-25 dakika araçla ancak gidiyorsun. Google map’te çalıştığım kadarıyla mesafe ve yön tahminim tamam ama koca meydanlar ve binalar tabii ki kafa karıştırabiliyor. Acenteci arkadaşlar da zaten buna şaşırdılar. İyi bir yön bulabilmem ve de doğrultu tahmin edebilmeme hayran oldular ki bu rehberlerin bir özelliğidir. Bu özelliğimi bu vesileyle burada sınamış oldum. İyi de yalnız Portekizce bilmemem kötü oldu. İsterdim bu dili bileyim. Rehberlik hayatımda sadece bir Portekizli aile tanıdım.
 
Burada dil engelini yıllardır kullanmadığım, uykuda olan yarım yamalak Fransızcamı nasıl olduysa tekrar canlandırarak yenmeyi başardım. Tek yön ve girilmez sokaklardan bunaldığım bir anda kırmızı ışıkta durduğumuz ve sağa mı sola mı döneceğimizi tam bilemediğimizde yanımızda duran bir başka araçtaki sürücüye seslendim ve İngilizce sordum ama adam bana “Fransızca biliyor musunuz?” diye soruma soruyla yanıt verdi. Başka çare yoktu ve ben az Fransızcamla “Ben kayboldum. Chiado’ya gitmek istiyorum. Kaldığım otel orada. Yardım eder misiniz lütfen? Teşekkürler.” dedim. Adam, “Sola dön. Doğru git. Meydandan sonra trafik lambalarından sağa dön. Oradaki levhada Chiado ismini göreceksin” dedi. Gerçekten dediği gibi buldum.
 
Portekizce bildiğim toplam kelime de on kadar anca. Onlar da malum; merhaba, nasılsınız, teşekkür, lütfen ve kaç para gibisinden kelimeler. Fransızca ise 10 cümle zor kurarım ama her nasıl olduysa başardım. Yani adam başka bir şey sorsa ya da söylese anlamayacaktım kesin. Çalıştığım ve bildiğim yerden geldi. Fransızca dersinden hatırladığım kaybolma ve bulma konusu birden gözümün önüne geldi nasılsa ve işime yaradı.
 
Kuşadası’nda Kadınlar Denizi sahilinde telefonum sık sık Yunanistan’a geçtiğinden roaminge kapatmıştım. Aniden bu teklifle açtırtmayı unuttum ve Lisboa’ya iner inmez bana sorun yarattı. Bu yüzden ilk işimiz Portekiz hattı alarak iletişim sorunu daha doğrusu ekonomik ve kolay erişime kavuştuk
 
Nihayet kalacağımız yeri bulduk. Opera binasının yanında operacıların kaldığı misafirhaneyi devlet krizle birlikte konaklamaya açmıştı. Fiyatı bu yüzden çok uygundu. Bina eskiydi ama konumu çok iyiydi. Denize, merkeze, tren istasyonuna vs her yere çok yakındı. Ayrıca tarihi mekânlara ve ziyaret edilecek, gezilecek yerlere çok yakındı. Size tavsiyem Lisboa’ya giderseniz bir gün, bu semtte ya da yakınında kalmaya çalışın. Size her yere rahat ulaşım ve yürüyerek dolaşım kolaylığı sağlayacak. Ayrıca akşam çıkıp dolaşılan yerler zaten burada, yanı başınızda.
 
Otoparkı da olması çok işimize yaradı. Araçtan kurtulup küçük bir alışveriş turuna çıktık ve akşam programımızı yaptık. Girdiğimiz süpermarkette 3-4 €’ya sızma zeytinyağı vardı. 2,5 € olan da vardı ama o devletinmiş ve en çok o satılıyormuş. Kadının anlattığını söylüyorum umarım doğru anlamışımdır ya da o yanlış bilmiyordur. Şayet öyleyse bizim Tariş’ten adamlara bunları söylemek lazım. 5 LT zeytinyağını 55 TL’ye satmak neymiş görsünler. Bir de devlet kuruluşu olacaklar! Bugün ülkemizde gerçek bir sızma artık litrede 10 TL’ye dayandı.
 
Sonra atladık 28 no’lu tramvaya eski kenti gezdik, Alfama yani Arapçadaki orijinal haliyle Al-Hamma. Bizim kaldığımız yerin önünden kalkıyor ve yukarı tırmanıp kaleye çok yakın bir noktada duruyor. 5 dakika sonra tekrar aynı yere dönüyor. Baixa da gezilen yerler arasında. Burası aynı Chiado gibi merkezi bir semt. Böylece yerleri tespit ettik sonra da abramızla bu yerleri bir kez daha kendimiz dolaştık. Yani tekrardan rahat rahat, bu sefer ne nerde bilerek gezip ayrıntıları kaydettik.
 
Okul çıkışı saatinde gördüğümüz çocukların fotoğrafını çeken arkadaşların çektikleri çocuk fotoğraflarını sildirdi vatman. Aklımıza geldi ülkemizde kameralara bol bol poz veren bizim çocuklar ve çekilen milyonlarca poz; bazen de hiç olmadık bir dergide, gazeteye yayınlanan o görüntüler.
 
Yemek değil kahvaltıyı bile dışarıda yapan Lisboalılara biz de özendik ama sadece ilk sabah. Damak tadımıza uymadığından sonraki günlerde kahvaltımızı kaldığımız yerde yaptık. Koca Chiado’da bir büyük market, bir de küçük market var sadece. Her yerde olduğu gibi naylon poşet parayla.   
 
Lisboa haritalarda batıya bakıyor gibi ama konakladığımız yer ve sahile çıkış yönüyle güneye bakıyor. Bu yüzden ilk etapta Porto’ya kuzeye yönelmek yerine önce biraz doğu sonra kuzey yapmamızı gerektiriyor. Lisboa-Porto arası otobana çıktıktan sonra 305 km. Bu kaldığımız semtten itibaren 325 km filan. Karşıyaka’dan Sabuncubeli’ne gelmek kadar bir mesafe. Lisboalılar kentlerinin eski yapılarını iyi korumuşlar. Ana caddelerde hala iki-üç katlı eski evler, binalar yerli yerinde duruyor. Bizde olsa çoktan ya yıkmış ya da yakmış sonra yıkmış ve yerine çok katlı apartman dikmişlerdi.
 
Porto’ya vardığımızda benzer yapıları ama daha küçük bir ölçekte, daha az kalabalıkta gördük. Tek sorun buradaki daha dar olan sokaklar ve park yeri azlığıydı. Porto, kapı ve liman anlamına geliyor. İçinden akan Rio Douro ırmağı ve kanalı sayesinde Prag gibi olmuş sanki. Bu arada eski ve yeni Porto olmak üzere iki kısımdan ibaret kentin bizi daha çok ilgilendiren kısmı eski Porto. Aracımızı Porto Ticaret Birliği yani Odası yanına park edip Pallacio De Bolsa’yı, en eski katedrali olan 300 yıllık Se Katedrali’ni görüyoruz. Heykeller zengin kompozisyonlu. 
 
Sonra Gemici Henri Heykeli’ni görüntülüyoruz. Adam sırf denizcilere verdiği destekle denize açılmadan “gemici” unvanını almış ve Batı Afrika kıyılarının Portekiz tarafından sömürgeleştirilmesine yardımcı olmuş. Yalnız heykeli internetteki fotoğraflarına benzemiyor. Doğum ve ölüm yıllarını bilmesem zor çıkaracaktım. Özgürlük Meydanı Porto’da hemen herkesin uğrak yeri ve bir anlamda da buluşma noktası. Biz de serbest zaman dâhilinde burada buluşuyor, kişisel deneyimlerimizi birbirimizle paylaşıyoruz. Arkadaşlar oturmuş kahve de içmişler ama ben çay bulamadım. Bir tane buldum o da İtalyan çayımıymış neymiş şaraptan daha pahalıydı. Şarap dedim de Porto tam bir şarap merkezi. Ah bir de çay olsaydı şuralarda bir yerde, sıcacık…
 
Binaların gerek çatılarındaki süslemeler ve gerekse dış duvarlarındaki fayans kaplamalar çok hoş durmuş. Çoğu yeni binada estetiğe özen gösterilmiş ama yer yer çirkinlerine rastlamak mümkün. İnşallah Tarlabaşı Caddesi’nin Dolapdere kısmındaki binaları da kurtarıp böyle estetik ve güzellik dolu bir güzergâh haline getireceğiz. Ayrıca lütfen eski yapılarımızı ve evlerimizi yakmayalım, yıkmayalım. Bunların hepsi kültür mirası ve bir kenti gezilir, görülür yapan unsurlardan; adeta açık hava müzesi. Alın size örnek; Lisboa ve Porto. Bu sokaklarda çok rahat tarihi film çekilir.
 
Irmağın üzerinde kurulu köprünün altından geçerek yani kentten çıkarak çevre yoluna ilerliyoruz. Bu arada etrafın gençlerle dolu olduğu bir semte, gayet şık iki katlı ve tripleks konutların caddenin iki yanını süslediği bölgeye geliyoruz. Belli ki yakınlarda bir okul var ve burası sanki sonradan oluşturulmuş daha yeni ama çok da modern bir yerleşim. Tabelalar Yunanistan gibi bir sonrasını gösterdiğinden bir-iki kez erken giriş yaptığımız yerler oldu. Dar sokaklar ve tek yön. Dön dolaş tekrar gel.
 
Saatlerimiz 14.30 ve Lisboa’ya geri dönmek için yola koyuluyoruz. Erken dönmemizin bir nedeni var; yolda Fatıma Kasabası’na da uğrayacağız. Böyle planlı ama sonradan genişletilmiş programa göre gezince her şey biraz koş-koş oluyor. Gerçi bunu sabah erken hareket, akşam geç dönüş ve de durduğumuz yerlerde çok oyalanmamakla telafi etmeye çalışıyoruz. Vaktin nakit olduğu zamanlarımızdan birindeyiz yine. Bu arada Porto’da içilen kahvenin yanında yediğimiz meşhur tatlı pek hoşumuza gitmediği gibi bir de iştahımızı kesti ve bu yüzden öğle yemeğini erteledik. Dönüş yolunda bir şeyler bulur yeriz, diye düşündük. 
 
Sürecek…
 

13 Haziran 2013  17:08:54 - Okuma: (963)  Yazdır




İstatistik