Yazı

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Tedrisat
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Tedrisat 

Asil S. Tunçer

İflas Etmiş Türk Eğitim Sistemi

Öncelikle Milli Eğitim Bakanlığı’na buradan “kına yakın!” diyorum çünkü üniversiteye hazırlanan lise son sınıf öğrencilerine sınava hazırlansınlar diye verilen 45 günlük izin olayı tamamen bir safsatadır. Zira okulların kapanmasına zaten üç hafta kaldı. Öte yandan biz veliler gün başına 10 TL ödeyerek yani 45 gün için toplamda 450 TL’yi gözden çıkararak iki hafta önce sahte raporları aldık, daha doğrusu almak zorunda bırakıldık. Rapor işi, vs her şey tamamlandı ve sizler açıklama yaptınız, izin verdiniz. Günaydın ve Geçmiş Olsun! Bu kadar saçma ve mantıksız bir açıklamayı nasıl yapabiliyorsunuz? Siz insan içine ne yüzle çıkacaksınız? Bunun adı soytarılıktır. Başka bir şey değil.
Osmanlı’da eğitim zordu. Okuma-yazma kolay değildi. Hele Osmanlıca el-yazısı okumak, ayrı bir zorluktu. El yazısı harfleri çıkarmak, insana ter döktürüyordu. Yalnız Osmanlı’nın eğitim sisteminde bugün olmayan ve günümüz Milli Eğitim’inin başaramadığı üstün taraflar da vardı. Lafı hiç uzatmadan, çok kestirmeden gireyim: Sultan bile olsan tahsilin yanında mutlaka bir sanat öğrenirdin. Eğitim ciddi ve herkesin yapamayacağı, başaramayacağı bir işti. İstisnai durumlar hariç.
Günümüzde nasıl oluyor? Daha ortaokuldan başlayan dershane furyası ve ezbercilik. Dört seçeneği eleme usulü ve seçenekleri görerek yanıtı bulma. Bu resimleri görerek öğrenen ve ona göre refleks vermeyi öğrenen maymunları eğitmekle birebir. Öte yandan 18 yaşına gelinceye kadar sadece ezberleyen ve üniversiteye endekslenen bir genç sınavı kazanamayınca ortada kalması.
Çocukluktan çıkıp yetişkin olmuşsun ve elinde ne bir sanat, ne de zanaat. Okula gidip gelip sırf üniversiteye yönlenecek, sonra da kazanamayınca vasıfsız işçi olacaksın. Ya alakasız bir işte çalışmaya başlayacak, resmen ayakçılık yapacaksın ya da olmadı en sonunda haytalık.
Bak Kanuni’ye, şehzadeliğinde aldığı eğitim sırf coğrafya, tarih veya Farsça, Arapça değil. Bu kadar dersin yanında zanaat de var. Olmadı başka bir iş. Kuyumcu olduğundan kendi tacını bile kendi tasarlıyor. Gülru Necipoğlu hoca bu konuda ayrıntılı bilgi verir. Bknz; “The Age of Sinan”. Hoca, Sinan hakkında çok enfes ayrıntılara değinirken dönemin padişahı Kanuni hakkında da bazı hususlara yer verir. Osmanlı’da eğitim sistemi şimdiki gibi değil yani. Padişah da olsan, Enderun’da hem tahsil hem zanaat öğrenerek büyüyor, hayata tam hazırlanıyorsun. 
Bugün hangi lise mezunu çocuğumuz, marangozluğu, elektrikçiliği veya sıhhi tesisatçılığı biraz olsun bilir de evindeki tamiratları en azından elinden geldiğince yapabilir? Oysa teknisyenlerin mühendislerden daha çok kazanmaya başladığı memleketimizde biraz dikkatle bakarsak eğitim sistemimize bunun sebep ve sonuçlarını rahatlıkla görebiliriz. Mühendis çok ama ara eleman, tekniker yok.  
Osmanlı’ya bakmak, olumlu yönlerini görmek zamanımız geldi, geçiyor. Bu demek değildir Osmanlı harikaydı. Yalnız bir sistem ve düzeni yapmak veya yıkmak için her şeyi övmek ve yermek yerine iyi yönlerini almak, kötü tarafı varsa terk etmek olmalı tarihten ders çıkarmak denilince. İster istemez insanın kafasına takılıyor: Acaba işin içinde sadece para kazanma hırsı mı var, yoksa çetrefil bir oyuna mı çekiliyoruz? Bazıları seçimle kuramadığı baskıyı tarih üzerinden mi kurmaya çalışıyor?
İlkokul süresi dört yıldı. İlköğretim fakir çocuklara ücretsiz (artı iki öğün yemek, elbise ve cep harçlığı), varlıklı ailelerin çocuklarına ücretliydi. Genel bir eğitim programı elbette ki vardı, ama her okul istediği konulara ağırlık vermekte özgürdü. Kimi musikiye, kimi lisana, kimi sanata, kimi din bilgilerine ağırlık verir, okullar vakıflar tarafından açıldığı için müfredat, vakıf sahipleri tarafından belirlenirdi.
Meselâ, bizim Feridun Bey olarak tanıdığımız edebiyatçımız Ahmed Feridun Paşa, vakfettiği ‘Muallim hane-i Sıbyan’da (ilkokul) Türkçe, Arapça ve Farsça öğretilmesini şart koşmuştu.
Kabiliyetler ilkokullarda belirlenir, çocuklar buna göre eğitilirdi. Musikiye kabiliyeti olanlar musiki konusunda, hat sanatına yatkın olanlar hattatlığa yönlendirilir, ağırlıklı olarak bu derslerle ilgilenmesi sağlanırdı. Meşhur bestekârlarımız Hamamizade İsmail Dede Efendi ile Hacı Arif Bey böyle bir okulda keşfedilmiştir.
Çocuklar, bize telkin edildiği gibi cahil adamlar, beceriksiz eğitmenler tarafından eğitilmez, iyi yetişmiş bilge hocalar tarafından yetiştirilirdi. Bunu ben söylemiyorum, Hellert söylüyor: "İlkokul öğretmenleri umumiyetle iyi yetişmiştir. İstanbul, dünyanın bütün başkentlerinden daha fazla eğitim ve öğretim kurumlarına sahiptir".
Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı Devleti'ni gezen Fransız gezginlerden Belon şöyle diyor: "Her köyde mutlaka bir mektep vardır ve yalnız erkek çocuklar değil, kızlar da okumaktadır".
17. yüzyıl ortalarında İstanbul'da 2.000 civarında, Amasya'da 200, Erzurum'da 110 sıbyan mektebi (ilkokul) vardı. Bu sayıları şehirlerin o zamanki nüfusuna orantılarsanız, Osmanlı Devleti'ndeki okullaşmanın ne kadar yaygın olduğunu görürsünüz...
O kadar ki, Türkiye Cumhuriyeti, okullaşma ve eğitimdeki çocuk sayısı bakımından Sultan II. Abdülhamid dönemine ancak 1950'lerde ulaşabilmiştir. Bunu kıyas için söylüyorum; şartlar ve koşullar kısmına girmeden…
Hal böyle iken, "Osmanlı insanı eğitimizdi, cahildi, okul yoktu, okur-yazar sayısı azdı" gibi ifadelerin, Cumhuriyet sonrasında başlatılan biraz da "kara propaganda" sayılabilecek bir politikanın parçası olmaktan öte bir anlam ifade etmediği görülecektir. Bu o yıllarda gerekliydi ve tuttu da.
Aynı dönem Avrupa’da da işler aynı bugün Almanya’nın tüm nüfusu çok mu iyi eğitim almış ve her şeyi öğrenmiş? 1992’de Hollanda’da trende seyahat ederken veterinerlikte okuyan bir kız kompartımanda karşıma oturdu. Elinde organik kimya dersi kitabı vardı ve bir çözünürlük sorusunu çözmeye çalışıyordu ama zorlanıyordu. Soruyu kendi kendime çözüp sonra kıza anlattım.
Bu da şunu gösteriyor: Avrupa bizden çok daha iyi değil. Her ülkenin kendine göre artıları ve eksileri var. Bizdeki en önemli sorun teori çok ama pratik yok. Bunu nasıl yeneriz? Gelin bunun cevabını birlikte arayalım. Ararken eskiyi kötüleyerek, geçmişle bugünü kıyaslayarak hele Avrupa’yı göklere çıkartıp kendimizi aşağılayarak değil, bunu bizim coğrafyamızla, tarihimizle, kültürümüzle her gerçekliğimizle beraber değerlendirerek yapmalıyız. Sadece iyi gözlemleyerek ve eksiklikleri rasyonel yollarla bularak.
Şayet Osmanlı’da eğitim almış bir kitle olmasaydı, cumhuriyet nasıl kurulacaktı? Bana gösterebilir misiniz? Bugün Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyecek ve Cumhuriyet’i kurabilecek vatansever, örgütçü, bilgi ve birikime sahip kadrolarımız var mı? Varsa bile ne kadar? Osmanlı kötüydü ve biz iyiyiz o zaman hayli hayli, kat kat daha üstün ve geniş kadrolara sahip olmamız beklenmez mi? Evvela bunu görmek lazım. Zira halkının ekseriyeti sözüm ona ‘cahil’ olan bir milletin o kadar uzun süre zirvede kalması şöyle dursun yaşaması mümkün değildir.
Dünyanın ilk "Kamu Yönetimi Okulu" sayılan Enderun ile ilk "Yatılı Kız Mektebi" harem bir Osmanlı buluşudur (Abbasilerde, Emevilerde ve Selçuklularda da harem olmakla birlikte, bunlar içerik ve işlev yönüyle Osmanlı hareminden farklıdır).
Amerikalı uzman Leslie Peirce, harem hakkında arşiv belgelerine dayanarak on yılda hazırladığı doktora tezinde, "Hanedan ailesi üyeleri için harem bir ikametgâhtı, Sultan ailesinin hizmetkârları (cariyeler) için ise bir eğitim kurumu diye tarif olunabilir" diyor. Burada sorun hemen tüm tarihimizde olduğu gibi bizde hemen her yenilik ve gelişmenin üstten alta şırınga edilmesi ve halkın bunu benimsemesinin uzun zaman almasıdır. 
Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias'ın "Platon'un 'İdealimdeki okul' dediği okul Enderun'dur" derken, Lewis Terman (Stanford-Binet adlı zekâ testini bulan kişi), "Öğrencilerin zekâ seviyesini ölçmek için ilk defa test sistemi Enderun'da uygulanmıştır" diyor.
Şimdi Osmanlı’yı biryana bırakıp kendimize bakalım: Türkiye’de kaç tıp fakültesi var? Bildiğim kadarıyla toplam 64 tane. Bunların 10 tanesi özel diğeri devlet okulları. Haydi diyelim bu yazı yayınlanıncaya kadar bir tane daha kurulsun; etti 65. Hepsi aynı puanla mı öğrenci alıyor ve hepsi aynı eğitimi mi veriyor? Şüphesiz ki hayır.
Abartırsak biraz 65 farklı doktora muayene olabilir, belki de 65 farklı tedavi, tanı ve teşhisle karşılaşabilirsiniz. Öğretmenler için de aynı bu biz rehberler için de aynı, mühendisi, savcısı için de aynı. Memleketteki yargılamalara bakın! Memleketteki uygulamalara bakın! Hangisi haklı hangisi haksız, hangisi doğru, hangisi yanlış?
Hangi üniversite mülakat ile öğrenci alıyor? Güzel Sanatlar ve Konservatuar vs. Peki mülakat neden? Bu mesleği gerçekten yapabilecek kişilik, kapasite ve kabiliyete sahip mi diye? Ben hem okullu hem alaylıyım. O zaman okuldan sonra direk kokart alamadığımdan bakanlığın da sınavına girmiş ve mülakatta yaklaşık 1.300-1.350 kişiden seçilerek kursa katılmaya hak kazanmıştım. 1.000 kişi ise rehberlik yapamaz diye elenmişti.
Şimdi rehber sonuçta hayati bir konuyla direk bağlantılı hizmet veren bir kişi olmadığı halde canını teslim ettiğin doktor, çocuğunu teslim ettiğin öğretmen, ne bileyim evini binanı teslim ettiğin mimar mülakattan geçiyor mu? Bakıyorlar mı bu vatandaş bu işi yapabilecek hem fiziki hem ruhi yeterlilikleri taşıyor mu diye? Çöz matematiği, fiziği ya da yut Türkçe dilbilgisini, felsefeyi gir sınava.
Dil puanıyla alımlar da, dilden puanlama da aynı değil mi? Kâğıt üzerinde yap tercümeyi veya salla dört şıktan birini ve doğru kelimeyi yakala sonra geç sınavı… Hangi dil sınavı gerçek dil, yani konuşma ve ifade etme, karşındakini anlama olayı olan dil? Hangi sınav gerçekten bizi tam anlamıyla belirliyor, bilgimizi ölçüyor? 
Bir devlet memuru işe alınıyor veya bir öğretmen. Hakkında ne şikâyet olursa olsun kolay kolay işinden olmuyor ve çalışmaya devam ediyor? Peki, o zaman iyiyle kötüyü nasıl ayırt edeceğiz? İyiyi ve kötüyü aynı potada muhafaza eder, barındırırsak? Madem mülakat yok, sırf puana göre ve okuldan da ezberledi geçti dersi aldı diplomayı peki, özel sektör tamam ama devlet sektörünü neye göre ve nasıl denetleyip iyiyi kötüyü ayırt edeceğiz?
Üniversite sınavına hazırlık için çocuklarımızı ilköğretim sıralarından itibaren hazırlamaya başlıyoruz. Benim çocuklarım doğru dürüst harita görmeden coğrafyayı öğrendi. Bakkaldan gr hesabıyla peynir veya şeker almadan matematik öğrendi. Dili geçtim ama bir asidi veya bazı yakından görmeden fen öğrenip kimya okudu; okuyacak.
Haydi, ağacı, çiçeği ve sebzeyi yazlıktaki bahçemizde olan kadarıyla görüyor, onu geçtim lakin hayvanı hayvanat bahçesinde gören çocuk fen puanıyla veteriner olursa, çiçek dikemeyen ziraat mühendisi, arabasının patlak lastiğini değiştiremeyen makine mühendisi yetiştirmiş olmaz mıyız?
Düşünseniz bir de onların mezun ettiği ve en az bir onlar kadar kötü mezun olmuş öğrencileri, asistanları hele hiç düşünemiyorum. Ezbere yaşıyor, ezbere yetişiyor ve bir ezberdir gidiyoruz. Sonra da diyoruz “yalan dünya”. Peki, bizim yaptıklarımız sahi mi, doğru mu?
Oğlum üniversiteye hazırlanıyor; okul bize oğlumuzun okula gelmemesini onun yerine dershaneye gitmesini ve okulla zaman geçirmemesini, bunun için de rapor almamızı önerdi. Biz de sağlıklı bir çocuğa uydurma rapor verecek doktor bulamadık. Bu sefer okuldan uyarıldık. Sonunda araştır, soruştur derken özel bir hastanede parayla rapor verildiğini duyduk. Gittik bastık parayı aldık raporu.
Şimdi hepimizin kafası rahat. Okulda son sınıf öğrencilerinin hepsi raporlu ve kimse okula gitmediğinden öğretmenler de derse gelmiyor. Oğlumuz okula gitmiyor; dershaneye devam ediyor, evde ders çalışıyor daha doğrusu çalışmaya çalışıyor.
Gelinen nokta şudur. Eğitimde sözün bittiği yerdeyiz. Eğitim tümden sınıfta kalmıştır.

26 Mayıs 2013  09:56:02 - Okuma: (865)  Yazdır




İstatistik